Takip Et

Kültür-Sanat

Zeki Demirkubuz Sinemasına Kısa Bir Değini

Bir edebiyat tutkunu olan Zeki Demirkubuz sinemaya 80 ve 90lı yılların kültürel siyasi dokusu içinde olgunlaşarak adım atmıştır. Öyle ki bu süre içerisinde ülkede yaşanan siyasi dalgalanmalardan kendisi de payına düşeni almış, bu dalgalanmaların toplum üzerindeki etkilerini yakından gözlemleyerek bireyin yaşadığı; kıskançlık, iyilik, kötülük, ihanet, yabancılaşma, yalnızlık vb. insan doğasına ait konulardan yola çıkarak kendine özgü bir kamera dilini yaratmayı başarabilmiştir.

—Benimle evlenmek ister misin?

—Benim için fark etmez, eğer istiyorsan evlenebiliriz.

—Peki, beni seviyor musun?

—Bilmiyorum.

—Öyleyse evleneceğiz.

 —Bunun bir önemi yok istiyorsan evlenebiliriz.

 —Evlilik ciddi bir iştir!

 —Değildir.

 —Bu teklif başka birinden gelse kabul eder miydin?

 —Ederdim herhalde.

 —Peki, ben seni seviyor muyum?

 —Bunu hiç düşünmedim.

 —Senle evlenmek istiyorum!

 —Ne zaman istersen.

(Yukarıdaki diyalog “YAZGIDA” (2001) Musa ile sevgilisi arasında geçen bir sahneye aittir.)

Bir edebiyat tutkunu olan Zeki Demirkubuz sinemaya 80 ve 90lı yılların kültürel siyasi dokusu içinde olgunlaşarak adım atmıştır. Öyle ki bu süre içerisinde ülkede yaşanan siyasi dalgalanmalardan kendisi de payına düşeni almış, bu dalgalanmaların toplum üzerindeki etkilerini yakından gözlemleyerek bireyin yaşadığı; kıskançlık, iyilik, kötülük, ihanet, yabancılaşma, yalnızlık vb. insan doğasına ait konulardan yola çıkarak kendine özgü bir kamera dilini yaratmayı başarabilmiştir.

Yarattığı bu dilde yukarıdaki diyalog örneğinde olduğu gibi Dostoyevski, Comus ve Kafka’nın etkilerini sıklıkla görmek mümkündür. İlk uzun metraj filmi olan “C Blok” (1994) uluslararası İstanbul Film Festivali’nde gösterilmiş, uluslararası eleştirmenler ve izleyiciler tarafından da beğenilmiştir. Ardından “Üçüncü Sayfa”(1999), “Yazgı”(2001) “İtiraf”(2001), “Bekleme Odası”(2003), Kader (2006), “Kıskanmak”(2009), “Yer Altı “(2012), “Bulantı”(2015) ve “Kor”(2016) filmlerini çekmiştir. “Yazgı” ve “İtiraf” (2001) aynı yıl içinde Cannes Film Festivali’nde gösterilmiştir. Demirkubuz, filmlerini ticari kaygılar üzerinden şekillendirmeden kendi bağımsız film anlayışından da ödün vermeyerek, seyirciyi rahatsız ederken psikolojik açıdan da derin sorgulamalara iten bir yapı üzerinden hareket ederek ortaya çıkartır. Devamında karakter ve seyirci arasında bağlantı kurdurtarak seyirciyi kendisiyle yüzleştirirken sarsmayı hedefler. Kamera dilini minimalist sinema estetiğinin süzgecinden geçiren yönetmenin varmak istediği nokta ise gerçekçiliğin kalbidir. Bu kalbe giden yolu ise Dostoyevski, Camu ve Kafka’nın ortaya koymuş olduğu karakter yapısına yaslayarak adımlar. Kullandığı uzun diyaloglarda varoluşçuluk, nihilizm ve kayıtsızlığı karakterleriyle o denli güçlü bir şekilde bütünleştirir ki izleyici kendisini film içerisinde kaybolmuş halde bulabilir. Gerek mekan gerekse ışık kullanımı İtalyan Yeni Gerçekçiliği ile benzer özellikler taşır. Doğal ışık ve gerçekçi mekanları bilinçli tercih eder.

Sosyal, ekonomik, kültürel ve insani açıdan kendi değerlerine yabancılaşarak bir girdaba dönüşen sorunların çözümsüzlüğü seyirciyi umutsuzluğun içinde eriterek bir yanda yalnızlaştırırken diğer yanda ise yeni arayışlara sürükler. Demirkubuz’un filmlerinde aşk başköşededir. Yönetmenin üstüne yoğunlaştığı konuların merkezinde çözümsüz bir aşk anlayışı vardır. Biz bu aşkı bazen sıkışmış apartman dairelerinin karanlık odalarında bazen de aydınlık olsa bile bir kasvetin gölgesi altında ezilen karakterlerin ruhunda yaşarız. Varla yok arasında kullanılan müzik filmlerdeki karakter yapısıyla benzer özellikler gösterir. Müziğin ezgisel ve duygusal gücü etkisiz bir şekilde kendine yer bulurken, her an kaybolmaya mahkum bir yapının temeli üzerinden kendini şekillendirir. Sonuç olarak Türkiye Sinemasının “auteur“ yönetmenlerinden biri olan Zeki Demirkubuz kendine has üslubu ve temalarıyla özgün bir yan taşısa da filmlerinde ki “insan” kurgusu toplumsal değil bireysel bir yan taşır. Karakterleri idealizme hapsolmuş daraltıcı atmosfer havası içinde bir mekandan, diğerine çözümsüzce savrulurlar. Onun filmlerinde kahramanlar yoktur. Eğer bir kahraman varsa o gerçekliğin ta kendisidir. Bu gerçeklik arayışını taşıyan yan filmlerini asıl kahraman yapan ana hattır. Bu ana hattın temelleri ise Bressan, Bergman, Tarkovski, Antonioni, Abbas Kiarostami ve Ozu gibi yönetmenlerin sanat anlayışlarından damıtarak elde ettiği birikimi oluşturur. İşte onu güçlü kılan da bu birikim ve tecrübenin bilinçli bir sıçramayla kamerayı harekete geçirmesinde yatar.

ÖNDER YILDIZ

Günün Haberleri

Kültür-Sanat konulu diğer haberler