Takip Et

Makale

“Suya sabuna” dokunmak ya da dokunmamak

Salgınlı günlerin kuşatmasıyla karşı karşıyayız. Kuşatma, var olan faşist kuşatmanın organik bir devamı olacağının da güçlü emareleriyle dolu. Nasıl olmasın ki, tarihte benzeri çokça görülen ve “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirilen krizler, afetler, insanlık dramlarını sonuçlarıyla yaşayarak tecrübe ettik. Bu da onlardan geri kalacak kadar “fırsat”lar sunmuyor değil.

Sınav günlerinden geçiyoruz. Yalnız bugüne kadar öğrenilenlerin değil, yetenek performansının ve daha fazlasının istendiği bir sınav günleri. Ne kadar süreceği belli olmayan sınavlar çoktan başladı bile. Ya bu sınavları biriktirdiğimiz tüm yetenek, birikim, deneyim ve tecrübelerimizle birleştirerek alnımızın akıyla geçerek bir adım daha ileriye sıçrayacağız ya da yerimizde sayarak bizi bekleyen ve örülen “kader”e boyun eğeceğiz. Böylesine önemli ve yaşamımızı yakından ilgilendiren bir sınavla karşı karşıyayız. Bir sınavdan geçiyoruz. İmtihan ediliyoruz. Bugüne kadar biriktirdiklerimizi de sınavdan geçiriyoruz. Onca emekle biriktirdiklerimizi de sınadığımız bir sınav yani.

***

Sosyalizmden geriye dönüşlerle birlikte “zafer”ini ilan eden kapitalizm, dünya üzerinde etkisi büyük olan örgütlenmiş sosyalizm karşısında elde ettiği “zafer”i geri dönülemez biçimde kalıcılaştırmak ve “komünizm” hayaletinin yeniden dünya üzerinde sonsuza dek dolaşımını engellemek için yoğunlaştırdığı ideolojik saldırıların en çok da Marksizm’i dogmatikçe savunanların heybelerini doldurduğunu söylemek yanlış olmaz. Kapitalizmi “sol”dan, Marksizm’i de “sağ”dan eleştiren ve ortasından kendine bir yol bulmaya çalışan dogmatik Marksistlerin-post Marksistlerin ve etkilediği kesimlerin (ve de etkilenmeye açık olanların) “sosyalizm-komünizm” savunuları en çok da toplumların kendini “diken üstünde” hissettikleri zamanlarda daha çok görünür oluyor. Böylesi zamanlardan geçiyoruz.

Sosyalizmden geriye dönüşlerle birlikte kendilerini de “yenileyerek” sürece cevap olmaya çalışan eski “Marksist’’ler de piyasaya sürdüğü yenilenmiş-güne uyarlanmış Marksizm’leriyle sosyalizm-komünizmi yeniden güncel ve canlı kılmanın telaşında iyi bir “fırsat” yakalamış durumda. Tıkandığını düşündükleri Marksizm’in aşılması gerektiğini yük edinen bu dogmatik Marksistler, kabul etmek gerekir ki gerçek Marksistlerin aksine çok yoğun mesai harcıyor. Ki gelinen aşamada sistem karşıtı duruş bilincinin Marksizm’in bu”post”ca yeniden üretiminden hatırı sayılır bir yoğunlukta etkilendiği (zehirlendiği) de söylenebilir.

Bugün düşülen ve aşılamayan çaresizlikler, yarın yaşanacak daha büyük çaresizliklere yol açar, yol üzerindeki engelleri de büyüterek kendini yeniden üretecek zemine sahip olur. Ve sınıf mücadelesi koşullarında bu bir döngü olarak yinelenir, zorlandığında ise kendinden (sahip olduğu Marksizm’den) biraz daha ödün vererek ve değişen koşullara göre kendini yenileyerek çaresizliğin üretiminde aktif yer alır. Post Marksizm’in ve türevlerinin sınıf mücadelesindeki pozisyonları budur. Çaresizliği yönetilebilir, kabullenilebilir kılmak, egemen sistemin yeniden üretilebilirliğinin parçası olmak. Oysa Marksizm çaresiz değildir.

Yapılması gerekeni başından inkar etmek, ispatlanmış olanın genleriyle oynayıp genetiği değiştirilmiş Marksizm’le komünizmi tasavvur etmek, çaresizliğe biat etmekle eş anlamlıdır. Genetiği değiştirilmiş “tohumların” toprağı ve insanları ne hale getirdiği orta yerde dururken genetiği değiştirilmeye çalışılan Marksizm’in sınıf mücadelesini ve toplumları ne hale getireceğini tahayyül etmek zor olmaz.

Özel mülkiyet sistemini topyekûn hedef almayan devrim ve sosyalizm iddialı hiçbir mücadelenin-özel mülkiyet üzerine kurulan emperyalist-kapitalist sistemi; bu sistemin siyasi ayakları olan tekelci burjuvazi ve tüm gerici bağlaşıklarını; bu sistemin örgütlenmiş kurumları olan gerici devlet ve tüm mekanizmalarını merkeze almayan hiçbir mücadelenin-reel politikte devrimci-ilerici bir rol üstlense dahi özel mülkiyet dünyasının yarattığı sorunlara köklü çözüm olamaz. En fazla “çaresizlik”i yeniden yenilenerek üretir. Üretiyor da. Bu salgınlı günler bunun örnekleriyle dolu.

Salgınlı günlerin kuşatmasıyla karşı karşıyayız. Kuşatma, var olan faşist kuşatmanın organik bir devamı olacağının da güçlü emareleriyle dolu. Nasıl olmasın ki, tarihte benzeri çokça görülen ve “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirilen krizler, afetler, insanlık dramlarını sonuçlarıyla yaşayarak tecrübe ettik. Bu da onlardan geri kalacak kadar “fırsat”lar sunmuyor değil.

***

Tam da unuttuğumuz özgürlük alanlarımız olan sokakları kadınların öncülüğünde hatırladığımız; “milli güvenlik” sorunu denerek engellenen-ertelenen grevleri tekrardan gündeme taşıdığımız; nefes alamadığımızı hissettiğimiz ve doğamıza daha güçlü sahip çıkmaya; inancımız üzerindeki baskıların artmasına, inancımızdan dolayı kapılarımızın işaretlenmesine itirazı örgütlemeye çalıştığımız; “beka” meselesi denerek Kürt Ulusu’nun demokratik haklarına-kazanımlarına göz diken kayyumcu-işgalci-katliamcı egemen siyaset ve devlet karşısında Newroz isyanının kuşanılacağı şu günlerde. Tam da Ortadoğu siyasetinin sorgulandığı, “hakikaten bizim İdlib’te, Libya’da ne işimiz var” sorusunun ölen askerlerle birlikte artık kaçınılmaz biçimde kendini dayattığı şu günlerde. Tam da açık faşizmde demir atmış tek parti-tek adam faşist sultasının kendi içindeki kopmalarla zayıflama trendine girdiği ve saltanatın sallandığı şu günlerde. Tam da bir türlü tutturulamayan ekonomik tahminlerin cılkının çıktığı ve mizah konusu olduğu, emekçi halklar sırtındaki yükün taşınamaz boyutta ağırlaştığı ve intiharlarla dışa vurduğu, çaresizliğin “yeni Haziran”ları mayaladığı şu günlerde. Sıkışan gazın baharın sıcaklığıyla patlamasına ramak kaldığı, her türlü teknik-teknolojik kapasite ve rutin hale gelen “kapan” operasyonlarıyla, yetmedi gece bekçiliğiyle denetime almaya çalıştığı militan devrimci eylemselliklerle atılım eğilimi gösterdiği şu günlerde. Bil cümle tam da kuşatılmışlık altında sokağa çıkamaz, evine ekmek götüremez, kirasını-kredisini ödeyemez, hakkını arayamaz, eleştiri yürütemez, itiraz edemez, farklılığını-özgünlüğünü yaşayamaz, doğasına-çevresine sahip çıkamaz duruma getirilmesine ve böyle bir yaşamın “doğal” hale getirilmesine itirazı mayaladığı bir süreçte, yeni bir kuşatmayla karşı karşıya kaldı coğrafyamızın mazlumları …

Öyle bir kuşatma ki, 15 Temmuz sonrasının OHAL kuşatmasına bile rahmet okutan, “rıza”sınıda kendi kendine üreten bir kuşatma. Sınıfları tarumar eden, silikleştiren, herkesi aynı “gemiye” yerleştiren tılsımlı bir sözle ve sessizce salgın sizi de “enfekte” edebilir. Kendiliğinden” rıza”nın sihirli sözcüğü bu

Sokağa çıkmayın. Bugüne kadar size yaşatılanları unutun, unutamazsanız sineye çekin, hiçbir şey olmamış gibi yapın zaten bir süre sonra unutursunuz.  Bu konuda “diyanet” size yardımcı olur.

Sokağa çıkmayın. Sanal marketler ve restoranlar evlere servis yapacak. Kimse aç kalmayacak. Haa marjinal basına tamah göstermeyin, zaten bir süre sonra onlarda evlerinden hatta odalarından çıkamayacak, internetlerini de kestik mi, erişim engeli koyduk mu artık sizin kafanızı kimse karıştıramaz, “moralinizi bozamaz”. Her gece yarısı “Bilim Kurulu”nun cemaatçi başkanı size bilgi verir, yapılması gerekenleri söyler. Onun ve diğer yetkililerin sözünden çıkmayın. Eğer çıkarsanız başınıza gelenlerden sorumlu olmayız. Siz dediklerimizi yapın, Allah’ın izniyle ve sizlerin duasıyla bu krizi fırsata çevireceğiz. Elinizi bol bol sabunla yıkayın, kolonya kullanın. Eyüp Sabri Tuncer ve Pereja sizi kolonyasız bırakmayacak, hatta evinize kadar getirecek. Siz merak etmeyin. Zaten polisimiz gündüz, gece bekçilerimizde gece size “hizmet” edecektir. Yasak yok ama, kendi OHAL’inizi ilan etmeniz, “evde kal”manız iyi.

OHAL hiç bu kadar olağan ve “rıza” alınarak kendiliğinden kabul ettirilemezdi.

Oysa, başımıza bu salgını bela edenlere, bunu fırsata çevirip yeni belalarla karşımıza dikileceklere söyleyecek ne kadar güzel bir iki lafımız vardı. Bu salgınlı günler tam da sisteme itirazı olanların itirazlarını “cukkadak” yerine oturtacakları, itirazlarını en onulmadık biçimde birleştirerek ve büyüterek örgütlemeleri “fırsatı” da veriyordu. Moral bozmaya gerek yok. Geç kalınmış da değil. Uyanık olmak gerek.

Egemen sınıflar yarattıkları kontrollü panik ve korku iklimiyle salgınlı günleri fırsata çevirmeye çalışıyor.

Bazıları da sınır ve “sınıf” tanımayan salgının “herkesi” aynı gemiye yüklediğini, “sınıf”sal farkları ezip geçtiğini anlatmaya çalışıyor, “salgın”la mücadelede kolonyanın-hijyenin, suyun-sabunun önemini anlatarak toplumu bilinçlendirmeye çalışıyor.

“Sosyal mesafelenme”nin yaratacağı psikolojik sorunlara “dayanışma ağ”ları oluşturarak, Netflix’ten filmler önererek çözüm sunuyor.

Filozofları da fırsat bu fırsat, panik yayılırken nihai bir karar vermek zorunda olduğumuzu ve “küresel komünizm” ile “orman kanunları” arasında “sınıflar üstü” yaklaşımla bir seçim yapmamızın zamanının geldiğini, tüm insanlığa haber veriyor.

O bazıları, sistemin yarattığı sorunu alt etmek, salgından kurtulmak için sanki bu belayı biz yaratmışız gibi bunlara dikkat çekiyor ve hummalı biçimde bu “salgın”ı “panik”e kapılmadan atlatabileceğimizi anlatmaya, bilinçlendirmeye, “salgın”ınla kararlı bir mücadele örgütlemeye çalışıyor.

Heyy hat! Sorun geldi salgına takıldı. Eğer atlatırsak kaldığımız yerden devam ederiz. Kaldığımız yer yerinde durursa tabii.

***

İnsan yaşamını tehdit eden, halk sağlığını ilgilendiren konularda halkı bilinçlendirmek kadar iyi bir şey olmaz, itiraz da görmez. Salgınlı zamanlarda, üstelikte insanlık tarihinin geçmişinde büyük yok oluşlara neden olan salgınlar düşünüldüğünde, “cahil”likle, “vurdumduymazlık”la mücadelede bilinçlendirmenin yeri anlaşılırdır.

Fakat, sistemin-düzenin eleştirisi üzerinden sosyalizmin-komünizmin gerekliliğini savunanların, dahası bu doğrultuda itirazı örgütleyerek mücadeleyi savunanların, salgın (lar)ın sorumlularıyla değil de salgın’la mücadeleye odaklanmaları ve bir adım ötesine geçememeleri, tam da tüm bu yaşananların müsebbibi sistemi ve koruyucusu devleti es geçmeleri, devleti tekrar kurtarıcı olarak sahneye davet etmekten başka bir anlama gelmez. Bununla egemenlerce yaratılan kontrollü “panik” havasının, korku imparatorluğunun ortağı olunduğu gibi, salgını fırsata çevirmenin politikalarını üreten egemen sınıflara “rıza” üretimi için gerekli olan destek te sağlanmış olmaktadır.

Oysa, salgına karşı mücadele programı adı altında şaşalı sözlerle ilan edilen “Ekonomik İstikrar Kalkanı”nın içeriğine bakmadan önce, birazcık gerilere gidilebilseydi, “Fırat Kalkanı”, “Bahar Kalkanı” adı altında gündeme gelen politikalarıyla tanımsal anlamda da olsa ilişkisi dahi kurulabilseydi sonu “Kalkan”larla biten politikaların mahiyeti bir nebzecikte olsa anlaşılabilinirdi. Önceki “Kalkan”ların mazlum halklara savaş ilan olduğu görülebilir ve ilan edilen bu “Kalkan”ında “fırsat bu fırsat” emekçi halklara karşı ilan edilmiş yeni bir savaş politikası olduğu ilk bakışta anlaşılabilirdi.

Yine de ikna olunmuyorsa, bu durumda ilan edilen 21 maddelik “Ekonomik İstikrar Kalkan”ı incelemeye alınabilir ve emekçi halkın alın teriyle biriken fonlardan salgınla mücadele adına emekçi halkın kendi payına düşen “su, sabun ve kolonya”nın ne anlama geldiği anlaşılabilirdi.

Büyük tekeller karşısında zaten rekabet edecek hali kalmamış olan küçük esnaf-üreticiye tekellerin öldürücü darbeyi vurması için devletin nasıl bir rol oynadığı görülebilirdi.

Veya doğamızı zehirleyen, iklim değişikliğinin ve salgın hastalıkların üremesinin sebeplerinden olan, dünyamızı yaşanmaz hale getiren sera gazı salınımında kapitalist kar odaklı sanayi üretiminin salgınla birlikte yavaşlaması sonucu Çin’in Vuhan eyaletinde hava kirliliğinde bir düşüşün olduğu, İtalya’nın Venedik şehrinin meşhur su kanallarında pis atıklar yerine balıkların yüzdüğü haberleri okunabilmiş olsaydı. Önerilen su, sabun ve kolonyanın geleceğimiz için kılacağımız cenaze namazı öncesi abdest hazırlığından öte bir şey olmadığı anlaşılabilirdi. “Yetmez ama evet”in güncel yeniden üretimi bu olsa gerek.

“Ölümü gösterip” sıtmayı cazip hale getiren şekere bulanmış “devrimci” siyasetlere halkların ihtiyacı yoktur. Tam da zamanı gelmişken, sistemi ve devleti eleştiri direğine çivilemenin, itirazları daha da büyütmenin ve örgütlemenin “fırsat”ları ortalık yerde duruyorken, sistemi ve devleti ihtiyaç olarak halkların talebi haline getirecek savunuların-politikaların devrim mücadelesini tasfiyeden başka bir anlama gelmediğini görmek için illaki salgınlı günlerin sonunu beklemeye gerek yok ki.

Ne devleti, devletin bakanını, kurumlarını referans göstermek, ne de onların söylediklerini tekrarlamak. Ne suyun, sabunun, kolanyanın peşine düşmek, ne de Netflix’ten film beğenmek. Ne psikolojik destek seansları düzenlemek ne de bu salgınlı günlerin geçmesinin beklentisiyle kendimizi yaşatmanın derdine düşmek. Ne OHAL’in kendiliğinden inşasına “rıza” göstermek, ne de bunu fırsat bilip irademizin gaspına, tecavüzcülerin, kadın katillerinin, cinsel istismarcıların, uyuşturucu baronlarının tahliyelerine sessiz kalmak.

“Suyu sabunu” önerirken “suya sabuna dokunmamak” bu olsa gerek. Asıl “enfekte” olmak budur. En tehlikelisi de bu. Çünkü bu süründürür.

İşte, önemli sınav günlerinden geçiyoruz. Bu sınavı bilgi, deneyim, tecrübe ve yeteneklerimizin yüksek performansıyla geçmenin koşulları var.  Devrimci komünistler dostlarıyla birlikte bunu başarabilecek yegane güçtür. Kendilerine güvenip iradelerini ve bilinçlerini karantinaya teslim etmesinler. Cüretlerini ayağa diksinler yeter. Salgınlı günlerin kuşatmasını parçalayacak yaratıcı yetenekleri açığa çıkacaktır. Geç kalınmış değil.

İ.Hakkı Adalı

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler