Takip Et

Makale

Tarihin Döner Sermayesi: Nefret

1980’lerde ABD’den başlayarak bir çok Batılı ülkede -toplumsal basınç altında ve ‘görece pozitif bir önlem’ olarak- “nefret”in yasayla suç kapsamına alındığını biliyoruz. Hatta bundan bir kaç yıl önce Türkiye Parlamentosu da, “Nefret Suçları”na yeni bir yasal düzenlemeyle yasaklar getirdi. Ama gördük ki, nefrete dayalı suçlar “yasalar”a rağmen artarak devam etti. Çünkü kapitalist uygarlık modelinin bizzat kendisi sürekli suç üreten, toplumsal çaptaki eşitsizlik ve yarılmaları derinleştiren küresel bir fabrika gibi işlemektedir

“Hiçbir insan doğar doğmaz bir başkasından ten rengi, kökeni veya dini nedeniyle nefret etmez. İnsanlar nefret etmeyi sonradan öğrenir. Ve nefret etmeyi öğrenebildiklerine göre, onlara sevmeyi öğretebilmek de mümkündür. Çünkü zıttı olan nefretin tersine sevgi insan kalbi için çok daha doğal bir duygudur.”

Nelson Mandela

Dünyamızı bir uçtan diğerine sarıp sarmalayan nefret duygusun nasıl oluşup biriktiği, hangi sosyopolitik iklim ve kaynaklardan beslenerek yayıldığı gibi sorular daha sık sorulur oldu.

İktidarlarca üretilen, giderek devletler arası kirli ilişki ve çatışmaların hizmetine koşulan kollektif nefretin hangi trajik sonuçlara neden olduğunu anlamak için dünyanın son yirmi yılına bakmak dahi yeterlidir.

Ortadoğu’da yaşananlar malum. “Dünya kamuoyu” denilen melanet tıka-basa doydu bu bölgede yaşanan nefretin kanlı bilançosuna. Harabeye çevrilen kentlerin, kesik insan başlarının, karşılıklı bombalanan cami ve pazar yerlerinin, video çekimli işkence sahnelerinin, ülkeleri başlarına yıkılan milyonlarca sığınmacının hazin görüntülerine başlangıçta “şok” olan insanlık, giderek alışmaya/sağırlaşmaya başladı.

İşte, asıl tehlike de buradan itibaren başlıyordu: Nefretin, korkunun, siyasal rota kaybının, toplumsal felç ve yabancılaşma halinin oluşturduğu kaosa alışmak.

19 Şubat-2020 akşamı Almanya’nın Hanau kentinde yaşanan ırkçı katliamın yarattığı “infial” -bir sonraki katliama kadar- şimdilik duruldu. Daha öncekilerinde olduğu gibi, basmakalıp kınama mesajları, birkaç gözaltı ve protesto gösterisinin ardından her şey yine rutine döndü.

“Batı dünyası” denilen modern kapitalizmin ana yurtlarında yaşanan ırkçı nefret kaynaklı saldırıların -ülke bazındaki- yıllık ortalaması beş yüzü bulmaktadır.

Oluşum süreci tamamlanmış bulunan geniş tabanlı nefretin vehametini ve doğrultusunu anlamak bakımından birkaç tarih hatırlatması yerinde olur:

* Ekim-2019: Sinagoga girmeyi başaramayan bir neo-Nazi paramiliterin yarım kalan katliamı;

* Mart-2019: Yeni Zelanda’da Brenton Tarrant’ın video kayıtlı katliamı;

* 2019 ABD: “Hakaretle Mücadele Birliği Merkezi”nin raporunda yer alan verilere göre Amerika içinde en az 50 kişinin ölümü;

* Ağustos-Eylül-2018: Almanya’nın Aşağı Saksonya eyaletinin Chemnitz kentinde günlerce süren göçmen karşıtı saldırgan kitlesel gösteriler;

* Ekim-2018: ABD’nin Pittsburgh şehrindeki sinagog saldırısında 11 kişi öldü;

* 2015: Fransa’da El Kaide ve IŞİD’in üstlendiği Charlie Hebdo ve Kasım ayındaki seri katliamları izleyen yıllar boyunca camilere, yahudi mezarlarına karşı girişilen sayısız saldırı;

* Temmuz-2011: Oslo ve Utoya adasını kana bulayan Anders B. Breivik’in manifestolu toplu katliamı;

* 2000-2007 yılları arasındaki “dönerci cinayetleri”…

***

Nefret denilen yıkıcı duygunun, ister karşılanmayan ruhsal ve maddi ihtiyaçların birikimiyle ortaya çıkmış olsun, isterse de kendine aykırı gelen şeyleri kabullenememek biçiminde tezahür etmiş olsun, birey ve toplumların yaşamlarında ne menem hasarlara neden olduğu bir sır değil.

“Derinleşen öfke”, “eşduyumun yitimi”, “sevgi açlığıyla baş edememenin çırpınışı”, “sanal imha ve suikast” olarak da tanımlanabilen bu tahripkâr duygu, hangi ortamlarda kökleşiyor ve ne tür faktörlere bağlı olarak dünya gericiliği tarafından kolaylıkla  harlanıp eyleme dönüştürülebiliyor?

İçeri akan nefret ile dışarıya boşalan nefretin, tekil ve spontane olanla örgütlendirilen/manipüle edilen nefretin bireysel yaşam ve sosyopolitik alandaki yıkıcı sonuçlarıyla nasıl baş edileceği meselesi -felsefeden sosyal bilimlere- alternatif toplum tasarımcılarını çokça meşgul edecek bir sorunsaldır.

Kapitalist barbarlığın çaresizliğe sürüklediği yüzmilyonlarca insanda biriken öfkenin asli hedeflere doğru kanalize edilemediği taktirde neofaşist örgütlenmelerin ağına düşmesi kaçınılmazdır.

Uzun zamandır silahlı mücadele çağrısı yapan neofaşist hareketlerin nefret dalgasını da ardlarına alarak nasıl kitleselleştiğini ve adım adım eylem sahasına nasıl indiğini şaşkınlıkla karşılayanlar, tarihe dikkatli bakmayanlar ya da baktığını göremeyenlerdir.

1922 yılında İtalya’da Benito Mussolini’nin önderliğindeki Ulusal Faşist Parti’nin iktidara gelmesiyle başlayan ve 1933’te Nazileri, 36’da ise Franco’yu işbaşına taşıyan süreçleri basitçe “hafıza kaybı”na feda edemeyiz.

***

İnsan zihni üzerinde kurulan tahakküm, mala-mülke hükmetmeden tahakkümden çok daha tehlikelidir. Kanıt mı? Ortadoğu’daki Hristiyan/kafir ve münafık imgesinin, Avrupa’daki Arap, Türk ve Müslüman imajının, bütün dünyadaki geleneksel Zenci ve Yahudi algısının, din/mezhep ve fanatik milliyetçilik eksenli boğazlaşmaların tarihçesine, sebepler manzumesine bakmak yeterlidir…

Egemen sınıfsal azınlıklarca zihinsel manipülasyonlara tabi tutulmuş etnik ve dini çoğunlukların kendi “azınlık”larına bakıştaki aşağılayıcı duyguların birikerek nefrete, bir adım sonrasında ise ölümcül bir şiddet dalgasına dönüştürüldüğünü anlamak için uzman olmaya da gerek yok.

Hakim kastlar, kapitalist sömürü ve emperyalist yağmayı maskelemenin, hedef şaşırtmanın ustasıdırlar. Giderek mafyalaşan bu kapitalist kabileler, dibe batırdıkları kalabalıkların hayata tutunma çırpınışlarını, endişe ve korkularını nefrete dönüştürmenin ve bu yolla elde edilen yıkıcı enerjiyi de şurada yaralı göçmenlerin, burada hak arayan emek dünyasının ve bir başka mekânda savunmasız azınlıkların üzerine boşaltmada hayli deney sahibidirler.

Bir satranç aklıyla yatırım yapılan bu stratejinin iki Dünya Savaşı boyunca dünya halklarını birbirine nasıl kırdırdığı, doğa ve toplumsal zenginlikleri hangi boyutlarda tahrip ettiği trajik gerçeğini “kollektif amneziye” kurban edemeyiz.

Dün olduğu gibi bugün de, “üstün ırk/kültür”, “vatan, “bayrak”, “din”, “milli menfaatler”, “milletin ve devletin bekası”, “barış ve huzur” gibi argümanlar bütün kılık ve formlarıyla birlikte, dünya kapitalizmininin döner sermayesini oluşturmaktadır.

Hâlâ etkili olabilen tüm bu argümanlara itiraz edenlere ise, “ne yani, mülkiyetin ve tanrının kutsallığına itiraz mı ediyorsunuz, komünizm mi gelsin istiyorsunuz” diyorlar, varlıkları bile felaket demek olanlar.

1980’lerde ABD’den başlayarak bir çok Batılı ülkede -toplumsal basınç altında ve ‘görece pozitif bir önlem’ olarak- “nefret”in  yasayla suç kapsamına alındığını biliyoruz. Hatta bundan bir kaç yıl önce Türkiye Parlamentosu da, “Nefret Suçları”na yeni bir yasal düzenlemeyle yasaklar getirdi. Ama gördük ki, nefrete dayalı suçlar “yasalar”a rağmen artarak devam etti. Çünkü kapitalist uygarlık modelinin bizzat kendisi sürekli suç üreten, toplumsal çaptaki eşitsizlik ve yarılmaları derinleştiren küresel bir fabrika gibi işlemektedir.

Tarihin bir işleyiş mantığı varsa eğer, bu ahval ilelebet sürdürülemez.

Mülkiyet ve devlet dünyasının zaptiye ufkunu aşamayan devlet amigosu “aydın”ların çabaları da tarih nazarında beyhudedir.

Tam da bu nedenle tarih, “mevcut küresel delirme ve felaketten yegâne çıkış yolu komünal bir uygarlık projesinde ısrar etmektir” diyen yeni kuşak düşünürlere ve komünarlara her zamankinden daha çok ihtiyaç duymaktadır.

“Nefretin tersine insan kalbi için çok daha doğal bir duygu olan sevgi”nin özgürce serpilip gelişeceği bir geleceğe de ancak bu güzergâhtan geçilerek ulaşılabilir…

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler