Takip Et

Editörün Seçtikleri

“TC”nin Dış Politikası ve Tarihsel, İktisadi, İdeolojik Kodları

İç kamuoyunda, “beka meselesi”, “ulusal güvenlik”, “terör tehditi” gibi kavramları manipüle eden Erdoğan, dışarda da askeri işgallerini “barış ve demokrasi” müfrezeleri olarak tanımlayarak, çatışmalardan ve savaştan beslenen iktidarı gibi, dış politikasına meşruluk kazandırmaya çalışmaktadır. Oysa niyet ve politik hedef son derece açıktır

Bir sınıfın başka bir sınıf üzerinde egemenlik aracı olan devletin, politik alana ilişkin sürdürdüğü her süreç, tümüyle dışa ya da içe yönelik bir politik süreç olarak ele alınmamalıdır. İç ve dış politika, son tahlilde, iç ve dış siyasal/iktisadi ilişkilerin ve bu ilişkilerin ana aktör haline getirdiği egemen güçlerin karmaşık çıkarları ekseninde üretilen ve uygulanan politika olduğu tartışmasızdır. Her devlet egemenliği, siyasal ve iktisadi niteliğine uygun bir iktidarlaşmadır ve iç ve dış politikası, bu siyasal, ideolojik ve iktisadi niteliğine göre şekillenir. Günümüz açısından ele alındığında burjuva ve türevi iktidarlar, içte ve dışta, iktisadi ve siyasal niteliğine göre politik aktörlerini tayin eder. İçte ve dışta farklı özneler ve çıkarlarla bir araya gelerek ortaklaştırabildiği çıkarları ekseninde bazı özgün somut planlamalar yapsa da bu durum konjonktüreldir ve stratejik politikasına esas rengini veren, iktisadi, siyasal, ideolojik niteliğidir. Yani burjuva ve türevi gerici her “ulus devlet” modeli, içte ve dışta değişkenlik gösteren güncel koşullara göre, değişebilen “koalisyonlara” dayanması, dönemsel olarak bir anlam ifade etse de iç ve dış politikada, iç siyasal ve iktisadi niteliğin, uluslararası siyasal ve iktisadi ilişkilerle aldığı karmaşık ilişki ve ortaklaşabilen karşılıklı çıkarlar zemininde politikanın biçimlenmesi tayin edici olan yöndür.

Somut olarak, ulus devletin iç siyaseti ile, uluslararası alanda tayin edici olan emperyalist sermayenin uluslararası siyaseti, iç içedir ve politik bağlamda birbirine bağlı ve birbirini besleyen düzlemdedir. Uluslararası emperyalist sermayenin, geniş hegemonya sahası yarattığı bir tarihsel kesitte, emperyalist sermayenin herhangi bir kliğine dayanan burjuva veya türevi “ulus devlet” hâkim güçleri, iç ve dış siyasetini, emperyalist sermaye ile olan iktisadi-siyasal ilişkisinin niteliğine uygun sürdürebilmektedirler. Bazı tarihsel kesitlerde, iç ve dış politikada bu ilişkiyi “yadsıyan” politik tutumların gündeme gelmesi, “bağımsız” bir politik sürecin cereyan etmesi anlamında değil, tamamıyla gerici burjuva güç ve kliklerin çıkar dalaşı olarak cereyan etmektedir.

Son tahlilde, özellikle günümüz somutunda konu irdelendiğinde, yoğunlaşan ve uluslararası nitelik kazanmış emperyalist tekelci sermayenin geniş hegemonya sahasında, iç siyaset ve dış siyaset arasındaki sınırlar daha geçirgen bir durum almıştır ve bu sahalara ilişkin gerici egemenler sisteminin ürettiği her politika, ulus devlet sınırlarını aşarak, iç ve dış politika boyutu ile birbirlerini bütünleyen-destekleyen nitelik daha ileri düzlemdedir. Uluslararası emperyalist tekelci sermayenin uluslararası alanda yarattığı her hadise, bağımlısı veya hegemonya sahasında olan “ulus devletlerin” iç politikasına direk sirayet etmekte, ya da emperyalist sermayenin hegemonya alanında olan “ulus devletin” iç politikasına dair herhangi bir süreç, uluslararası ilişkilerde direkt karşılık bulmaktadır. “Ulus devletlerin” dış politikayı ayrı bir alan olarak tanımlaması ve iç politikaya istediği şekilde “bağımsız” bir kimlik verme noktasında yaptıkları iç ve dış politika ayrımı, özellikle emperyalist tekelci sermayenin uluslararası nitelik kazandığı günümüz koşullarında daha belirgin olmak üzere, anlamını yitirmiştir. İç ve dış politika, son tahlilde, burjuva ve türevi “ulus devletler” egemen güçlerinin, iktidarlarını koruma ve sürdürme siyasetidir. Dış politika, “ulus devlet” egemenler sisteminin, uluslararası düzlemde iktidar ilişkilerini şekillendirmede stratejik işlev görürken, iç politika da aynı egemenler sisteminin iktidar olma ve iktidarını sürdürme hususunda stratejik rol oynamaktadır. Burjuva hâkim sınıfların, dış politikayı, iktidar olma gündemlerini desteklemek için kullanmaları, ya da iç bir gündemi, dış politikada destekleyici bir öge olarak ele almaları, bu duruma en açık örnektir. Hâkim güçler, uluslararası emperyalist sistem ile, iç siyasal konumlanışı, kendi iktidarları için yürütmektedirler. Bu anlamıyla, egemenler, iç ve dış politika denkleminde, iktidar olma masasında oturmaktadırlar. Bu iktidar olmak maksadıyla kurulan masada, uluslararası emperyalist ve iç sermaye denkleminde kurulan masadır. Dışta kurulan ilişkilerle, emperyalist tekellerin olanakları alınırken, içte de hâkim olan sermayenin olanakları alınmakta ve bu iki durum, iktidar niteliğinde merkezileşmektedir.

İç politika ile dış politika arasındaki bu ilişkiyi böyle ele alırken, her iki politik sahanın ayrı ayrı analiz edilemeyeceği anlamı çıkarılmamalıdır. Her iki politik sahanın diyalektik ilişkisi bağlamında, bu vurguyu yapmayı gerekli gördük. Bu diyalektik ilişki ekseninde, iç politika ve dış politika, güncel süreciyle birlikte analiz edilmesi, hatalı bir yöntem değildir. Konumuz açısından, “TC” egemenler sisteminin dış politikasını analiz ederken, hâkim iktidarın, dışa yönelik kurumsal davranışlarını, eylemlerini veya yaptıkları açıklamalarının ötesine geçmek gerekmektedir. İktidar kurumları yetkililerinin, bazen toplumu etkilemek için, bazen dış sahada güç olduğunu ilan etmek için, yaptığı popülist söylemlerin ötesinde sorun incelenmelidir. Dış politikada konulan her hedefin niteliği, direkt içte iktidar olmanın sınıfsal dokusuyla bağlantılıdır. Yani dış politikanın kararlarını şekillendiren, içteki iktidarın niteliğidir. Emperyalist tekellere bağlı, komprador tekelci işbirlikçi bir burjuva iktidarı, son tahlilde uluslararası politikasını, bağlı bulunduğu emperyalist tekellerin icazetine göre şekillendirir. Bu niteliğin yanında, burjuva ve türevi iktidarların siyasetini sürdüren aktörlerin bazı spesifik özellikleri ve taşıdıkları kimliklerin, kapasitenin niteliği bazı roller oynasa da, son tahlilde, dış politika, hakim iktidarın sınıfsal dokusundan rengini almaktadır.

“TC”nin Dış Politikası Kuruluşundan Bugüne Emperyalist Kapitalist Sistemin Tahakkümündedir

Kısa vurgularla tarihsel hafızayı tazelemek konumuz açısından faydalı olacaktır.  Komprador burjuvazinin iktidarı, kuruluşuyla beraber, dış politikasını, bağımlısı olduğu emperyalist sermayenin ve iktidar niteliğinin sonucu olarak “Batıcılık ve statükoculuk” üzerinden belirlemiştir. Avrupa emperyalist sermayesine olan doğrudan bağımlılık ilişkisi gereği, dış politikası, özellikle Büyük Ekim Devrimi süreciyle, emperyalist-kapitalist blokta, komprador işbirlikçi niteliğiyle yer almış ve “Batılılaşma” siyaseti altında, Avrupa emperyalist sermayesinin taşeronluğunu üstlenmiştir. Emperyalist kapitalist sistemle, “sosyalist” kamp arasındaki çatışma olarak ifadelendirilen soğuk savaş dönemi ile birlikte, “TC” egemenler sistemi, ABD’nin başını çektiği AB emperyalist bloğu ve bunların oluşturduğu uluslararası saldırı kurumları ile birleşme süreci üzerinden dış politikasını belirlemiştir. Gerek iç ve gerekse dış politikasını, ABD, AB, NATO’ya uyumlu şekilde oluşturmaya çalışan Türk egemenler sistemi, bu duruşuyla aynı zamanda bağlı olduğu emperyalist sermayenin bileşenlerini ortaya koymaktaydı. Komprador sınıf niteliğiyle bağımlısı olduğu bu emperyalist sermaye ile ilişki, gerici faşist iktidar biçiminde ve dış politikada, teorik, ideolojik ve felsefi olarak, üniter ulus-Türk Sünni İslam paradigmalı devlet yapısı, emperyalist-kapitalist sistemin çıkarları ve değerlerine göre “modernleşme”, “kalkınma” içerikli bir egemenlik çerçevesinde şekillenmiştir. Siyasal, iktisadi, hukuksal, felsefi, teorik ve ideolojik olarak, gerici sınıfların gerici iktidarı olarak, dış politikada, araçlar ve yöntemler bu iktidar çizgisine göre belirlenmiştir. “TC”nin dış politikası, ABD-AB ve NATO denkleminde, siyasal, ideolojik ve askeri olarak şekillendirilirken, siyasi, iktisadi, askeri, sosyal ve diplomatik olarak, ABD ve Avrupa emperyalist sermayesinin hedeflerine göre şekillenmiştir. Gerek soğuk savaş dönemi ve gerekse de sosyalist blokun dağılması olarak tarihlendirilen süreç sonrası, “TC”nin dış politikasında, Avrasya merkezli bir dönüşüm olduğu savı, tarihsel ve “TC” egemenler sisteminin niteliği açısından tarihsel bir gerçeği ifade etmemektedir. Belirli tarihsel süreçlerde, “TC” Avrasya merkezli politik bir argüman kullansa da bu tamamıyla ABD-AB ve NATO’nun stratejilerinin bir ayağı olarak gündeme gelen politikaların sonucudur. Yani bazı tarihsel süreçlerde gündeme gelen “Avrasya açılımı”, ABD-AB emperyalist güçlerin, bu alana ilişkin ürettikleri stratejiler ekseninde “TC” hâkim sınıflarına biçilen görev gereği gündeme gelmekteydi. Tarihsel bir örnek olarak, 1996-1997 Refah Yol Hükümeti döneminde, Türk hâkim sınıflarının İslam ve Doğu ülkeleriyle girdiği ilişki, bu stratejik planlar kapsamında gündeme gelmiş bir ilişkidir. Neoliberal politikaların “Yeni Dünya Düzeni” stratejileri, özellikle Ortadoğu ve Doğu sahasına ulaşmak için, “terbiye” edilmiş İslami motifli “TC” hükümeti model olarak sunularak, bölge derinliklerine rakipsiz egemen olmak istiyordu. Yani “TC” egemenler sistemi, tarihsel dönemdeki mevcut “hükümetler” üzerinden, Avrasya ve Doğu ülkeleriyle kurmaya çalıştığı iktisadi-siyasal ilişkiler, ABD ve NATO merkezli dış politika sonucuydu.

2002’de AKP dönemiyle başlayan süreç, bugüne kadar birçok değişimin yaşandığı bir süreçtir. Emperyalist tekellerin bir projesi olarak iktidara gelen AKP, ilk başlarda, hem derin sosyal, ulusal ve iktisadi çelişkilerin ortaya çıkardığı toplumsal muhalefeti arkasına almak, hem de uluslararası alanda destek almak için, “demokrasi, insan hakları ve refah düzeyi” gibi kavramları popülize etti. Başta klasik-ulusalcı Kemalist klik olmak üzere, rakip olarak gördüğü burjuva klikleri alt etmek için böyle bir siyasal rüzgârı arkasına alması gerekiyordu ve politik hamlelerini buna göre ayarladı. Bu yaklaşım dış politikayı da direk belirledi. “TC” egemenler sisteminin realist ideolojik teorisinden çok, burjuva liberal-neoliberal teoriye uygun bir dış politika izlemeye çalıştı. Bu ele alış, dış politikanın araçlarına da yansıdı. Özellikle Avrupa emperyalistleri merkezli bir çizgiyi öne çıkararak, askeri stratejilerden çok, ekonomik, etnik kimlik, insan hakları, sivil yönetim ve diyalog gibi araçları, dış politikada güç olarak kullanma çabasına girdi. Kuşkusuz, bu AKP’nin iktidarını kurumsallaştırması için belirlediği taktik politikanın sonucuydu. AKP, sınıfsal niteliğine uygun iktidar ve iktidar organlarını kurumsallaştırdıkça, içte ve dışta sınıfsal niteliğine uygun politikalar benimsemeye başladı. Hasımı olarak gördüğü burjuva klikleri etkisizleştirme, Kürt ulusal mücadelesi başta olmak üzere, ulusal ve sosyal toplumsal devrimci muhalefeti tasfiye etme, Arap yarımadası ve Ortadoğu merkezli bölgesel gelişmelerde rol alma iştahı; tekçi, üniterci, cihatçı, Türk sentezli bir iktidar egemenliği biçiminde, “TC” hâkim sınıflarını tarihsel kodlarıyla, özgün tarihsel koşulların ihtiyaçlarına göre “yeniden” merkezileşmesi süreci olarak ele alındı. 2009 yılı ile birlikte takiyye siyaseti olarak benimsenen, “demokrasi, insan hakları, toplumsal refahı geliştirme” kavramların terkedilip, yerine, sınıfsal niteliği olan tekçi, otoriter, baskıcı geleneksel politikaların benimsenmesi, içte burjuva klikler arasındaki ilişkiler dahil, dış politikada da buna uygun stratejik ve konjonktürel ilişkiler arayışını gündeme getirdi. FETÖ ortaklığından, Balyoz, Ergenekon, MHP, BBP, Perinçek ortaklığına, “demokrasi/insan hakları” sloganından, tekçi açık faşist bir diktatörlük biçiminde tek adam diktatörlüğü biçiminde merkezileşmesi, ABD-AB-NATO çizgisinden, Rusya eksenine kayış, tüm bu iç ve dış gelişmelerin sonucunda, AKP-Erdoğan iktidarının sınıfsal karakterine uygun aldığı tutumların sonuçlarıdır.

Ortadoğu Merkezli Bölgesel Çatışmalar, Stratejik Derinlik ve “TC”nin Yeni Osmanlıcılık Hayalleri

Güncel olarak “TC”nin mevcut AKP-Erdoğan iktidarının dış politikası denildiğinde, Ortadoğu ve Ortadoğu’daki gelişmeler tartışmasız esas hale gelmektedir. “TC” iktidarının Kürt ulusuna karşı aldığı işgalci ve saldırgan tutum ile, Suriye, Irak üzerindeki planlamaları ele alındığında, dış politika genel anlamda Ortadoğu ve özel olarak Suriye-Irak sahasındaki çatışmalara endekslenmiş durumdadır. Emperyalist hegemonyanın, vesayet savaşları ve dönem dönem ana emperyalist aktörlerin direk karşı karşıya geldiği çatışmalar üzerinden sürdüğü Ortadoğu ve özel olarak Suriye de “model ülke olma rolünden, lider ülke olma” hayaliyle duruşunu belirleyen AKP/Erdoğan zihniyeti, iktidarı döneminde, güçler dengesine göre birçok kez tutum değiştirerek, bu politikasına alan açmaya çalışmıştır.

Yukarda da vurguladığımız gibi, başlangıcı, 1998 tarihiyle başlayıp, Erdoğan, Gül ve Arınç gibi burjuva siyasetin “ağır” şahsiyetlerinin, uluslararası emperyalist sermayeyle uzlaştıkları proje dönemidir. İçte ve dışta daha “uzlaşıcı” olan bu süreç, dışarda ABD, AB ve Arap ülkelerine dayanan ittifak ilişkileri, içte, sermaye örgütleri TÜSİAD-MÜSİAD başta olmak üzere, Gülenci, Nakşibendici tarikat örgütleri, burjuva liberaller ve İslamcı “entelektüellerle” kurulan “ittifak” ilişkileri ile iktidar yolunu açmıştı.

İktidara gelmek ve iktidarını sürdürmek için, genetik kodları olan gerici ideolojisini, geri planda tutan AKP-Erdoğan çizgisi, duruma göre ittifak ve çatışma ilişkisini iyi kullanarak, süreci yönetmiştir. Devlet egemenliği altındaki tüm kurumları, kontrol altına alma yerine, bu kurumları kendi ideolojik çizgisine göre yeniden yaratma tarzını benimseyen AKP, uluslararası emperyalist tekellerin, özgün tarihsel süreçlere ilişkin politikalarından payını fazlasıyla alarak nemalanmış ve bağımlısı olduğu emperyalist tekellerin istediklerini de yerine getirmiştir. Dönem itibarı ile, ABD ve Avrupa emperyalist tekellerinin başını çektiği blok, Ortadoğu ve Arap Yarımadası güncel politikaları için, Türk İslam sentezli Kemalist paradigmayı, sermayesinin hareketi ve model ülke rolü verdiği “TC” için yeterli bulmuyordu. Milliyetçilik İslamcılıktan ayrıştırılmalı, çatışmalı çizgiden çok, “uzlaşma” siyaseti benimsenmeli, Kürt ulusal mücadelesi başta olmak üzere, etnik-ulusal ve inanç sorunlarının derin olduğu bir coğrafyada, Kemalizm, sorunları derinleştiren ideolojik-siyasal bir çizgidir, terkedilmeli ve iç/dış politikada liberal çizgi hâkim kılınmalıdır. Tüm bunlar birer projeydi. Özellikle ABD, AKP’yi proje bir siyasal çizgi olarak pilot bir anlayış ekseninde ele almaktaydı. Ve Büyük Ortadoğu Projesi’ne, bu çizgi ekseninde ortak etti. Ilımlı İslam Projesine model olarak konan bu çizgi üzerinden, ABD Ortadoğu üzerindeki stratejilerine alan açıyordu. 2008 de Obama’nın, “TC” meclisinde ifade ettiği “model ortaklık”, bunun izahıydı.

“Arap Baharı”, Ortadoğu’da derinleşen çatışmalar ve son kesitte Suriye üzerinden gerici güçlerin dalaşına dönüşen savaş süresi, ABD başta olmak üzere, emperyalist ve bölgesel gerici güçlerin belirlediği stratejileri alt üst etti. Suriye sürecine kadar bölgesel gelişmeleri, bölgede var olan “ittifak” güçleri üzerinden sürdüren Rusya, Suriye süreciyle, askeri ve politik kapasitesiyle sahadaydı. BOP, bölgesel denklemlerde ABD’nin elinde patladı ve 2008 krizi ile birlikte, ABD bölgede inisiyatif kaybına uğramaktaydı. Suriye’de Esad rejimine karşı “TC”nin de desteklediği Müslüman Kardeşler ve cihatçı güçler, ABD’nin politikası açısından güven duymadığı güçlerdi. Bölgesel gelişmelerin ortaya çıkardığı tarihsel fırsatları, örgütlü gücüyle kullanan Rojava, Kürt ulusal bilinci çizgisinde iradesini ortaya koymaktaydı. Tüm bu somut gelişmeler sonucunda, AKP-Erdoğan iktidarı, ideolojik kodlarına geri döndü. 2009 yılı ile birlikte, “stratejik derinlik” anlayışına uygun, neo-Osmanlıcı hayallerle, “TC” hâkim sınıflarının dış politikasında makas değiştirildi. Bu süreç aynı zamanda, içte de tek adam diktatörlüğü altında açık faşizm koşullarına geçiş süreciyle paralel işlemiştir.

AKP-Erdoğan iktidarına “model” rolü verilmişti. AKP-Erdoğan iktidarının yeni Osmanlıcı hayali, İslam dünyasına “lider” olma hayaliydi. Suriye sahasında cereyan eden savaş süreci, bu hayal için uygun zemin sunmaktaydı. İran ve Irak sahasında, karşısında olan güçlerle dalaşma çapı yoktu. Ürdün, bir tercih ama ABD orayı stratejik olarak tutmaktaydı. Bundan dolayı “TC”nin dış politikasının merkezi Suriye oldu. Osmanlıcı hayalleri Suriye sahasında gerçekleştirmek politik yöneliminin bir yanı iken, bir diğer yan, “TC” açısından daha stratejik bir tehlike idi. Ortadoğu’da statükolar tek tek yıkılmakta ve bu süreç, statükocu/üniter devlet niteliğine sahip “TC” için tehlikeli bir gelişme idi. Özellikle Kürt coğrafyasında yaşanan gelişmeler, Kuzey Kürdistan’daki gelişmeleri pozitif yönde tetiklemekte ve “TC”nin statükocu, tekçi-devlet niteliğini tehdit etmekteydi. Bütün bu gelişmelerin Suriye sahasında karşılanması ve Osmanlıcı hayallerle, bu alanda avantajlı bir konumlanmanın yaratılması için Suriye (Esad Rejimi), AKP-Erdoğan’ın özel hedefi haline geldi.

Tunus’ta El Nahda, Libya’da geçici konsey, Mısır’da Mursi, Gazze’de Maşal, Suriye’de Esad devrilecek, Müslüman Kardeşler’in İslam dünyasındaki ortak ruhi şekillenişi üzerine, Erdoğan lider olarak oturacaktı. Emevi Camii’nde öyle namazı kılma, Osmanlı’nın fethettiği toprakların, tarihsel dokusu üzerinde İslam merkezli ortak bir kültürel, ruhi şekillenme yaratılacak ve bölgeden iktidarları için gelen riskler bertaraf edileceği gibi, emperyalist hegemonyanın alanı olan bölgeden ciddi bir pasta kapılacaktı. Bölgesel denklemde, emperyalist blokların kurduğu kurtlar sofrasında bunları gerçekleştirme ihtimali olmamasına karşın, AKP-Erdoğan iktidarı, ABD’nin bölgesel inisiyatifinin zayıfladığı bir konjonktürde, bölgede yanına aldığı bazı gerici güçler üzerinden ABD’nin boşluğunu doldurma hevesine girmiştir. Sonuç tabi ki hüsran oldu. Yeni Osmanlıcı hayaller duvara tosladı. ABD ile Esad’ı silah zoru ile devirme ve bölgede desteklediği cihatçı güçlerle İslam kardeşliğini iktidar yapmaya çalışan AKP-Erdoğan iktidarı, Rusya’nın askeri güçlerle sahaya girmesi ve ABD’nin tutum değiştirmesiyle, hayal oldu.

ABD ve Avrupa emperyalistlerinin politik kulvarında, Neo Osmanlıcı hayallerinde sonuç alamayan AKP-Erdoğan iktidarı, (özellikle ABD’nin bölge siyasetinde tutum değiştirmesi, Avrupa emperyalistleriyle yaşanan açık ve derin çatışmalar), bu siyasete göre belirlenen dış politika siyasetinden geri çekilmek zorunda kaldı. Bölgesel denklemler içinde, hedeflerine “yeni” bir yol haritası çizmek amacıyla, içte (MHP, Ergenekon, Balyoz ve Perinçek) gerici ulusal şovenist çizgiyle birleşerek, otoriter-baskıcı tek adam diktatörlüğü ile, neoliberal İslamcı yönelimlerini, dış politikada (kontrollü-takiyyeci) Avrasyacı bir eksene kayarak gerçekleştirmek istedi.

Herhangi bir emperyalist blokla direk müttefik ilişkisi içinde Osmanlıcı emellerine ulaşamayan Erdoğan güruhu, emperyalist bloklar arasındaki çatışmalardan faydalanarak, dış politikada kendisine alan açmaya çalışmıştır. Cerablus işgali, “Fırat Kalkanı”, “Zeytin Dalı”, “Barış Pınarı” işgal hareketleri, Suriye, Irak gibi yerlerde kurduğu askeri üsler, ABD ve Rusya’nın başını çektiği emperyalist bloklar arasındaki çatışmadan faydalanarak, gerçekleştirdiği işgal hareketleridir. Emperyalist blokların bölge stratejileri açısından, oluşturmaya çalıştıkları bölgesel denklemleri dizayn etme hamleleri, “TC”ye de belirli alanlar açmış ve emperyalist efendilerin icazeti ile bu işgal hareketlerini gerçekleştirmiştir. Bölgede Kürt ulusunun tüm kazanımlarını ve Kürt ulusunun varlığını tasfiye etme karşılığında, emperyalist güçlere her türlü tavizi vererek gerçekleştirdiği bu işgal hareketlerinin ortamında, bölgede var olan Cihatçı güçleri toparlama, askeri bir güç olarak kullanıp sahada var olma ve diplomasi alanında sahadaki bu güç ile pazarlıklar yaparak bölge siyasetine soluk boruları açma, AKP-Erdoğan iktidarının, Soçi ve Washington hattından aldığı feyizle gerçekleştirmeye çalıştığı dış politikasının özüdür.

Dış Politikada Osmanlıcı Yayılmacılığın “Yeni” Stratejisi; Askeri İşgaller ve Askeri Üsler

Son süreçle birlikte, AKP-Erdoğan diktatörlüğünün, askeri gücü sahada aktif kullanması, dış politikada, düne göre farklı bir yönelim olarak öne çıkmaktadır. Bölge politikasını, sahadaki askeri gücü, ilişkilendiği gerici cihadist örgütlenmeler ve bölge devletleriyle kurduğu ittifak ilişkisi üzerinden etkin hale getirmeye çalışan “TC” hâkim iktidarı, Trump ve Putin arasında kurduğu ilişkilerle, “milli güvenliğini” sağlamaya çalışıyor. İç kamuoyunda, “beka meselesi”, “ulusal güvenlik”, “terör tehditi” gibi kavramları manipüle eden Erdoğan, dışarda da askeri işgallerini “barış ve demokrasi” müfrezeleri olarak tanımlayarak, çatışmalardan ve savaştan beslenen iktidarı gibi, dış politikasına meşruluk kazandırmaya çalışmaktadır. Oysa niyet ve politik hedef son derece açıktır.

Zikrini ‘Bizim olayımız beka meselesi, ondan da öte tarih meselesi. Biz şu anda öyle adımlar attık ki, bu adımlar Sevr’i ters köşe edilmesidir’ fikri ile beyan eden Erdoğan, Kürt coğrafyası, Suriye’de işgal hareketleriyle, Irak ve Katar’daki Askeri üslerle istediği sonucu yaratamadığından, Musul’da Trablus hattına bir askeri konumlanış yaratarak, Osmanlıcı hayallerle gördüğü rüyasına ulaşmak istemektedir.

“Güvenli Bölge” siyaseti, Ankara ve Soçi Mutabakatları arasında sıkıştı. Efrîn ve Cerablus işgali, İdlib’teki kafa kesici cihatçı güçlere bölgede inisiyatif sağlama hamlesi, Esad rejimi ve Rusya’nın hamleleri ile boşa düştü. ABD ile girilen ilişkiler üzerinden, İran üzerinden Soçi’nin dağılması risk olarak durmaktadır.  ABD-İran çatışması, “TC”yi yeni bir tercihe zorlayacaktır ve bu tercih, iki emperyalist blok arasındaki çatışmalardan faydalanmaktan öte, arada ezilmesiyle sonuçlanması, güçlü bir olasılıktır. Esad, Irak, İran bölgesel aktörler üzerinden, bölgeden askeri varlığınla çekilme tutumu, “TC”nin beslediği tüm hayallerini boşa düşürecektir.

S-400 füze sistemi süreciyle ABD ve NATO ile derinleşen çatışmalı durum, Akdeniz havzasındaki doğalgaz üzerinden süren dalaş, iktisadi ve siyasi olarak “TC”yi köşeye sıkıştıracak bir başka gelişmedir. Kapıya dayanan bu sıkışmışlığa bir çözüm olarak, AKP-Erdoğan iktidarından, Trablus hamlesi gelmiştir. Libya’da süren vesayet savaşının tarafı olan “Ulusal Mutabakat Hükümeti”nin Lideri Sarrac ile “Güvenlik ve Askeri İş Birliği”, “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin” iki başlıklı mutabakat imzalanmasının ardından, Libya’ya askeri güç gönderme kararını,” parlamentodan” çıkardığı teskere ile gerçekleştirmiş oldu.

“Tarih” ve “Sevr” vurgusu bunun üzerine beyan edilmektedir. Demek ki Erdoğan, statükocu-tekçi gerici anlayışın diktatörlüğü olan iktidarının, gelişmeler karşısında parçalanacağını öngörmektedir. Ve buna çözüm olarak, “tarihsel” mirasına sahip çıkarak, Osmanlı’dan miras olan “hak” iddiası üzerinden, yayılmacı emellerini, “beka”, “milli güvenlik” argümanı ile geniş kitleleri politikasına yedeklemeye çalışmaktadır.

Hatırlanacağı gibi “beka” meselesiyle aynı film Musul ve Halep meselesinde de gündeme gelmişti. Emperyalist güçlerin bölgedeki dizayn hareketi olan Musul ve Halep askeri operasyonlarına, Erdoğan-AKP iktidarı yer almak için büyük çaba harcamıştı. ÖSO -yeni adı Suriye Milli Ordusu- olan yapılanma altında yan yana getirilen cihatçı güçler üzerinden Suriye ve Ortadoğu üzerinde yayılmacı hayallerine zemin yaratmak isteyen “TC” iktidarı, emperyalist güçlerin ve Irak başta olmak üzere bölgesel iktidarların itirazıyla sürecin dışında bırakılmıştı. Askeri müdahaleci politikanın “Türkiye’nin güvenliği Halep’ten başlar” “stratejisi”, boşa düşmüş ve beklemediği sonuçlarla karşı karşıya kalmıştı. Rojava özerk Kürt yönetiminin kurulması ile birlikte, AKP-Erdoğan iktidarı Suriye sahasında saldırgan siyasetinde Kürtleri hedef aldı. Çünkü Rojava, tüm Kürdistan coğrafyasını olumlu etkilemekte ve “TC”nin Kürt ulusuna karşı sürdürdüğü baskı ve tasfiye siyasetini sürdüremez hale getirmektedir.

Kür ulusunun tüm ulusal ve demokratik haklarını tasfiye etmek için, güvenlik meselesi olarak gördüğü Halep’teki cihatçı güçlerin tasfiyesinde Rusya ile anlaşan Erdoğan, ABD’nin İran’ın bölgeye uzanan kollarını kesme rolü verdiği “Güvenli Bölge” konusunda da ABD ile “uzlaşarak”, Kürt coğrafyasının işgali için emperyalistlerden icazet aldı. Ama Rusya ve ABD, “TC” askeri gücüne kontrollü ve sınırlı bir alanda tutmaktadır. Tam da bu kesitte, istediği sonucu yaratamayan Erdoğan güruhu, şimdi Trablus kartıyla, emperyalist güçlerin bölge denkleminde aktör olmak istemektedir. Türk tekelci komprador işbirlikçi burjuvazinin yeni “beka” meselesi, Halife Hafter karşısında siyasal ve askeri nüfuz kaybeden Sarac’ın Ulusal Mutabakat Hükümeti. Bu gerekçe üzerinden Libya’ya askeri güç göndermek ve asıl planı olan İdlib’deki cihatçılar başta olmak üzere, bölgede ideolojik-siyasal ortağı olan kafa kesici çizgideki örgütlenmeleri oraya taşıyarak, Osmanlıcı hayallerin peşinden koşan AKP-Erdoğan iktidarı, yine Putin ve Trump ile yaptığı görüşmeler akabinde, saldırgan tutumunu, “uzlaştırıcı” rolle manipüle etmiştir.

Türkiye “Afro Avrasya ülkesidir”, “sonunu düşünen kahraman olmaz” popülist repliklerle “milli çıkarlar” ve “beka” meselesine bağlanan bu askeri saldırganlık, Türkiye-Kuzey Kürdistan ezilen ve sömürülen halklarının çıkarlarıyla hiçbir bağlantısı yoktur. AKP-Erdoğan diktatörlüğünün siyasal temsilciliğini yaptığı, komprador tekelci işbirlikçi burjuvazinin yayılmacı emelleri, ezilen halkların çıkarlarıyla bağdaşmamaktadır. Musul, Kerkük, Rojava sahasında olduğu gibi, Trablus hattında da Rusya ve ABD’nin başını çektiği emperyalist blokların hamleleri, “TC” iktidarının hareket alanını belirleyecektir. Rusya, Suriye’de olduğu gibi, Esad rejimini direk destekleyerek, “TC”nin müdahalelerini kendi çıkarları için nasıl kullandıysa, Trablus’ta da aynı denklemi kurarak, “TC”yi emperyalist hegemonyasının bir parçası haline getirecektir. Aynı durum ABD’nin, kendi çıkarları için “TC” ve diğer bölgesel gerici iktidarlar arasındaki çatışma ve gerilimi tırmandırarak, kendi bölge stratejisine alan açması biçimde gelişmesi içinde geçerlidir.

Gerici iktidarın pay kapma ve Osmanlıcı hayaller adına, emperyalistler arasındaki paylaşım denkleminde yer alması, gerici burjuva iktidarın çıkarıdır. Emperyalistler ve işbirlikçisi, burjuva ve türevi gerici bölgesel diktatörlükler, bölge kaynaklarını yağmalamakta, paylaşım savaşları sürdürmektedir. Sömürülen halklar, ezilen ulus ve inançların payına, bu savaşlarda, katliam, ölüm, yoksulluk ve göç trajedisi düşmektedir.

Emperyalist paylaşıma, bölgesel gerici iktidarların gerilim, savaş ve düşmanlık üzerinde sürdürdüğü pay kapma saldırganlığına karşı, halkların kardeşliği ilkesiyle tavır almak ve bu tavrı tüm işgal ve sömürüyü ortadan kaldıracak devrimci savaşla birleştirmek, ezilenlerin burjuva ulusal sınırlarını aşan ortak bayraktır. Savaş ve işgal politikalarına, ırkçı, şovenist yayılmacı saldırganlıklara, ezilen halkların, mazlum ulusların ve emekçilerin ortak tutumu, enternasyonal dayanışma ve mücadelesidir.

Kaynak- Halkın Günlüğü Gazetesi/ Sayı 5

Günün Haberleri

Editörün Seçtikleri konulu diğer haberler