Takip Et

Analiz

Toplumsal Hakikatlerin Perspektifi Çıplak ve Nettir: Kurtuluş Sosyalizmdedir

Yani toplumun her kesimine, her insana bulaşma tehdidi olan salgın hastalığın, her toplumsal sınıf ve katman üzerinde yarattığı risk aynı değildir. Gasp ettikleri toplumsal servetin üzerinde lüks yaşamını sürdüren sermaye sahipleri, bunların egemenlik kurumlarında aktör olan burjuva siyasetçiler, bürokratlar, “bilim insanları”, yani elitler, en geniş sağlık olanaklarından faydalanmakta, özel doktorlar denetiminde özel korunaklı yerlerde salgın tehdidini karşılamaktadırlar

Dünya çapında alınan “önlemlerle” birlikte, ortaya atılan “daha büyük bir felakete yol açacak” teorilerinin eşliğinde, geniş kitleler üzerinde yaratılan baskılanmaların gölgesinde, koronavirüs, hızlı bir şekilde yayılmakta ve her gün binlerle ifade edilen insanın yaşamına mal olmaktadır. Her burjuva iktidarın kendi iktisadi-sosyal-sınıfsal niteliğine göre açıkladığı “önlem” paketleri, salgından birinci derecede etkilenen ve toplumsal olarak risk kapsamında olan kitlelerin yaşamına dokunmaktan uzak, daha çok sermayenin hareket sahasına yeni alanlar açmak ve karşılaşacağı riski azaltmak üzerine şekillenirken,  ortaya çıkışı ve yayılması gerçekliği ile salgın, geniş kitlelerde emperyalist-kapitalist sistemin daha köklü sorgulanmasını koşullamaktadır. Bugün dünya çapında insanlığı büyük bir tehdit altına alan, her gün binlerce insanın hayatına mal olan salgının önlenmesi, aktüel bir sorun iken, bu salgının dünya ölçeğinde önemli siyasal sonuçlarının olacağı tartışmasızdır.

Bunu ifade ederken, salgın günlerinde, salgını ortaya çıkarak iktisadi-sosyal koşullar,  salgına karşı burjuva iktidarların aldığı “önlemlerin”   niteliği, bunun yansıması olarak geniş kitleler ve mevcut iktidarlar özgülünde ortaya atılan teorileri referans alarak bir öngörüde bulunmaktayız. Çünkü, her tartışma-“komplo” teorisi, toplumsal yaşamda karşılığı olan bir zeminden feyiz almaktadır, yine her tartışma geniş kitleler nazarında, farklı bir bilincin filizlenmesine olanak sunmaktadır. ABD ve Çin arasındaki Pazar rekabetinin ortaya çıkardığı bir bela mı?, Doğal mı yoksa laboratuvar üretimi mı?, sermayenin aşırı kar hırsına uygun demografik yapının yeniden düzenlenmesi mi?, gerici savaşlar ve derin çatışmalarla aşılamayan emperyalist-kapitalist sistemin tıkanan mevcut gerçekliğine, bu kitlesel kıyım “silahı” ile mi yol açılmak isteniyor.Emperyalist kapitalist sistem, aşırı üretim, tüketim anarşisi, Pazar ve sömürü denkleminde, bir toplumsal dizayn için mi bu yıkımı gerçekleştiriyor? vb sorular aktüel sorulardır. Sürecin ilerleyen günleri veya sürecin sonunda, bu “komplo” teorilerinin doğruluğu-yanlışlığı daha net ortaya çıkacaktır. Ama bütün bunlardan bağımsız olarak, emperyalist kapitalist sistemin, insan ve doğa üzerinde yarattığı onarılamaz tahribat ve yıkım, bu salgınla direk bağlantılı bir durumdur ve kitlelerde radikal bir bilinçle toplumsal gelişmeleri belirleme trendi, sürecin ortaya çıkardığı asıl niteliktir. Temel sorun şudur. Geniş kitlelerin sorgulama ve yeni bir yaşam arayışını, hangi sınıf ve temsilcilerinin nasıl ele alacağı, nasıl yönlendireceği ve nasıl bir toplumsal sürece dinamik güç yapacağı meselesi, asıl boyuttur.

Koronavirüs salgını ile birlikte, tüm dünyada burjuva ve türevi gerici iktidarların, sermaye tekellerinin, “önlem” paketlerini, kendi süreçlerine bir fırsata dönüştürmek istediklerini-dönüştürdüklerini, daha önceki değerlendirmelerimizde ortaya koymuştuk. Kapitalist-emperyalist sistemin tarihsel olarak ortaya çıkan bu durumu  “fırsata ”  çevirmek istemeleri konusunda bazı olasılıkları tekrarlamak yararlı olacaktır.  Ulusal ve uluslararası tekellerin Pazar rekabetinde, bazı sermaye gurupları, daha avantajlı hale gelebilir. Daha bugünden, ilaç tekellerinin elde edeceği kar, trilyon dolarlarla ifade edilmektedir. Kapitalizm bu süreçle birlikte, bazı sektörlerde kullandığı emek gücünü kısıtlama planları yapmaktadır. Dijital bankacılık, tüketim ilişkisinde sanal ağın etkili kullanımı, ticaretin bilgisayar tuşları ile yapılması, evinde TV ve İnternet üzerinden eğitim, parça başı yada saatli iş çalışma koşulları (esnek çalışma koşullarının yaygınlaştırılması gibi), tekniğin ilerlemesiyle kapitalizmin üretim ve Pazar mantığı içinde kendisine yük olarak gördüğü ( üretim dışında olan yaşlı nüfus dahil) bazı meselelerden kurtulmayı hesaplamaktadır.

Burda bir meseleye açıklık getirmek gerekir. Üretimde teknolojinin gelişmesi, teknik olanaklarla emek verimliliğinin artması, bilim ve iletişim teknolojisindeki gelişmelerin, hizmet, sağlık, eğitim, ticaret vb gibi sahalarda kullanılması, sosyalistlerin karşı çıktığı bir durum değildir. Aksine, sosyalist toplum, toplumun genel faydaları için, teknolojik olanaklardan daha geniş çapta faydalanır. Can alıcı soru ve fark şudur. Sosyalizm, toplumun refahı ve faydaları için, en geniş ihtiyaçlar ekseninde teknolojiyi ele alırken, kapitalizm, sermayenin aşırı kar hırsına göre ele alır. Sermayenin aşırı kar hırsı ve dizginsiz dolaşımının toplumdaki karşılığı, işsizlik, açlık ve sefalettir. Üretimin, toplumsal ihtiyaçlar ekseninde “eşit” dağılımı yerine, sermeye tekellerinin artı değer gaspı ve Pazar konumuna göre belirlenmektedir. Somut olarak bunun anlamı şudur. Teknolojik gelişmelerle, daha az işçi sayısıyla daha fazla üretim yapan bir kapitalist, azalttığı işçi sayısıyla işsizler ordusunu büyütmektedir. Emeğinden başka mülkiyeti olmayan işsizler ordusu, boyutlanan yoksulluk-sefalet ve açlık anlamına gelmektedir. Yani bir kapitalist, sömürü çarkları içinde artı değerini gasp ettiği ve toplumsal üretimin sürekliliği sağlamak için, en geri koşullarda yaşaması ve neslini üretmesi bağlamında, işçi sınıfı ve emekçilere verdiği sefalet ücretinden azami düzeyde kurtulmak istemektedir. Kapitalist, aşırı kar hırsına göre bu “yükten” kurtulurken, toplumsal eşitsizlikleri büyütmekte, kitleleri yoksulluk ve açlık sınırına mahkum etmektedir. Kuşkusuz, bunun bir diğer ve en önemli toplumsal-sosyal sonucu vardır. Daha yoğun düzeyde merkezileşen tekelci sermaye, teknolojinin yardımıyla üretim-tüketim-ticaret denkleminde ortaya çıkan yeni olanaklar, toplumsal üretimde artan emek verimliliği, kapitaliste daha fazla kar sağlarken, toplumsal sınıf çelişkilerini de aynı paralelde derinleştirmektedir. İşte kapitalist,  bur da, egemenlik aracı olan devlet, yani burjuva iktidarlarını devreye koymaktadır. İktisadi politikalarına uygun bir devlet ve iktidar niteliğinin tesis edilmesi, tamda bu gerçeklikten kaynaklıdır.

Koronavirüse karşı alınan “önlemler” fırsat bilinerek, iktisadi olarak belirlenen politikalarına uygun iktidarlarını pekiştirmek için, bir yönetim anlayışını gündeme getirmeleri bu bağlamda analize muhtaçtır. Çünkü virüs salgını, emperyalist-kapitalist sistemin tüm çürümüşlüğünü, kokuşmuşluğunu, insana-doğaya olan düşmanlığını, bir kez daha gözler önüne serdi. Salgın, emperyalist gerici savaşlar, sömürü ve baskı ağı gibi, emperyalist-kapitalist sistemin gerçekliğine bir ayna tuttu ve şimdi sistem, geniş kitlelerin aynada gördüğü gerici gerçekliğini karartmak istemektedir. Bunu gerici iktidarı ve bu iktidarın yönetsel organlarıyla, tekelindeki basın-yayın ağıyla yapmaya çalışmaktadır. Tamda burda, salgının yol verdiği toplumsal gelişmeleri doğru okumak, emperyalist-kapitalist sistemin çürüyen özelliğini geniş kitlelere taşımak ve toplumsal çıkarların ana ilke olduğu, üretim ve tüketim ilişkisinin toplumsal çıkarlara göre belirlendiği, insan ve doğa ilişkisinin, yaşam hakkı ve yaşanılabilir bir dünya  amacına göre tayin edildiği toplumsal bir sisteme yürüyüş mücadelesini cepheden alternatif olarak, tüm toplumsal dinamikler özgülünde ortaya çıkarmak elzemdir. Buda sosyalistlerin-komünistlerin-devrimcilerin omuzlarındadır. Burjuvazi, salgına karşı “önlemler” adı altında, çürümüş sistemlerinin iktisadi ve siyasal politikalarını icra etmektedir. Burjuvazinin, ezilen ve sömürülen geniş yığınlara, yoksul emekçilere, her gün büyüyen açlar ordusuna, küçük esnaf, memurlar, köylüler, öğrenciler ve bağımsız bilim kurumlarına ağır bilançolarla fatura ettiği tüm iktisadi-politik yönelimlerine karşı, sosyalistlerin ve komünistlerin kendi devrimci politikalarını icra etmeleri, ertelenemez siyasal bir görevdir. Salgın baskılanması altında, bu siyasal görevleri öteleyen her türlü anlayış, burjuvazinin değirmenine su taşıyacaktır.

Virüs, Toplumsal Statü Gözetmeden, Tüm İnsanlığı Aynı Düzeyde Vuruyor Yaklaşımı, Tam Bir Yanılsamadır!

Sınıflı toplumlar tarihinde yaşanan her olay ve gelişmenin,  tarihsel niteliğinin yanında, sınıfsal niteliği vardır. Olay ve olguları, sınıfsal niteliğinden bağımsız ele almak, toplumsal çelişmeleri ve toplumsal gelişmeleri açıklamada yetersiz olmasından öte anti-bilimseldir. Üretim biçiminin, üretim ilişkilerinin, üretici güçlerinin konumlanışının ve bunların bir sonucu olarak, toplumsal çatışmaların, savaşların, direk sınıfsal bir niteliği vardır. Ve her sınıf, kendi niteliğine göre bu olgulara biçim verir. Sınıflı toplumun günümüz düzeyi olan emperyalist-kapitalist sistem koşullarında, burjuvazi ve proletarya ana sınıfları teşkil ederken, toplumsal gelişmeleri bu iki sınıfın dünya görüşü ve ideolojisine göre analiz edip sentezlemek durumundayız. Her toplumsal-sosyal olayda tüm insanlığın çıkarlarını ortaklaştırmak,  sınıflı toplumsal gerçeklikle bağdaşmayan bir durumdur. Burjuva egemenlik, ezilen ve sömürülen yığınların emeği-yaşam hakkının gasp edilmesi üzerinde  kurulan bir egemenliktir.  Onun üretim tarzı ve üretim ilişkisi, üretici güçleri konumlandırma biçimi, burjuvazinin aşırı kar ve artı değer sömürüsü üzerinde icra edilmektedir. Yarattığı savaşların, toplumsal çatışmaların en ağır faturası, ezilenlere ödetilmektedir. Daha da geniş ele alınması gereken bu boyutu bu temel başlıklarla vurgulamayı konumuz açısından yeterli görmekteyiz.

Emperyalist-kapitalist sistemin yarattığı ekolojik yıkım ve tüketim-ticaret ağında en hızlı pazarlara ulaşma gerçekliğinin, ortaya çıkışını ve yayılmasını hızlandırdığı salgın hastalıkları ve sonuçlarını, sınıfsal içerikten bağımsız, tüm insanlığı aynı düzeyde etkilediği yaklaşımı, burjuva ideologların birer yanılsamasıdır. Evet salgın bir gerçektir. Sistemin yarattığı ekolojik yıkımın koşulladığı bir salgın olmasa dahi (ki gerçeklik bunun tersidir), bu salgından tüm toplumsal sınıf ve toplumsal katmanlar aynı düzeyde etkilenmemekte, ağır sonuçları her toplumsal kesime aynı düzeyde yansımamaktadır.

 Yani toplumun her kesimine, her insana bulaşma tehdidi olan salgın hastalığın, her toplumsal sınıf ve katman üzerinde yarattığı risk aynı değildir. Gasp ettikleri toplumsal servetin üzerinde lüks yaşamını sürdüren sermaye sahipleri, bunların egemenlik kurumlarında aktör olan burjuva siyasetçiler, bürokratlar, “bilim insanları”, yani elitler, en geniş sağlık olanaklarından faydalanmakta, özel doktorlar denetiminde özel korunaklı yerlerde salgın tehdidini karşılamaktadırlar.

Oysa salgının esas olarak vurduğu geniş yığınlar, “evde kal, elini yüzünü yıka, kendini izole et” çağrılarının yarattığı toplumsal-sosyal çaresizliğini yaşamaktadırlar. Lakin, çalışmadığı zaman aç kalan, göç yollarında olan, “zorunlu hizmet” kapsamında çalışmak zorunda kalan, iltica kamplarında sağlıksız koşullarda yaşayan, salgın bahanesiyle işsizler ordusuna katılan, işi evi olmayan geniş kesimlerin evinde kalmasının koşulu da, sağlıklı beslenme ve hijyen koşullarında yaşamasının da şansı da yok.

Korunaksız ve yeterli önlemler alınmadan, salgının pençesine atılan sağlık emekçilerinin durumu ise, süreç bazında daha büyük bir dramadır. Hemen hemen tüm dünyada, ışık söndürmelerle, alkışlarla “kahraman” ilan edilen sağlık emekçileri, gerekli teknik donanımla çalışamadıkları için, salgına yakalanmakta, hayatlarını kaybetmektedirler. Ve bu “kahramanlar” çalışma koşullarına, sağlık alanında çalışanlara uygulanan eşitsiz yönetmenliklere, sağlık alanındaki teknik donanım yetersizliğine itiraz ettikleri için, “yasal” takibata uğramaktalar, sokaklarda polis-asker baskısıyla yerlerden sürüklenerek göz altına alınmaktadırlar.

Özcesi, salgın, yakalanma ve ölüm vakasıyla, ekonomik-sosyal yaşam statüsüyle, toplumun ezilen ve sömürülen, toplumsal eşitsizliklerin mağduru olan, gerici savaşların ağır faturasını ödeyen, işçiyi, köylüyü, küçük esnafı, emekliyi, göçmenleri vb gibi toplumsal sınıf ve katmanları vurmaktadır. Salgının esas risk gurubunda olan bu kesimler, burjuva iktidarların aldıkları “önlem” paketleri ve sistemin hizmet sektöründen aldıkları pay kapsamında da, ötelenmekte, kaderleriyle baş başa bırakılmaktadır.

Emperyalist-Kapitalist Sistem Çürümüştür. Koronavirüs Salgını, Sistemin Bu Özelliğine Turnusol Kağıdı Olmuştur!

Kapitalist sistemin, toplumsal eşitsizlikleri, yoksulluğu ve sefaleti yaratan her iktisadi-sosyal-siyasal işleyişi, salgın hastalık ve bu hastalığa karşı alınan “önlemlerde de” aynı zihniyete uygun toplumsal hayata geçmektedir. Ama bu realiteden daha öte, sistemin çürümüş ve yozlaşmış özelliğinin geniş kitleler özgülünde görülmesi daha önem arz etmektedir. Salgına müdahalede en etkin olması gereken burjuva sistemlerin sağlık kurumları, dünya çapında bu salgına teslim olarak, adeta kapitalizmin çaresizliğini ortaya koymuştur. Neo liberal politikaların kara marjına  göre hareket eden sağlık sektörünün tahrip edici sonuçları, dünya halklarının gözleri önündedir. “Sosyal devlet” , “demokrasi beşiği” çığırtkanlığı ile “mutlak” görülen kapitalist medeniyet, iktisadi ve sağlık politikalarıyla batmış vaziyettedir. Gerici savaşları sürdürme de, ezilen halkların ekonomik-demokratik haklarını boğazlamada, göçmenleri sınır boylarında kaderleriyle baş başa bırakmada, ortak bir konsept oluşturan tüm emperyalist ve bölgesel gericilikler, Koronavirüs salgınına karşı ortak bir politika ve bilimsel araştırma yapmamaktadırlar, aksine bu salgının ortaya çıkaracağı ekonomik rant üzerinde dalaşmaktadırlar. Oysa eğitim gibi sağlık, ekonomik bir rant alanı değil, kamusal bir hizmet alanıdır. Ve burjuva tekellerin elinde, sağlık alanı, özel veya kamusal niteliğiyle, birer sömürü ve rant alanına dönüştürülmüştür. Halktan alınan vergiler ve halkın emeğiyle oluşturulan bir çok sağlık fonu- diğer alanlarda oluşturulan fonlar gibi-, sermayeye peş keş çekilmiş, sağlık alanında teknik donanım ve  sağlık çalışanlarının yaşamsal koşullarını iyileştirme dışında, sermayenin ihtiyaçlarına bu birikim sunulmuştur.

Kapitalist sistemin genel çürümüşlüğünün yanında, sağlık sadece bir alandır. Asıl boyut kapitalizmin yaşadığı krizdir. Bugün bir çok sektörde, koronavirüsle birlikte kriz baş gösterdi dense de, koronavirüs krizi derinleştirmede, yani burjuva ekonominin tekkesini uçurmada bir rol oynamıştır. Koronavirüs, ülke ekonomilerini ve dolayısıyla dünya ekonomisini, ticaret, üretim, turizm vb alanlarda bir daralma yaratsa da, bu kapitalizmin iktisadi krizinin ortaya çıkış zemini değildir. Ulusal ve uluslararası tekellerin kapışması sonucu, petrol fiyatlarında yaşanan düşüş, küresel krizi durdurabilmek için, iktisadi olarak rekabet koşullarını kaldıramayan ülkelerin borçlandırılması ekseninde, piyasaya sürülen dolar spekülasyonu, yaratılan finanssal balonlar ve buna denk canlandırılmayan üretim-tüketim ilişkisi, uluslararası ticari çatışmalar vb gibi sonuçlar, kapitalist sistemin içinde bulunduğu küresel krizi ifade etmekteydi.

Virüs salgını, kapitalist ekonominin bu kırılgan yapısını derinleştirecektir. Yani kapitalist iktisadın kriz nedeni değil, sadece derinleştireni olabilir. Hemen hemen tüm burjuva iktidarların, koronavirüse karşı açıkladıkları “önlem” paketlerinde, sermayenin ve ekonominin durumunu iyileştirmeyi öncelik sırası yapmaları, tamda kapitalist ekonominin içinde bulunduğu durumdan kaynaklıdır. Bu süreç, bazı şirket ve tekellerin sonunu getirebilecek bir düzlemde gelişim göstermektedir. Bir çok ülke burjuva iktidarlarının, “toplumsal izolasyon” adı altında aldığı “önlemler, süreç içinde yeniden tartışmaya açılmış ve bir çok iktidar, “üretim mi?, insan sağlığı mı?” denkleminde,” üretim yapmazsak sistem çöker” sonucuna gitmiştir. Bunun anlamı şudur. Koronavirüs tehdidi geçmeden, bir çok sektör ve üretim alanı, yeniden açılacak, insan sağlığı düşünülmeden yeniden üretime geçeceklerdir. Olası bu çabalar olsa dahi, kapitalizmin yapısal krizlerini daha da derinleştiren virüs salgını, uluslararası tekellere bağlı ekonomiler açısından vahim sonuçlar ortaya çıkacaktır. Bunun asıl faturası, yoksul dünya halklarına ödetilecektir. Açlık, yoksulluk ve işsizlik gibi sorunlar, milyonları etkisi altına alacak olan bir sonuç olarak, kapitalist sistemin çürümüş niteliğinden topluma yayılacaktır.

Yaşanılabilir Bir Toplum Arayışına Devrimci Müdahale, Sosyalizm Mücadelesidir!

Emperyalist-kapitalist sistemin toplumda yarattığı tüm çatışmalar, insanlık ve doğa açısından kapitalist sistemin yarattığı tüm kötülükler, virüs salgını dönemiyle, dünyadaki tüm halklar özgülünde bir değişim arayışını tetiklemektedir. Ezilen insanlık, sistemi sorgulama eşliğinde cevabını aradığı sorular sormaktadır. Burjuva iktidarlar, kitlelerin bu arayışlarını, kendi kulvarında eritmek istemektedir. Yeniden “sosyal devlet”, “kamu alanı yaygınlaştırılmış” bir iktidar modeli, mevcut neoliberal siyasete alternatif olarak sunulmaktadır. Bunu tersten diğer bir tartışma tamamlamakta ve adeta halklara göz dağı verilmek istenmektedir. Süreçle birlikte artan  işsizlik, yaşanacak ekonomik iflaslar ve doğacak derin kriz ortamı, yeniden otoriter, baskıcı, faşist iktidarların önünü açacaktır. Burjuva iktidarlar ve ideologlarının, ortaya attığı bu ikilem, nitelik olarak aynıdır. Birinin açık cebir şiddetle baskıcı-otoriter, yani faşist olması, birinin “liberal” olması, onun kapitalist ve burjuva niteliğini ortadan kaldırmaz. Bu nitelik, ezilen halkların, yaşanılabilir bir dünya özlemini ifade etmemektedir.  Kapitalizm ve onun burjuva iktidarları, bu yaklaşımlarla yeni fırsatlar ve sömürü araçları yaratmak istemektedir.

Ama bu beyhude çaba, geniş yığınların sorgulama dinamiğini ortadan kaldıramayacaktır. Süreçle birlikte, iktisadi-sosyal-demokratik-akademik-ekolojik talepleri daha yakıcı hale gelecek olan yığınlar, salgın döneminde evine kapatıldığı gibi durmayacaklardır. Emperyalist savaşlara, silah sanayine harcanan trilyon dolarlar, emperyalist iktidarları koruyamayacak, kitleler, “savaşa değil, insana ve doğaya kaynak” sloganlarıyla, en geniş kesimleri güçlü bir itirazda merkezileştirecektir. Sınıfsal çelişkilerle birleşen tüm bu sosyal-ekolojik çelişkiler, bugün burjuva iktidarların salık verdiği gibi, “kamucu”, “otoriter-kapitalist” küreselleşmeyi çözüm olarak görmeyeceklerdir. En basit örnek olarak, kapitalist sistemin yıllarca ambargosu altında olmasına karşın, insanı ve doğayı esas alan halkçı mirasından dolayı, Küba’nın bu salgında ortaya çıkardığı dinamik ve Avrupa’ya yardıma gelen doktorlara karşı oluşan kitlesel sempati, özünde yığınların kapitalizm dışındaki toplumsal arayışını ortaya koymaktadır.

Yani “komünizm-sosyalizm” heyulasının avantaj  sağladığı, nihai çözümün sosyalizmde  olduğu gerçeği,  düne göre bugün daha avantajlı durumdadır. Tıp bilimi en ileri düzeyde iken, insanlık için risk olarak görülmeyen hastalıkların, insan yaşamını kitlesel düzeyde tehdit etmesi, on binlerce -belkide yüz binlerce insanın yaşamına mal olması,insanları yoksullaştıran, gelirden, sağlık hizmetinden, temiz su ve gıdadan yoksun bırakan, bedensel-zihinsel-çevresel ögeleri dikkate almadan, insan ve doğa odaklı olmayan üretim-tüketim sürecini planlayan emperyalist-kapitalist sistemden bağımsız ele alınmamakta ve bu önemli bir toplumsal dinamik oluşturmaktadır.

Toplumların üretim ve tüketim tarzlarını, yaşam felsefesini, doğa ile ilişkisini, kapitalizmin aşırı kar ve Pazar hırsından kurtarıp, yepyeni temeller üzerine oturtmak, insanların yönetilen değil, insanların ilerici dinamik rolüyle sistemleri yönettiği sosyalizm bayrağı ile, sürecin siyasal görevlerini yerine getirmek, devrimci olan tutumdur, devrimci görevdir. Sınıflar mücadelesi olan insanlık tarihi, sınıf çelişkilerinin yanında, tarihsel olarak bu çelişkiyi besleyen, bu çelişkinin devrimci tarzda çözümüne toplumsal-sosyal-ekolojik olanaklar yaratan yığınlarca çelişkileri ortaya çıkarmaktadır. Devrim, tüm bu çelişkileri çözme sanatıdır. Devrimci savaş, tüm bu çelişkilere göre siyaset yapma kavrayışıdır.

Günün Haberleri

Analiz konulu diğer haberler