Takip Et

Editörün Seçtikleri

Suriye ve Libya Denkleminde AKP-Erdoğan İktidarının Yayılmacı Hayalleri!*

“TC” iktidarı AKP-Erdoğan diktatörlüğü, Tamda Suriye’deki gelişmelere paralel olarak, Libya üzerindeki bu fetihçi hayalini devreye sokmuştur. “TC” nin, 2017 yılında UMH lideri Sarrac ile gerçekleştirdiği “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” ve Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası” başlıklı iki “anlaşma”, “TC” nin yeni Osmanlıcı fetihçi-yayılmacı siyasetinin ön protokolleriydi.

Emperyalist güçler ve bölgesel gerici rejimlerin, Ortadoğu özgülünde dahil oldukları paylaşım/hegemonya çatışması, güncel olarak Suriye’yi savaş sahası haline getirmiş, ve Suriye coğrafyasında yaşanan her çatışma, aynı zamanda bölgesel paylaşım/hegemonya denklemini şekillendiren bir düzlemde, gelişmelere yön vermektedir. Öyle ki, emperyalist blokların, bölgesel gericiliklerin, bölge siyasetine alan açmak için, süreç itibarı ile fiili savaş alanı olmuş Suriye üzerinde kurdukları denklemler, sadece Suriye coğrafyasındaki egemenlik kurma hedefi ile sınırlı değil, aynı zamanda bölgesel egemenlik amacı için kurulan stratejik denklemleri içermektedir. Başından beri, ABD, AB ve Rusya emperyalizmi başta olmak üzere gerek vesayet savaşlarıyla ve gerekse de bölgede gerici çıkarları ekseninde güç olmak için savaşın aktörleri olmuş tüm bölgesel gericilikler, “Suriye sorunu” adı altında, bölgesel egemenlik-paylaşım çatışmalarında, kendi stratejik politikaları doğrultusunda önceliklerini ortaya koyarak konumlanmışlardır ve çıkarlarını somut bir güç haline getirmek için “stratejik” ve “konjektürel” ittifaklar siyaseti izlemişlerdir. Corona virüsün dünya çapında yarattığı kitlesel ölümleri ve insan yaşamını tehdit eden kriz ortamını, yayılmacı, yağmalayıcı emellerini fırsata çevirmeye çalışan tüm bu gerici güçler, dünya halklarını salgın tehdidine karşı “önlemlerle” meşgul ederken, Suriye, Libya, Irak, Yemen başta olmak üzere, hegemonya sahası olan coğrafyalar üzerinde askeri-politik-diplomatik olarak karşılıklı hamleler gerçekleştirmeye devam etmektedirler. Son ABD, AB ve İsrail koalisyonundan gerçekleştirilen hamleler, Rusya-İran-“TC” hamleleriyle çatışmalı durumu derinleştirmekte ve her güç kendi çıkarlarına göre bir denklem oluşturmaktadır. COVİD-19 un ölümcül gölgesinde, emperyalist güçler ve bölgesel rejimler, askeri, yakıp yağmalama üzerine şekillenen işgalci saldırganlıklarına devam etmekte, Ortadoğu coğrafyasında hegemonyaları için, askeri şiddet politikalarıyla katliamlara devam etmektedirler.

Emperyalist güçlerin, gerici bölgesel rejimler ve bölgesel örgütlü güçler üzerinden, çıkarları ekseninde oluşturdukları stratejik planlamalarla, Ortadoğu’da jeostratejik konumu olan her alan-coğrafya, sistematik çatışmaların, gerici savaşların merkezine dönüştürülmüş durumdadır. Bölgesel gerici emperyalist savaşların aktörleri olan her gücün, kendi bölge stratejisine göre jeostratejik önemi olan her alanda kurduğu “ittifak” ve çatışma denklemi, genel olarak bölge stratejisinin, özgün sahada uygulanışıdır. Bölgesel ve küresel hegemonya politikalarını uygulama çabasında olan tüm gerici güçler, kirli ve vahşi araçlarla, hükmetmek istedikleri toplumsal kesimler arasındaki, ulusal-etnik-dini farklılıkları körükleyerek çatışmalar ortamı yaratmaktadırlar ve yarattıkları bu çatışmalar üzerinden gerici emellerini gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Emperyalist-kapitalist sistemin burjuva iktidarları ve onun karanlık dünyasının birer parçası olan tüm gerici iktidarlar, iktisadi-siyasal çıkarlarda farklılaşsalar da, gerici rüyalarına ulaşmak için, kullandıkları kirli yöntemler konusunda uyumludurlar, kandan ve vahşetten beslenme konusunda ideolojik bütünsellik halindedirler.

Emperyalist paylaşımın bölge üzerinde yarattığı gerici savaşların ana aktörleri olan ABD ve Rusya başta olmak üzere, bu savaşta rol almış tüm gerici bölgesel iktidarlar, Ortadoğu ve Suriye sahasındaki kanlı oyunu, tarihsel süreç boyunca karşılıklı geliştirdikleri hamlelerle sahnelemekteler ve derinleşen her çatışma pozisyonunu yeni hamlelerle lehlerine dönüştürmek istemekteler. Bölge satrancında, stratejik politikalarıyla oyunun bir parçası olmaya çalışan “TC” hâkim sınıfları diktatörlüğü de, iktisadi ve politik çapı oranında bazı hamleler geliştirmeye çalışmıştır/çalışmaktadır. Yazı konumuz bağlamında, emperyalist paylaşımın çatışma sahası olmuş Ortadoğu’da, fetihçi hayallerinin izini, tarihsel referanslarından alarak sürmeye çalışan “TC” iktidarının, İdlib’den Trablus’a uzanan işgalci iştahını, doğru analiz etmek babında, bir durum tespiti yapmak yararlı olacaktır. Kuşkusuz durum tespitini, emperyalist ve bölgesel aktörlerin sahadaki konumlanışı ve gerçekleştirmeye çalıştıkları hamleler üzerinden yapmak durumundayız.

Rusya’nın, bölge stratejisinde tarihsel işbirlikçisi olan Esad’ ı ayakta tutmak için fiili askeri gücüyle bölgeye müdahalesi, sadece Suriye’de dengeleri değiştiren bir hamle değil, bölgedeki dengeleri değiştiren bir hamle idi. Bu süreçle birlikte Tartus başta olmak üzere, Akdeniz’de deniz üsleri kurması ve Lazkiye başta olmak üzere, İran’dan Suriye’ye kadar askeri hava üsleri oluşturmasını, Libya ve Ukrayna’da attığı adımlarla birleştirerek, bölgede ve Doğu Akdeniz’de askeri-politik gücünü arttırmıştır. Suriye üzerinden, bölgesel dengeleri kendi çıkarlarına göre değiştirmeye çalışırken, İran ve Esad rejimi ile olan tarihsel ittifakını, dönemsel de olsa “TC” yi kendi sürecine yedekleme koşulu ile genişletmiştir ve bölge stratejisinde avantajlı konuma gelmiştir. Rusya bu konumu ile “TC” iktidarı AKP-Erdoğan iktidarının Kürdistan’a gerçekleştirdiği askeri işgal dâhil, bölgesel “müttefiklerini”, ABD nin bölgede geriletilmesi ve bölgesel inisiyatifinin güçlendirilmesi konusunda, esasta stratejik planı doğrultusunda konumlandırabilmiştir.

ABD, bölgede zayıflayan politik-askeri inisiyatifini yeniden kazanmak, kaybettiği “müttefiklerini” yeniden kazanmak ve bura üzerinden, Rusya’ya karşı hamle üstünlüğünü elde etmek için, bölgesel dengelere oynuyor. Bunun bölgedeki somut karşılığı, önemli enerji kaynakları ve geçiş yollarını denetimine almak, bölgedeki jandarması olan İsrail üzerinden hareket sahası yaratmak için İran’ı kuşatıp sınırlamak. İran’ı sınırlamak, Rusya’yı karşısına almaktır. Rusya’yı direkt karşısına almamak için, bölge ve Suriye denkleminde Rusya ile uzlaşma yolunu arayarak, Rusya ve İran arasında özellikle Suriye sahasında var olan çelişkiler üzerinden, İran’ı, en azından bölgede geriletmek için Rusya’dan koparmaya çalışmaktadır. Tıpkı “TC” yi, bölge politikasında Rusya’dan koparma hesabı gibi. Özellikle Rusya ile “uzlaşma” siyasetiyle, bölge politikasına alan açmaya çalışması, sadece bir niyet olarak kalmaktadır. Rojava Kürtleriyle kurduğu “müttefik” ilişkiler, ”TC” ile İran’ı kuşatma ve Esad’a karşı siyaseti son tahlilde Rusya ile İsrail üzerinden Esad ve İran’a yönelimi, Irak, Esad rejimi ve İran ile çelişkileri derinleştirmektedir. Bütün bu karmaşık ilişkilerin somut karşılığı, bölgede gerici güçler arasındaki uzlaşmanın geçici, çatışmaların esas yönü tayin ettiği gerçeğidir.

İran, Rusya ile tarihsel ve güncel stratejik “müttefik” ilişkisi ile Suriye savaşının yanı sıra Irak ve Yemen’de aktüel olarak nüfuzunu arttırsa da, ABD nin ciddi kuşatmasını tehlike olmaktan çıkarabilmiş değil. Ki bölge politikasında, “müttefiki” Rusya ile de uyuşmayan yönler bulunmaktadır. İran ve Esad rejimi açısından, Rusya’nın bölge stratejisi tayin edici olsa da, İran’ın ve Lübnan Hizbullahının, Suriye sahasındaki varlığı, Rusya-İran ve Esad rejimi denkleminde sorun olabilmektedir. Rusya daha geniş hareket sahası sağlamak ve ABD ile çatışmalı durumu bir düzeyde tutmak için, gelişmelerin aşamasına bağlı olarak, İran ve Lübnan Hizbullahının Suriye’de çekilmesine açık kapı bırakmaktadır. Ama İran Suriye’den çekilmek istemediği gibi, Esad bu ittifakın somut sahada devam etmesini istemektedir. Ayrı bir başlık olarak işleyeceğimiz “TC” nin pozisyonu ise, bu çatışmalı durumu ayrı bir düzeye taşımaktadır. Yani bölgede, “ittifaklar” dâhil, süreç son derece derin çatışmaları büyüterek ilerlemektedir.

Bölgede bulunan her işgalci-talancı güç, bölge stratejisine göre gardını aldığı konjektürde, karşılıklı hamleler gerçekleştirmektedir. ABD ve Avrupa emperyalistleri, kendi çıkarları açısından, İran’ı kuşatma ve bölgede geriletme stratejisini, olmazsa olmaz görmektedirler. Son dönemlerde İsrail üzerinden Suriye’ye bazı saldırıların gerçekleştirilmesi ve ABD-Avrupa

emperyalistlerinin Suriye’ye yeni iktisadi-siyasal yaptırımlar kararı almaları bu stratejinin sonucudur. Asıl hedef Suriye yönetimi üzerinde baskı kurmak ve İran’ı Suriye’den çıkarmayı sağlamaktır. Alman emperyalizminin, Lübnan Hizbullahının hareketini baskı altına alması ve bazı camileri basması ve İsrail’in “İran’ın Suriye’ye yerleşmesini engelleme stratejisinden, askeri zor ile Suriye’den çıkarma stratejisine geçtik” açıklaması, ABD ve Avrupa emperyalistlerinin son hamleleri olarak okunmalıdır. Yani ABD ve Avrupa emperyalist güçleri, İsrail üzerinden askeri saldırılarla ve siyasal-ekonomik yaptırımlarla, Esad rejimini sıkıştırarak iki sonuca ulaşmak istiyor. Öncelikle, bölge stratejisi gereği, İran’ı Suriye’den çıkarmak ve bölgedeki nüfuz alanını daraltmak ve Suriye’deki “geçiş sürecinde”, Esad’ı daha” uyumlu” bir çizgiye çekmek.

“TC” hâkim iktidarı AKP-Erdoğan diktatörlüğü, tüm bu planların-çatışmaların neresinde durarak kendisine alan açmaya çalışıyor sorusu, aktüel bir sorudur. AKP-Erdoğan iktidarı, Rusya ile “ittifak” içinde ama ABD ve Avrupa emperyalistleriyle arasındaki köprüyü atmadan, müdahaleci-yayılmacı ve askeri işgalci emellerine ulaşmak istiyor. Bundan dolayı, Suriye’de, Ortadoğu’da, çatışmaları derinleştiren bir politik çizgi izliyor. Bu durum her şeyden önce, somut olarak ABD ve Avrupa emperyalistlerinin bölge stratejisine yarıyor.

AKP-Erdoğan İktidarının Bölge Stratejisi, İdlib Düğümü ve Kürt Ulusuna Karşı Askeri İşgal Seferleri!

AKP-Erdoğan iktidarı, Suriye özgülünde bölge stratejisini iki ana eksen üzerinden oluşturmaktadır. “Stratejik derinlik” olarak formüle edilen bu politika üzerine, gazetemiz sayfalarında daha önce belirli analizler yapılmıştı. Bunu yeniden analiz etmekten öte, gelinen aşamada sahada aldığı biçim üzerine değerlendirme yapmak istiyoruz.

AKP-Erdoğan iktidarının, bölge siyasetinde ilk ”kırmızıçizgisi”, inkâr ve imha siyasetiyle tarihler boyu boyunduruk altına almaya çalıştığı Kürt ulusunu, bölgenin herhangi bir parçasında elde ettiği demokratik kazanımlarıyla tasfiye etmektir. Rusya ve ABD nin, bölge çıkarları ekseninde kapsamını belirleyerek onay verdiği “Zeytin dalı” ve “Barış Pınarı” işgal hareketleri, “TC” nin Kürt ulusuna karşı sürdürdüğü bölgesel saldırganlığın birer sonucu olarak icra edilmiştir.

Efrin ve Rojava’nın sınır boyundan işgal hareketinin ardından, “TC” nin, Kandil dağına yönelik büyük çapta askeri operasyonlar gerçekleştirmesi, Zini Werte bölgesi üzerinden planlanan kanlı oyun, Suriye’de PYD-ENKS nin yakınlaşma görüşmelerine çomak sokarak, dört parçadaki Kürt politik güçlerini zayıflatma ve istikrarsızlaştırmaya çalışması, Kürt coğrafyasındaki işgal seferlerini daha geniş alana yayma hedefi, daha da önemlisi, dört parçada bulunan Kürtlerin politik örgütlülükleri arasında, belirli kışkırtmalarla çatışmalar yaratmak istemesi, Kuzey Kürdistan başta olmak üzere, tamamıyla Kürt ulusuna karşı sürdürdüğü bölgesel saldırganlığın ve işgalci iştahın sonucudur. Türk egemenler sisteminin, Kürt ulusuna karşı olan bu düşmanlığı, ABD ve Rusya başta olmak üzere, emperyalist güçlerin Ortadoğu’daki çıkarlarına göre kullanılmaktadır. İşgal ve askeri operasyonlarda, dönem dönem “TC” nin yayılmacı hayallerine göz yumulması, akabinde belirli “anlaşmalar” kapsamında sınırlandırılması, emperyalist güçlerin bölge ve Kürt ulusu üzerinde kurdukları oyuna göre belirlenmektedir. Ama bütün bunlardan bağımsız, AKP-Erdoğan diktatörlüğü, Batı Kürdistan’da yarattığı işgal ve çatışmalı durumu, Zini Werte üzerinden bir provokasyonla Güneye taşımak istemektedir. Arka planında, Cihatçı güçlerin ve DAİŞ in yeniden diriltilmesi-toparlanması yatan bu politikada, aynı zamanda çatışmalar sonucunda herhangi bir alanda doğacak olan iktidar boşluğunu bu güçlerle doldurma planı vardır.

Sınır ötesi işgal hareketleriyle, sınırsız talan ve yağmayı bölgede sürdüren “TC”, bölge denklemindeki emperyalist oyunlarda, kendisini “oyunbozan” rolü ile manipüle etmektedir. ABD ve Rusya’nın sınırlarını çizdiği” hamlelerin’’ ardından Erdoğan’ın “oyunu bozduk” diklenişi, emellerine ulaşamama hezeyanıdır sadece. AKP-Erdoğan iktidarı, Kürdistan’a işgal hareketiyle, Kürtlerin birleşme çizgisini parçalamayı, ABD ile PYD arasındaki ilişkiyi dağıtmayı, Rusya’nın Kürtlerle ilişkisini bitirmeyi ve Kürtlerin Esad rejimi ile “çözüm yolunu” engellemeyi hedefliyordu ve bu politikasıyla Rojava başta olmak üzere Kürt Ulusunun tüm kazanımlarını gasbetmeyi planlıyordu. Bugüne kadar kurulan tüm Suriye müzakere masalarında, Kürt ulusuna karşı çizdiği “kırmızıçizgilerle”, ilişki sürdüren “TC”, hali hazırda “Suriye’de terör devletçiği” kurmaya çalışanlara darbe vurmakla övünmektedir. Emperyalistlerle ve bölgesel gericiliklerle ilişkisini, Kürt ulusunun tüm ulusal demokratik haklarını yok etme üzerine kurmaya çalışan “TC”, Kürt ulusu arasında, kendisine yedeklediği güçler üzerinden ayrıştırıcı politika izlemesi, hedefinin bir başka ayağıdır.

İstanbul, Kahire, Riyad merkezlerinde, Suriye’de yaşayan farklı ulus ve inançların has temsilcileri olan “muhalifler”, bölgesel gericilikler tarafından boy boy afişe edilmektedir. Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS), Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonuna (SMDK) katıldığını açıkladığında, Erdoğan güruhu tarafından Kürtlerin meşru temsilcisi olarak “saygı” görüyordu. Rojava’da PYD ye karşı, Kuzey ve Güneyde PKK ye karşı tutum alan her “Kürt” ve “Kürt örgütlenmesi”, yayılmacı yeni Osmanlıcı generaller için “meşru Kürt’’tür. Ama ABD ve Fransa’nın bölge stratejisinin bir ayağı olarak ENKS ve PYD arasında bir uzlaşma masası kurması, ENKS yi de “TC” egemenler sistemi nazarında “terör” kutbuna kaydırdı. ABD’nin bu projesinin tutup tutmayacağı, farklı program-anlayış ve çizgiye sahip bu iki gücün (ENKS-PYD) uzlaşıp uzlaşmayacağı farklı bir tartışma konusu. Ama Kürtler arasında birlik adına alınan her soluk dahi, AKP-Erdoğan güruhunu tedirgin etmekte, saldırganlaştırmakta ve kontrolsüz politikalara sürüklemektedir. Bölgede parçalanan statükolar içinde, statükocu tutumla, Kürt ulusunu dört parçada seçeneksiz bırakıp, askeri işgallerle boğmak isteyen “TC”, bu kesitte emperyalist ve bölgesel güçler arasında yayılmacı hayallerine göre bir denklem kurmaya çalışırken, Suriye’de “muhalifler” olarak garantörü olduğu cihatçı güçlerle “Kürtlerden”, “muhalif” bir çizgi yaratarak birleştirme çabası, işgalci hedeflerine alan açmanın yanında, bölge siyasetine daha farklı alanlar açma çabasıdır. Erdoğan’ın ENKS-PYD görüşmelerinin ardından, “Bağımsız Suriye Kürt Birliği” adı altında paravan bir oluşumu örgütlemeye çalışması, bu konudaki stratejik planı ortaya koymaktadır.

AKP-Erdoğan iktidarının bölge siyasetindeki bir diğer “kırmızı çizgisi”, Suriye sahasında yan yana getirdiği cihatçı güçlerle, yayılmacı hayallerine ulaşma hedefidir. Bugün, İdlib’de yaratılan gerilimden, Libya savaşına uzanma çabası, bu hedefin sahadaki karşılığıdır. Resmi veya gayrı resmi, Suriye savaşının başından bu yana, “TC”, “muhalifler” olarak tanımladığı cihatçı güçler üzerinden bölge politikasını icra etmiştir. Kürt topraklarını işgal hareketinde de, Esad’ı devirme planlarında da, bu güçleri kullanmıştır. Ama bölgesel gelişmeler sonucu bu politikası elinde patlamış ve dönem dönem garantörü olduğu bu cihatçı güçlerle karşı karşıya gelme pozisyonuna düşmüştür. Özellikle Rusya ve Esad rejiminin bu güçleri askeri operasyonlarla geriletme süreci, hem “TC” nin bölge politikasını darbelemiş, hem de bu güçleri İdlib’e sıkıştırmıştır. Erdoğan’ın İdlib üzerinden kopardığı fırtına, bu son kaleyi koruma-elde tutma çabasından öte bir şey değildir.

Suriye ordusunun, Heyet-Tahriru’ş Şam’ın (HTŞ) denetiminde olan İdlib’e yönelik operasyonunda, burada Rusya ile gerçekleştirilen Soçi anlaşmaları ekseninde “bölgesel güvenlik” adına kurulan “gözlem noktaları” aracılığıyla HTŞ ve diğer cihadist güçlere kalkan görevi gören “TC” ordusu ile Suriye ordusu karşı karşıya gelmişti ve TSK ciddi kayıplar vermişti. Erdoğan, intikam yeminleri ile şişirdiği balon, Moskova’da Putin ile gerçekleşen görüşmenin ardından imzalanan mutabakatla sönmüştü. Bu anlaşma ile Suriye ordusu 2018 İdlib mutabakatı ile belirlenen sınırları lehine genişletirken, Lazkiye-Halep hattında önemli bir ulaşım yolu olan M4 otoyolunun Kuzeyine Erdoğan’ın desteklediği cihatçı güçlerin çekilmesi, hem “TC” nin hareketini daraltmış, hem de, bu geri anlaşmanın akabinde Erdoğan güruhu ile cihatçı güçler arasındaki çelişkileri tetiklemiştir. Mutabakat gereği, M4 otoyolunun Kuzey ve Güneyine 6 km olmak koşulu ile oluşturulan “güvenli bölgede” HTŞ güçlerinin Rusya-“TC” ortak devriyesine saldırı düzenlemesi, su yüzüne çıkan bu çatışmanın sonucudur. AKP-Erdoğan iktidarı ile HTŞ arasında ekonomik-askeri ve siyasal destek konusunda bazı pazarlıklar sürse de, aralarındaki güven sorunu bölgesel çatışmalar ekseninde derinleşeceğinin verilerini ortaya koyuyor.

Yani Erdoğan iktidarı, İdlib özgülünde yaşanan sürecinde ortaya koyduğu gibi, bölge siyasetine dayanak yaptığı zemini kaybediyor. Rusya, ABD’nin planlarını bozma ve Kürtlerin gücünü denetim altına alma amacıyla, AKP-Erdoğan iktidarının işgal hareketlerine izin verirken, karşılığında HTŞ nin başını çektiği cihatçı güçleri Suriye’nin diğer alanlarından parça parça geri çekip İdlib’e yerleştirme garantisini alıyordu. Astana ve Soçi anlaşmaları, bu gündemlerle müzakere edilmişti. Erdoğan Astana ve Soçi’de kurulan masalarda, HTŞ nin başını çektiği cihadist güçleri tasfiye etmeyi onaylayarak, İdlib de garantörlük rolü alırken, diğer eliyle bu güçleri korumak için zırh rolü oynamıştır. Lakin AKP-Erdoğan iktidarı, HTŞ başta olmak üzere, Suriye Milli Ordusunda konumlandırdığı cihatçı militanlar ve bölgede bulunan cihatçı çeteleri, yayılmacı emellerine ve Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olmasında elinde ciddi bir koz olarak görmektedir. Ama idlib süreci, Erdoğan’ın bu hayaline büyük bir darbe vurmuştur. Tüm bölgesel gelişmelerden öte, Erdoğan ile Putin arasında 5 Mart’ta imzalanan Moskova Mutabakatı, başlı başına Erdoğan’ın bölgede irtifa kaybetmesinin belgesi olarak son somut gerçekliktir. Çünkü bu mutabakat, HTŞ özgülünde, Erdoğan-AKP iktidarının bölgede “gayrı resmi” olarak işbirliği içinde olduğu cihatçı güçlerin saha inisiyatifini daralttığı gibi, Erdoğan’ın bu güçlere verdiği teminatların boşa düşmesinden kaynaklı aralarındaki çelişkileri de su yüzüne çıkarmıştır.

AKP-Erdoğan iktidarı, bölge stratejisini, güncel gelişmelerin denkleminde boşa düşüren, İdlib’de geri adım atma ve Rusya’nın baskısına koşulsuzca boyun eğme içeriğindeki mutabakatı, tabi ki isteyerek imzalamadı. İdlib’de tutunmak için, Rusya’nın desteklediği Suriye ordusu ile fiili olarak karşı karşıya gelmede külhanbeyi kesilen, verdiği ağır askeri kayıplar üzerinden “intikam yeminleri içen”, ABD ve Avrupa emperyalistlerini NATO şemsiyesi altında göreve davet edip Rusya’ya baskı kurmaya çalışan Erdoğan’ın manevraları, emperyalist güçlerin bölge denkleminde karşılık bulmamış ve ÖSO şemsiyesi altında cihatçı-kafa kesici bağnaz güçlerle elinde bulundurduğu bölgeleri koruyamama durumuyla karşı karşıya kalmıştır. Ki Rusya, “TC” nin idlib’deki ısrarının karşısına, Efrin başta olmak üzere, “TC” nin cihatçı çetelerle işgal ettiği alanlara karşı, Suriye ordusu-Kürtler başta olmak üzere, askeri gücüyle operasyon sinyali vermişti. Kürtlerin bölgedeki ulusal demokratik haklarını işgal seferleriyle tasfiye etme ve Suriye’nin sürecinde pazarlık masasında kalabilmek için, Erdoğan, içine girdiği bataklıkta bu manevrayı yapmak zorunda kalmıştır.

Ama AKP-Erdoğan iktidarının bataklıktaki bu manevrası, kendi içinde yeni çıkmazları büyütmektedir. Gerek ABD ve gerek Rusya, İdlib’deki süreci, bölge stratejisi açısından bir

avantaja dönüştürmek istemektedirler. Ve her iki kesiminde üzerinde oyunu kurguladığı güç “TC” dir. ABD tarafından Bağdadi’nin öldürülmesi sürecinde, ABD, HTŞ için Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in ağzından “İdlib’de ABD ve Birleşmiş Milletler tarafından terör örgütü olarak kabul edilen gruplar var(…) Nusra gibi, Heyet-Tahrir el Şam (HTŞ) gibi. Bunlar doğrudan el Kaide’nin uzantıları, terör örgütü olarak kabul ediliyorlar ancak öncelikli olarak Esad rejimiyle mücadeleye odaklanmış durumdalar. Henüz biz bu iddiaları kabul etmedik ama kendileri, terörist değil vatansever muhalif savaşçılar olduklarını iddia ediyorlar. Bir süredir uluslararası bir tehdit oluşturduklarını görmedik.” Açıklamasıyla yakın duruşunu ifade ederken, İdlib sürecinde “TC” nin “ HTŞ başta olmak üzere terör örgütlerine baskı uygulaması” siyasetini öneriyordu. ABD yi bu tutum değişikliğine götüren şudur. Daha düne kadar, İdlib’de Rusya’nın dengelerini HTŞ bozuyordu. Bunun için destekler bir tutum aldı. Ama yeni konseptte, HTŞ yi etkisizleştirip, İdlib’de “TC” ile Rusya’yı karşı karşıya getirirse, bir taşla iki kuş vurmuş olur. Hem “TC” -Rusya arasındaki gerilimi arttırarak, aralarındaki ipleri koparacaktır, hem de bu gerginlikle Rusya’nın İdlib’de gerilemesini sağlayacaktır. Bundan dolayı, ABD İdlib’de, AKP-Erdoğan güruhu ile HTŞ arasındaki gerilimi arttıran her türlü gelişmeye çanak tutmaktadır.

Rusya ise Astana-Soçi-Moskova mutabakatlarıyla, Esad rejimi karşısında, cihatçı çetelerin geriletilmesi konusunda, AKP-Erdoğan iktidarına görev ve sorumluluklar yüklemiştir. Erdoğan’ın “ordayız-istediğimiz parçayı koparır alırız” dediği budur. “TC” işgalci iktidarı, ya Rusya’nın verdiği bu “sorumlulukları” yerine getirecek, cihatçı çetelere verdiği garantörlükten vaz geçecek (ki bu cihatçı çetelerle çatışması anlamına gelmektedir), ya da, cihatçı çetelere verdiği garantörlüğe dayanarak Rusya ile çatışacak. Erdoğan güruhu açısından her iki durumda çıkmaz sokaktır. İşte Erdoğan’ın Trablus çıkartması, bu kör düğüme karşı gerçekleştirdiği hamledir. Lakin İdlib hattında derinleşen kriz, “TC” nin bölge stratejisine büyük bir tehdit oluşturuyor.. Libya, Erdoğan için yeni bir soluk alma umududur. Ama Suriye bataklığında yaptığı manevranın sağa sola serptiği çamurlar, daha şimdiden, AKP-Erdoğan iktidarının soluk borularını Libya’da tıkamıştır.

AKP-Erdoğan İktidarının, Suriye Krizinden Libya Savaşına Yayılmacı Hayalleri!

1986 Libya-Çad savaşında, Fransa’nın desteklediği Çad’a karşı Libya’nın yenilgisi, Libya ordusunun başında olan Halife Hefter’in bu savaşta esir düşmesi ve ardından 20 yıllık ABD serüveni, (Bu savaşta Kaddafi Hefter’i hain ilan etmiştir) ve gelişmelerle birlikte otoritesi sarsılan Kaddafi’nin, “Arap baharı” sürecinde iktidardan düşürülüp öldürülmesi ve Hefter’in tamda bu süreçte yeniden Libya’ya dönmesi, emperyalist hegemonya ve bölgesel gelişmeler bağlamında, birbiriyle yakın ilişkileri olan gelişmelerdir. Ve bu gelişmeler başlı başına bir analiz konusudur. Bunlardan öte, “TC” yi Libya savaşına dâhil olmasına neden olan siyasal gelişmeler üzerinde durmak istiyoruz.

Kaddafi’nin devrilmesinin ardından, Libya’da doğan karmaşık ve gerileme süreci, Doğu Akdeniz’deki nüfuz alanlarının da gerilemesine neden olmuştu. ABD ve bazı Avrupa Emperyalist güçlerinin icazeti ile Yunanistan, Libya’ya ait deniz alanına el koydu. Ciddi bir doğal gaz rezervi olan Doğu Akdeniz’e, Yunanistan üzerinden emperyalist güçlerin yaptığı bu açılma, Osmanlının genetik kodlarıyla “TC” yi harekete geçirdi ve Türkiye-Libya kıyıdaşlığı projeleri dillendirildi. “TC” bu projesini, ihvancı çizginin temsili olan Ulusal Mutabakat Hükümeti temsilcisi Sarrac üzerinden hayata geçirmeyi planlıyordu.

Ama Libya Ulusal Ordusunun Halife Hafter önderliğinde 2014 yılında ortaya çıkıp, “Onur operasyonu” ile Bingazi’ye saldırmasıyla yeniden patlak veren Libya iç savaşında, “TC” nin,

Libya üzerinde yaptığı planlarını bozdu. Hafter’in 2018 yılına kadar, Libya’nın büyük bir kesimini (%95) denetimine alması, petrol bölgelerini ele geçirmesi, “TC” nin, Doğu Akdeniz ve Libya üzerindeki “fetih” hayallerine darbe vuruyordu. Çünkü “TC”, Ulusal Mutabakat Hükümeti olan Sarrac ile “kıyıdaşlık” bağı kuracak, anlaşmalar yapacak, ve Yunanistan’ı Doğu Akdeniz’den kovarak, doğal gazı gasp edecek, Trablus üzerinden, Arap yarımadası ve Ortadoğu’da söz sahibi olacak. Erdoğan’ın, Osmanlı mirası üzerinden, Trablus’u, vatan-millet ve namus davası görmesinin altında yatan fetihçi hayal budur. Ama Fransa’nın açıktan, ABD nin bölgesel denklemler içinde el altında desteklediği Hafter, “TC” nin bu hayalini bozduğu için, hedeftedir.

“TC” iktidarı AKP-Erdoğan diktatörlüğü, Tamda Suriye’deki gelişmelere paralel olarak, Libya üzerindeki bu fetihçi hayalini devreye sokmuştur. “TC” nin, 2017 yılında UMH lideri Sarrac ile gerçekleştirdiği “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” ve Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası” başlıklı iki “anlaşma”, “TC” nin yeni Osmanlıcı fetihçi-yayılmacı siyasetinin ön protokolleriydi. Teskere ile Libya’ya askeri gücün çıkarılması, savaşta ölen MİT elemanları başta olmak üzere yüksek rütbeli askeri personelin gizli saklı gömülmesi, Suriye’de garantörlüğünü üstlendiği cihatçı güçlerin Libya’ya taşınması, BM nin “silah ambargosuna” karşın, askeri-teknik-silah ve teçhizatın Libya’ya taşınması, “TC” nin iç ve dış politika denkleminde kurduğu, saldırgan, kirli savaşı derinleştiren siyasetinin sonuçlarıdır.

Libya’da askeri işgali “meşrulaştırmak” ve Hafter güçlerini geriletmek için, kafa kesici, yağmalayıcı zihniyeti, cihatçı çetelerle Libya’da iç karışıklığı derinleştirmek istemektedir. ABD-Fransa -Rusya- BAE-S. Arabistan, Mısır gibi gerici güçlerin de Libya’daki konumlanışı, iç karışıklığı zaten derinleştiren bir faktördür. “TC” de bu rolle ordadır. Doğu Akdeniz’deki zengin enerji yatakları üzerindeki işgalci iştahı için, İhvancı Sarrac’ı, ayakta tutması, bu askeri müdahalenin bir başka ayağıdır. “TC” iktidarı, Libya üzerinden bu hamleyi yaparken, Suriye ve Ortadoğu krizinde, emperyalist ve bölgesel gericiliklerin kurduğu masada da durmak istemektedir. Masadaki güç, sahadaki güçle doğrudan bağlantılıdır gerçeğinden hareketle, “TC” masadaki pazarlık gücünü arttırmak istemektedir.

Emperyalistlerin ve gerici güçlerin taraf olduğu her egemenlik/paylaşım gibi, Libya’da yaratılmaya çalışılan yeni dengeler, son tahlilde Libya halkı için yıkım ve katliamlar yaratacaktır. Bir halkın, ezilen bir ulusun parçalanması ve yıkımı üzerinde, dalaşan hiçbir gerici güç, emellerinde nihai sonuca ulaşamayacaktır. “TC” nin askeri işgallerle stratejisini tayin ettiği dış politikası, Suriye’de olduğu gibi, Libya’da da, beyhude bir hayali temsil etmekten öteye gitmeyecektir

*Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü gazetesinde yayınlanmıştır

Günün Haberleri

Editörün Seçtikleri konulu diğer haberler