Takip Et

Makale

Soy Kırmanın Anatomisi-1 / Erdal Emre

Sınıfsal parçalanmışlık üzerine inşaa edilmiş uygarlıkların tarihi, örgütlü şiddetin, iç ve dış soy kırımların sayısız örneğine tanıklık ediyor. Klasik ve modern fetihlerin, sömürgeciliğin, imparatorluk ve ulus devletlerin gerçek tarihi, soy kıranların, soyu kırıma uğrayanların tarihidir. Bir coğrafyada kırıma uğrayıpta bir başka zaman ve mekânda fail haline gelenlerin trajedisi de bu tarihin sık rastlanan bir başka veçhesini oluşturuyor

Giriş

Histerik öfke anlarında kullanılan “kökünü kazımak”, “zürriyetini kurutmak”, “soyunu-sopunu kırmak” gibi, toplulukların varlığını hedef alan deyimlere birçok dilde rastlanıyor. Özellikle de sömürgeci imparatorluk ve kanlı uluslaşma tarihinden gelen egemen dillerde…

Dil ile olgusal gerçek arasındaki diyalektik bağın doğru kavranışı, Almancadaki “Ausrottung, vernichtung”, İngilizcedeki “Kill Off, Exterminate” ve Fransızcadaki “Anéantissement, Eradication, Extermination” kavramlarının tarihsel, etimolojik kaynaklarını da daha anlaşılır kılıyor.

Şiddet insan ilişkisi, çok eski bir tartışmamanın konusu olarak tarihi meşgul etmeye devam ediyor. Toplumsal hayatın bütün hücrelerinde rastlanan şiddet ve saldırganlık olgusunun anlaşılması, en genel manâda insanın ve içinde var olduğu toplumsal ilişkiler bütününün anlaşılmasıyla mümkündür.

İnsan türünün en canavarca eylemi olan şiddetin, onun biyolojik doğasından mı yoksa sosyal doğasından mı kaynaklandığı, ya da ne kadarının “içgüdüsel” ve ne kadarının “dış” faktörlerlerin uyarısıyla oluştuğu meselesi, yanılsama ve ideolojik manipülasyonlara açık, farklı sınıfsal, felsefi bakış açılarına göre değişkenlik gösteren kadim bir tartışmadır.

Alman düşünürü T. Adorno’nun, “Auschwitz, birisi bir mezbahaya bakıp, ‘ama onlar hayvan’ diye düşündüğünde başlar” görüşüyle, Polonyalı yazar Isaac B. Singer’in aynı paraleldeki, “söz konusu hayvanlar olunca bütün insanların birer Nazi”,  “hayvanların yaşadığı şeyin sonsuz Treblinka”  [*] olduğu tezi nasıl anlaşılmalıdır?

İçerdiği kimi doğru düşünsel ögelere karşın bu tez, aşırı indirgemeci yanıyla pekâlâ soykırımların asli neden ve hedeflerini karıştırmaya/şaşırtmaya dönüşebiliyor.

Yakın tarihin kaydettiği bütün soykırımların ekonomik, politik, ideolojik vb nedenleri ve yapanların niyetleri, hangi demagojik argümanları kullanarak milyonları cezbedip suça bulaştırdıkları yeterince açık değilmiş gibi; boğa yılanının avını yutmasını, kaplanın bir başka canlıyı parçalayarak yemesini gösterip, “Gördünüz mü? Gücü olmayan, hayatta kalma şansını, hakkını kaybeder” diyen Nazi kuramcılarına hak verircesine gerçeği bulandırmak, kişiyi bir çeşit suç ortaklığına sürüklüyor. İnsanın biyolojik ve psikolojik bütünlüğünü inceleyen bilim disiplinlerinin kimi verilerini yanlış yorumlayan veya manipüle eden görüşler, hiçbir etçilin soykırım yapmadığını ya da et yemeye devam her insanın kitlesel imha eylemine dâhil olmadığı gerçeğini gözden kaçırmaktadır.

Öyle görünüyor ki bu minvaldeki tartışmalar, çıkarları, düşünüş tarzları birbirinden farklı sosyal sınıf ve katmanlar varlığını koruduğu müddetçe ve şiddet türlerinin, araçlarının, yıkım gücünün dizginsiz gelişip çeşitlendiği günümüz kapitalist uygarlığının ömrü boyunca devam edecektir.

Sınıfsal parçalanmışlık üzerine inşaa edilmiş uygarlıkların tarihi, örgütlü şiddetin, iç ve dış soy kırımların sayısız örneğine tanıklık ediyor. Klasik ve modern fetihlerin, sömürgeciliğin, imparatorluk ve ulus devletlerin gerçek tarihi, soy kıranların, soyu kırıma uğrayanların tarihidir. Bir coğrafyada kırıma uğrayıpta bir başka zaman ve mekânda fail haline gelenlerin trajedisi de bu tarihin sık rastlanan bir başka veçhesini oluşturuyor.

İktidarların en vahşi edimlerinden biri olan organize toplu imha eylemlerinin “soykırım/jenosid” olarak adlandırılması, kayıt altına alınabilen insanlık tarihi açısından bakıldığında dün sayılacak kadar yenidir. Polonyalı hukukçu Rafael Lemkin tarafından 1915’te Osmanlı coğrafyasındaki yerli Hristiyan halklara reva görülen felakete bakılarak geliştirilen soykırım kavramı ilk kez 1943 yılında formüle edilmesine karşın, ancak 1948 yılında Birleşmiş Milletlerce onaylanmasının ardından dünya dillerine girmiştir. Hukuki bir tanımlama olarak soykırım suçunun, -sicilleri birbirinden kirli olan devletlerin suç ortaklığıyla- “geriye doğru işletilemeyeceği” iddiası, soyu kırıma uğrayan Kızıl derililerin, Aborijinlerin ve sayısız siyah kabilenin maruz kaldığı hazin gerçeğin soykırım olduğu hakikatini değiştirmiyor.

R.Lemkin’in beş kriterle [**] formüle ettiği soykırım kavramı, sömürgeci beyaz vahşetin bu barışçıl uygarlıklara karşı işlediği suçların tanımlanmasında hafif bile kalır.

Varsayalım ki, -evrensel vicdanda her gün mahkûm edilen- bu suçlar zaman aşımına uğradı. Ama daha dün işlenen soykırım suçlarının inkârı, öncesi, sırası ve sonrasıyla bütünlüklü bir süreç oluşturan soykırımların devam ettiği anlamına gelmiyor mu?

20. Yüzyıl: “Mega Suçlar”ın Yüzyılı

Devam edecek

24 Nisan-2019

[*]https://tr.m.wikiquote.org/wiki/Charles_Patterson

[**]

(1) Grup üyelerini öldürmek;

(2) Grup üyelerine ciddi fiziki veya zihinsel zarar vermek;

(3) Grup üyelerini bilerek tamamen ya da kısmen fiziksel yok oluşa götürecek yaşam şartlarına tabi tutmak;

(4) Gruptaki doğumları kasıtlı olarak engellemek

(5) Grubun çocuklarını zorla başka bir gruba transfer etmek

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler