Connect with us

Analiz

TTB ile TBB’ye siyasi linç ve aforoz!

Tekçiliği tek adam düzeyine tırmandıran Erdoğan faşizmi muhalefet ve eleştiri bir kenara, kendisi gibi konuşmayan, kendisi gibi düşünmeyen ve kendisi dışında gündeme gelen fikir ve iradelere tahammül etmemektedir

Koyu karanlık içinde insani değerler, insani yaklaşımlar adına ve elbette onurlu bir tavır olarak, mesleki örgütler olan TTB ve TBB son derece kıymetli bir ses yükselti. TTB ve TBB, ‘’Kral Çıplak’’ demiş, deme cesareti göstermiştirler. İşgal savaşına karşı çıkıp barış istedikleri ve savaşın toplumsal sağlık sorunu olduğunu açıklayarak Erdoğan saldırganlığına kendi duyarlılıkları ve bakış açılarına uygun olarak muhalefet ettiler… Erdoğan ve şürekası bildiri yayınlayan aydınlara karşı giriştiği faşist saldırganlığı aynılıkla TTB ve TBB’ne de uygulayıp tam bir linç kampanyası yürüttü. Ayrıntılara girmeden önce belirtelim ki, ilgili meslek örgütleri ve aydınların bu kıymetli tavrı bütün ilerici, aydın, demokrat, devrimci ve Komünist güçlerce sahiplenip desteklenmeliydi, desteklenmelidir de…

Tamamen insani bir tepki, tamamen onurlu ve mesleki bir tavır, burjuva hukuk açısından da tamamen makul olup, burjuva hukuk ve yasalarca hiçbir sakınca barındırmayan, muhtevası tamamen insani davranışla sınırlı olan ‘’işgal savaşına karşı çıkan, savaşın toplumsal sağlık sorunu olduğu’’ şeklindeki beyanlarda bulunan TTB, TBB ve bildiri yayınlayan Aydınlar; Erdoğan’ın azgın faşist baskılarına, tehditlerine, hedef göstermelerine, siyasi linçlere ve gözaltına alınıp tutuklanma saldırılarına maruz kaldılar. Erdoğan ve güruhunun bu faşist despotizmi, mahkemeler ile besleme ‘’aydınlar’’dan teşekkül olan ‘’yargı ve aydın militarizmi’’ tarafından kendi görev alanlarında temsil edilerek derinleştirildi. Mutlak itaat ve mutlak otorite zemininde hareket eden tek adam sultası, kontrol ettiği ve kullandığı askeri-sivil kurum ve güçlerle tüm toplumu esir alıp, bir tek aykırı ses ve eleştiriye nefes aldırmayan ağır baskılarla sindirerek, tek tipleştirdiği, tek koro haline getirdiği bir toplum yaratmak istiyor. Küçük bir özgürlükten, küçük bir demokratik kırıntıdan eser kalmadığını yalın biçimde ortaya koyan TTB, TBB ve Aydınlara dönük bu pervasız azgın faşizm, toplumsal hareketin patlamasına vesile olacak kadar hassas bir durumdur. TTB ve TBB’nin tavırları özgülünde desteklenmesinin esas bir önemi de buradan ileri gelir…

Sahiplenilmeliydiler çünkü, onların sesi tek adam sultası faşizminin toplumu gömdüğü koyu karanlıkta yanan bir mum-bir kıvılcım değerindeydi. Sahiplenilmelidir çünkü, onların sesi azgın faşist saldırganlığın ulaştığı pervasızlık noktasında toplumsal bir harekete vesile olacak bir isyan sesidir…

Erdoğan, karanlığa düşen bu aydın sese kayıtsız kalmayarak faşist tahammülsüzlüğünü en üst düzeyde ve büyük bir paniğin ürünü olarak da ortaya koymaktan geri durmadı. İlgili kurum ve kesimlerin son derece masum nitelikte ortaya koydukları tutum, Erdoğan’ın çıplak faşist öfkesine yol açtı. Gözü kararmış biçimde saldırdı, her türlü hakaret ve suçlamada bulundu. Ve bunu alenen suç işleyerek yaptı. Erdoğan’ın, ‘’bunların başındaki Türk ve Türkiye sözcükleri kaldırılacak, bunlar bunu hak etmiyor’’ şeklindeki absürt yaklaşımı, gerek aydınların yayınladığı bildiri karşısında aydınları hedef gösterip hainlikle yaftalayan, gerekse de TTB ve TBB’ne dönük hedef gösteren, linç edip hain ilan edilerek terörle özdeştiren faşist yaklaşımlarını en ileri taşıyan girişimler olarak gündeme geldi. Erdoğan’ın bu yaklaşımları kontrol ettiği yargı yerine karar vermekle kendisini ele verdiği gibi, ilgili aydın ve kurumları hedef göstererek kin ve nefret kışkırtma suçu işlediğini de kanıtlamaktadır. Türklüğü, Türkiye’yi tekeline alması da işin cabası… Ne garip ki, bütün satılık kalem ve ağızlar, daha önce konu etmedikleri bu mesleki örgütlerin isimleri ve ‘’tekelciliklerini’’, Erdoğan’ın faşist hezeyanıyla aniden fark edip hep bir ağızdan akıl yürütmeye başladılar…

Tekçiliği tek adam düzeyine tırmandıran Erdoğan faşizmi muhalefet ve eleştiri bir kenara, kendisi gibi konuşmayan, kendisi gibi düşünmeyen ve kendisi dışında gündeme gelen fikir ve iradelere tahammül etmemektedir. Yani, her kesin mutlak biçimde kendisini desteklediği, hiçbir farklı fikrin olmadığı bir toplum, bir insan tipi istiyor…

***

Tekçiliğin tek adam sultasına terfi edilmesinden sonra diken gibi göze batan sorunlardan biri, ‘’reis’’ yaftalı ‘’şefin’’ istediği her tartışmayı başlatarak çeşitli unvanlardan aydın geçinen ve fakat aklını kiralatan şahısların bu tartışmayı takip etmesi durumudur. Erdoğan, baskıcı faşist despotizmle en insani yaklaşım dahil her türden eleştiri ve muhalefeti, katı tekçilik ve megalomanlığa varmış tek adam egosundan beslenen tahammülsüzlüğün ürünü olarak ‘’hain, gayri-milli, terör, terör destekçiliği’’ gibi manipülatif yaftalamalarla hedef gösterip, siyasi linçe maruz bırakmakla birlikte, adeta aforoz etmektedir. Garipliğin daha derini, ‘’aydın’’ geçinen ama aslen onur ve kişiliğini para karşılığı ipotek ettiren mürekkep yalamış ‘’yarı-cahil’’ takımının Erdoğan’ın işaretiyle düşünmeye-tartışmaya başlaması rezaletidir. Ki, bu ‘’aydınlar’’ Erdoğan’ın karanlığını taşıyarak ‘’aydın’’ adına skandala imza atmaktadırlar. Özellikle ‘’aydın’’ yaftası kullanan ilgili bu şahıslar için utanç verici olan bu durum, kendi tercihleri olduğu için, akılları ile birlikte onur ve haysiyetlerini para karşılığı kiralatma tarifini, objektif gerçeklikleri olarak hak ettiklerini söylemeliyiz…

Altını kalınca çizelim ki, değerlendirmelerimiz aydınlara dönük değil, kendisini Erdoğan’a kiralatmış ‘’aydınlar’’ için geçerlidir. ‘’Aydınlar Bildirisine’’ imza atan aydınlar var, bir de Erdoğan’ın faşizmine çanak tutarak onu haklayan ‘’aydıncıklar’’ var! Bunları birbirinden ayırmak elzemdir. Biz ayırıyoruz; birinci kategoride yer alan aydınları (ki bunlar aydın olma kimliklerinin kendilerine yüklediği görev ve sorumlulukla hareket edip, etmenin bedeli olarak ‘’ihanetle, gayrı-millilikle, terörle’’ itam edilip hedef gösterilen, linç edilip aforoz edilen ve tutuklanan aydınlardır), işte bu saygıyla selamlıyor, ikinci kategoride yer alan Erdoğan veya güç ve para gücüne biat ederek kimlik ve kişiliklerini parayla-bencil çıkarla takas edip ‘’kraldan çok kralcı’’ kesilen, ‘’reislerinin’’ bir sözüyle bir gecede ‘’aklı açılarak’’ gerçek aydınlara saldırmakta baş çekmekte sakınca görmeyen ‘’çöp aydınları’’ utançlarıyla baş başa bırakıyoruz…

Türk ve Türkçülük de Erdoğan’ın ipoteğine alınıyor

Hemen söyleyelim ki, ilgili mesleki örgütlerin isimlerinin başındaki Türk ve Türkiye kavramlarına karşı çıkmanın tutarlı ve haklı biçimi şöyle olabilir. Tabipler sadece Türk değil, diğer ulus ve azınlıklardan tabipler de bulunmaktadır. Dolayısıyla Türk Tabipler Birliği(TTB) ismi kesinlikle şoven ve milliyetçidir. Diğer ulus ve azınlıklardan tabipleri yadsıyan, onların etnik kimliklerini inkar eden egemen Türk ulusu şovenisti görüş açısıdır Türk Tabipler Birliği isimi. Aynı biçimde Türkiye Barolar Birliği(TBB) ismi de Kuzey Kürdistan toprakları ve gerçeğini yok sayan, ulusun iradesini çiğneyen, inkarcı, tekçi Türk egemen sınıfları bakış açısını yansıtmaktadır… Özcesi, ilgili meslek örgütlerinin ismindeki Türk ve Türkiye kavramlarına karşı çıkış bu zeminde mantıklı, tutarlı ve haklı olabilir. Ne ki, Erdoğan ve bilumum yardakçı kişiliksiz güruhu, bu mesleki örgütlerin ‘’savaşın toplumsal sağlık sorunu olduğu’’ açıklaması nedeniyle Türklüğü ve Türkiyeliliği hak etmediklerini ileri sürmektedir.

Gariplikler piyasa yapar durumda ki, Türkçülük birbiriyle çatışıyor. Türk ve Türkiye isimlerini kullanarak bilinçli ya da bilinçsiz Türk milliyetçiliği pozisyonunda olan, aynı zamanda Kuzey Kürdistan topraklarını inkar ederek tekçi paradigmaya objektif olarak(en azından isimleri itibarıyla böyle) ortak olan TTB ve TBB, Türk ve Türkiye’yi tek adam olarak kendisine tapulayan Erdoğan faşizmi tarafından hedef alınmış, yadsınmaktadır… Türkler Türklere karşı, Türkiyeliler Türkiyelilere karşı(!?) Açık ki, Erdoğan’ın doyumsuz egemenlik ve otorite arzusu bu çatışmanın da öznesidir…

‘’Tekelciliğe karşı çıkma’’ gerekçesi siyasi sahtekarlıktan ibarettir!

TTB ve TBB’nin tekelciliğine karşı çıkma adına Erdoğan’ın bu linç tartışmalarına ortak olan güruhun ‘’tekelciliğe karşı çıkma’’ gerekçesi veya söylemi katıksız bir siyasi sahtekarlıktan ibarettir. Çünkü, tekelciliğe dürüst olarak karşı çıkmanın tutarlı tavrı, öncelikle Erdoğan’ın tek adam sultasıyla zirve yapan tekçiliğine, bu anlamda en kıdemli tekelciliğine, megalomanca tırmanan egemenlik arzusu ve pratiklerine karşı çıkmayı gerektirir. Erdoğan’ın sonuçlarıyla, uygulamalarıyla ortada olan tek adam diktatörlüğüne gözlerini kapayıp, TBB ve TTB’nin tekelciliğinden bahsetmek olsa-olsa kiralık kafaların işi olabilir.

Bu mesleki örgütler tekelciymiş ve farklı görüşlerin ifade edilmesinin önünde engelmiş, dolayısıyla bu tekelcilik ortadan kaldırılmalı ve değişik fikirler de kendisini ifade etmelidir… Erdoğan, bu mesleki örgütler masumane fikirlerini söylediği için hain ve gayri milli ilan ederek yargıya da talimat vererek göz altına alıyor, tutukluyor, tehdit edip hedef gösteriyor vb vs bunda bir sorun yok. Bu tekelcilik olmuyor, ifade özgürlüğü ve değişik fikirlerin üzerinde baskı ve tekelcilik olmuyor ama TTB ve TBB’nin bu ismi(ki son derece demokratik seçimlerle oluşmalarına rağmen) tekelcilik oluyor ve diğer fikirlerin özgürlüğü önünde baskı oluyor… Akıl ve kişiliklerini kiralatmış olan bu gerici güruhun yumurtladığı gülünç yumurtalar bundan daha rezil olamaz…

***

Erdoğan ve güruhu barış yanlısı tavra veya barış isteyen ilgili kesimlere, salt barıştan yana tavır-irade açıkladıkları gerekçesiyle saldırıp aforoz ederken de, sahtekarlıklarını deşifre etmekte, çelişkilerini çıplak biçimde yansıtmaktadırlar. Unutmuş olmalıdırlar ki, ‘’Kürt Açılımı-Çözüm süreci’’ şeklinde pratik siyaset uygulayan ve bu anlamda ‘’anaların gözyaşını’’ durdurarak barış süreci geliştirenler bizzat kendileridir. Barış’ın ‘’en büyük bayrakçılığını’’ sahtekarca da olsa Erdoğan ve güruhu yapmaktaydı. Şimdi barış isteyenleri ‘’ihanetle, gayrı millilikle vb vs’’ damgalayıp hedef göstererek, tehdit ve şantajlarla mahkeme-yargı baskısı altında susturmak istemektedirler. Bu, büyük bir iki yüzlülük olmakla birlikte, savaştan ve kandan besleyen köhnemiş faşist zihniyetin handikap’ı ya da çıkmazından başka bir şey değildir.

En önemlisi de, Erdoğan ve güruhu kendisiyle çelişme ve kendisini yadsıma bakımdan tamamen iflas etmiştir. Bu gün söylediğini bugün inkar eden, dün doğuya giderken bugün dönüp batıya giden, dün ‘’barış’’ derken bugün savaş diyen, onursuz-kişiliksiz Bahçeli derken bugün baş tacı Bahçeli diyen Erdoğan’ın sığınacağı bir yalan limanı da kalmamıştır. Erdoğan aciz içinde olmasının ürünü olarak başvurduğu en masum silah yalandır. Ancak onun kendisini yadsıması bununla sınırlı değildir, daha derindir.

Erdoğan ve güruhunun çıplak yüzünün deşifre edilmesi için yürütülecek siyasi teşhir veya sorgulama sorusunda şu nokta önemlidir. ‘’Kürt Çözümü-Açılım’’ isimleriyle ün salıp ‘’Müzakere ve Dolmabahçe Mutabakatı’’ süreciyle tavan(ve taban da) yapan malum süreç Erdoğan liderliğinde bu güruhun propaganda ettiği süreçti. Hatta, ‘’asimilasyon’u kaldırdık’’ diye övünen de bu Erdoğan ve güruhuydu… Sürecin isimlerinden ve tüm muhtevasından da anlaşıldığı gibi, süreç, Kürt ulusal meselesi özüne sahip olup, Kürt ulusuna uygulanan milli baskı ve zulmün varlığını zımnen de olsa kabul eden bir süreçti. ‘’Kürt sorunu vardır’’ diye itirafta bulunanın da ‘’Barış Süreci’’ geliştirenlerin de Erdoğan ve güruhu olduğunu hatırlamakta fayda vardır… Özcesi, bu süreci başlatıp bilinen aşamaya kadar yürüten ve yürüttüğü bu süreçte ‘’asimilasyonu kaldırdık’’ diye övünen, ‘’annelerin gözyaşını durdurduk’’ diye nam yapıp puan toplayan Erdoğan’dı! O halde Erdoğan’ın bu süreci geliştirip yürütürken, alenen bir sorun-mesele zemininde yürüttüğü ve bu sorunun da Kürt ulusal meselesi veya Kürt ulusuna uygulanan imha-inkar düzeyindeki milli baskı ve zulüm politikalarının koşulladığı gerçeklik olduğu açıktır. Yani, eğer ‘’Kürt açılımı-Çözüm-Barış Süreci’’ vb vs geliştirilip yürütüldüyse, orda bir sorunun olduğu kabul ediliyordu. Nitekim süreç başarıyla tamamlanamadı! Bu ne demektir? Tamamlanmayan süreç, sürece konu olan sorunun çözülmediği anlamına gelir. Ki, bunun için kanıta da gerek yok. Yok ki, sorunun daha da derinleştiği alenen izlenmektedir. Kürt ulusunun demokratik iradesine yapılan darbe(seçilmiş belediye başkanları ve vekillerinin tutuklanması vb vs…), kentlerin yakılıp yıkılmasıyla gerçekleştirilen soykırımcı katliamlar vahşeti bahsini ettiğimiz sorunun derinleşme boyutunu açıkça ortaya koymaktadır. Tartışmamız farklı olduğu için bunu derinleştirmeden, sorunun çözülmediği noktasındaki vurgumuza dönelim. Evet, sorunun çözümü için süreç işletildi fakat bilinen akıbetle sorun çözülmedi. Çözülmediğine göre devam ettiğini söylemekten, dolayısıyla soruna dönük çözümden bahsetmek de son derece olağan bir tavırdır.

Ne ki, bugün Kürt meselesi ekseninde gündeme getirilen ‘’barış’’ veya ‘’savaş karşıtlığı’’ Erdoğan tarafından ihanetle damgalanıp linç edilmektedir. Güruhu da alkışlamakta gecikmemektedir. Lakin, dün ‘’barış süreci’’nin mimarı yine bunlardı. Sorunun olduğu bizzat Erdoğan tarafından kabul edilen ve sorunun çözülmediği de (sürecin ‘’Dolmabahçe Mutabakatı’’ aşamasında masanın devredilmesiyle bittiği varsayıldığında sürecin tamamlanmayıp sorunun çözülmediği de bizzat Erdoğan tarafından ilan edilmiş bir gerçektir) bizzat Erdoğan tarafından kabul edildiği orta yerdeyken, bugün biçimsel olarak da olsa sizlerle aynı şeyleri söyleyenlere, yani savaşa karşı çıkıp ‘’barış’’ isteyenlere tam bir terör ve azgın faşist saldırganlık uygulamak en büyük handikap ve kendiyle çelişmektir.

Erdoğan ve şak-şakçı ve çanak yalayıcı yardakçı takımı bugün yeminli biçimde ‘’savaş karşıtı’’ tavır alıp ‘’barış’’ isteyenlere saldırarak ‘’ihanetle, teröre destekle, gayrı millilikle’’ vb vs suçlayıp siyasi baskı yetmiyormuş gibi bir de yargı ve basın-akademisyen mahallesi baskısıyla linç etmektedirler. Peki dünlerine ne diyecekler? Dün sahtekarca ‘’bayraktarlığını’’ yapıp siyasi olarak palazlandıkları o gerçek zemin ve sorunları bu gün yok saymak yetmiyormuş gibi, bu sorunları dile getirip paralel irade belirleyenlere cuntacı faşist baskı uygulamayı nasıl açıklayabileceklerdir…

Eğer ‘’Çözüm ve Barış süreci’’ vardıysa ve bunu siz yürütüyorduysanız, dahası yürüttüğünüz bu süreç tamamlanıp sorunu çözüp barışı getirmediği halde, bugün sizlerden nitel olarak farklı ve samimi olan insanların barış istemesine neden tahammül etmemekte, faşist şiddet ve baskıyla sindirmeye çalışmaktasınız? Aslında bu sorular sadece demokratik mücadele ve muhalefetin Erdoğan sultasının siyasi teşhirini yürütmeleri için sorulması gerekenlerdir. Yoksa bu soruların yanıtları bilinmeyen değil, bilakis gün kadar açıktır. Uygulanan faşizm ve bu zeminde ortaya konulan bütün pervasızlıklar, bütün yalan ve sahtekarlıklar ve hatta kendini yadsımaların hepsi iktidarı sağlama almanın ürünü olmakla birlikte, iktidarı kaybetme korkusunun da yansımalarıdır…

Bugün değilse, yarın mutlaka ama mutlaka, bu iktidar devrimci halk kitlelerinin muhalefet ve mücadelesiyle alaşağı edilecektir. Onu sonsuza dek koruma çabası nafiledir!

Günün Haberleri

More in Analiz