Takip Et

Makale

Savaş, İki Gerçek ve Hakikat/ Erdal Emre

“Hiçbir gasp ve yayılma savaşı, yalan endüstrisince aldatılmış/devşirilmiş histerik kalabalıkların desteği olmadan başlatılıp yürütülemez. Hele de saldırgan güçler tarafından “usulünce” militarize edilip kışkırtılmış basın, akademi, sanat ve spor dünyasının katkıları olmadan”

“Hakiki iyilik kötülüğe karşı konumlanmaz. Onu aşar ve siler”

Simone Weil

Çatışmalar ikliminde sıkça tekrar edilen bir söz vardır: “Savaşın ilk zayiatı gerçeklerdir” ya da “Savaşta önce gerçekler ölür”. Bu sözlerden ilkinin milattan önce yaşamış Eshilos’a, ikincisinin ise Amerikalı General George S. Patton’a (1885-1945) ait olduğu söylenir. Kim söylemiş olursa olsun yaşananları tam olarak ifade etmiyor bu özlü sözler. İstila savaşlarının ilk kurbanı savunmasız çocuklar ve siviller olduğu için değil yalnızca, gerçeklerin savaşlardan çok daha önce “zayiata” uğratılıp öldürüldükleri gerçeğini kapsamadığı için…

Türk egemenlerinin son üç yılda Suriye Kürt coğrafyasının halklarını hedef alan üçüncü dalga saldırısıyla sahneledikleri şey, kadim bir gerçeğin tekrar güncellenmiş teyididir. Tarihin tüm işgal, istila ve yağma savaşlarına şöyle ya da böyle hep bir mazeret bulunur ve tüm haksız savaşlarda olduğu gibi her saldırgan tarafın Allah’ı da bu ganimet savaşlarına “yar ve yardımcı” sıfatıyla eşlik eder! “Şehit”lik unvanı ve “cennet” vaadi de her daim iş görür… Ateşin ve büyük cinayetlerin cehennemine sürülecek insan malzemesi başka türlü nasıl temin edilir ki?

Tarih boyunca insanın elinden en çok çeken, iğdiş edilen -sıklıkla ve yanlışlıkla hakikat ve doğru yerine kullanılan- kavramlardan biri olmuştur gerçek. Özellikle de yerel ve küresel yağma savaşlarının öncesi ve sırasında egemen ideolojik aygıtlar toplumları yalan ve baş aşağı çevrilmiş “gerçekler” bombardımanına tabi tutar.

Hiçbir gasp ve yayılma savaşı, yalan endüstrisince aldatılmış/devşirilmiş histerik kalabalıkların desteği olmadan başlatılıp yürütülemez. Hele de saldırgan güçler tarafından “usulünce” militarize edilip kışkırtılmış basın, akademi, sanat ve spor dünyasının katkıları olmadan…

Ama bırakalım yalnızca sivil ve resmî “milli takım”ların asker selamına durmalarını, Nazi Almanya’sında yaşandığı gibi neredeyse ulusun tamamına asker selamı verdirilse bile malum son değişmeyecektir.

Yakın tarihin trajik gerçeğidir: 1914-18 ve 1939-45 boğazlaşmalarının saldırgan mimarları da benzer yayılmacı saiklerle dünyayı ateşe vermişlerdi. Onlar da tanrılarının desteği ve ruhbanların duaları eşliğinde ve birkaç ayın sonunda ülkelerine muzaffer olarak dönecekleri düşü görüyorlardı…

 “1.Dünya savaşı” denilen paylaşım kavgasının hazırlık evresinde yaşanan senaryo ve mizansenlerin daha karmaşık bir benzeri yalnızca Kürt ve Ortadoğu halklarını değil, aynı zamanda bütün bir dünyayı ve insanlığı yeni bir gerçeğin eşiğine getirmiş bulunmaktadır.

Sürdürülebilir olmaktan çoktan çıkmış bir uygarlık modelinin, kronik açmazlarını ve yağma savaşlarını maskelemek amacıyla yarattığı dijital toz duman iklimi, etrafımızı çıplak gözle görmeyi engellemektedir. İktidarların hizmetindeki iletişim tekelleri, insanlığın seyirci çoğunluğunu rehin almış durumdadır. Tekellerin önderliğindeki sömürgeci dünyanın marifetiyle, toplumsal hayat devasa bir ekrandan izlenen kaotik bir sirk sahnesine, onu minik cep ekranlarından an be an izleyen milyonların hali ise süratle bir dram’a ve giderek kapitalizmin suç ortaklığına dönüşüyor.

Egemenlerin türlü illüzyon ve halüsinasyonlarla toplumsal bilince ördükleri ideolojik ağları aşabilmek, “farklı bir gelecek mümkündür” diyenleri bekleyen önemli bir görevdir. Başlıca misyonları gerçeği tahrif etmek ve hakikat bilincini bulandırmak olan “aydın”, “akademisyen”, “sanatçı”, “gazeteci” vb ünvanlı kadın ve erkek şarlatanların oluşturduğu “sivil” bir orduyla hangi güç ve araçlarla baş edileceği meselesi, muhalif dinamiklerin acilen çözmesi gereken öncelikleri arasında yer almaktadır.

Peki, nedir uğruna mega cinayetler işlenen “gerçek”? Kaç çeşit “gerçek”ten ve kim(ler)in hakikatinden söz edilir yerli yersiz “gerçek” ve “hakikat” denirken?

Olgusal Gerçek

Asli ya da felsefi anlamıyla gerçek, dışımızdaki varlığı kabul edilen fenomenler ve maddi varlıklar kümesidir. “Yalan olmayan, aslına uygun, sahici ve doğal olan” gibi yan anlamlarına karşın, kavramın kendisi, hayal edilen veya kurgulananın aksine fiziksel ve somut olanı, olguyu/olgular bütününü ifade eder.

“Doğal, tarihsel, toplumsal… gerçek”ten söz ederken, farkında olarak ya da olmayarak maddi olandan, olgulardan söz ederiz. Ancak insanın toplumsal evrim içindeki gelişimine yakından bakıldığında, olgusal gerçekler kadar hayal mahsulü mitler/tanrısal “gerçek”ler üzerine de koca bir kültür inşaa edildiği görülecektir.

Maddi olguların, toplumsal yaşamın sorunlarının başağı çevrilmesinden başka bir şey olmayan bu kurgusal “gerçek”lerin türümüze daha ne kadar zaman ve kan kaybettireceğini henüz bilemiyoruz.

Kurgusal cennetler ve tanrısal buyruklar uğuruna kan dökmeye hazır histerik güruhun sayısındaki artış, olgusal gerçeklerden almamız gereken doğru dersleri hatırlatıyor.

Sanal Gerçek

İnsan (bilimdeki adıyla Homo Sapiens), doğadaki varlığını keşfettiğinden bu yana kendine sayısız totem, tanrı ve din yarattı. Bu tasarımlarına bin yıllar boyu dua etti; yeri geldi uğruna öldü, öldürdü. Yarattığı tanrı eksenli farklı dinsel, kültürel formlarla hayatına ve içinde bulunduğu evrene anlam vermeye çalıştı. Topluluktan topluma evrilmişte kimi faydalarını da gördü bu çabalarının.

Başlangıç kaynağını doğanın -ölümcül de olabilen- fenomenlerini anlayamamaktan, ona karşı duyulan korkulardan alan din, insan topluluklarının zaman içinde sınıfsal katmanlar halindeki parçalanışına paralel gelişen bir başka işlev daha yüklendi. Dinin bu işlevselliğini keşfeden ve kendilerini -hayal aleminde yaratılan- “kutsal otoritelerin yeryüzü temsilcisi” ilan eden yarı-tanrı şef ve krallar, itaat altına aldıkları toplulukları ve ürettikleri kollektif zenginliği yönetmekte gecikmediler.

Bu ilk keşiften günümüze dinsel ütopya, korku ve semboller egemen kastların elinde bir yandan acı içinde inleyen insanın öfkesini yatıştırmada, öte yandan komşularının toprak ve diğer zenginlik birikimlerini yağmalama eylemlerinde kullanılan etkili birer silaha dönüştü.

İrili-ufaklı iktidarların dinsel doğmaların güncellenmesi ve yeniden üretimine yaptıkları yatırımın yalnızca “inanç ve vicdan özgürlüğü” aşkından ileri geldiğini sanmak büyük bir yanılgıdır.

Bunun nasıl bir yanılgı olduğunu görmek için, iki yıllık Hristiyan söylenceleri üzerine inşaa edilen Vatikan gibi kurumların insanlığın 1/3’nün kollektif aldanışını nasıl bir küresel servet ve iktidar ağına tahvil ettiğine bakmak yeterlidir.

Suriye Kürt coğrafyasına ölüm kusmaya giden tankçı subaya, “Komutanım nereye?” diye soran kadın “gazeteci”nin aldığı yanıt ilginçti: “İslamiyet güneşinin olduğu her yere…” Bu istilacı yanıt, sanal gerçeğin yıkıcı etkisini göstermek bakımından oldukça anlamlıydı. Fetihçi bir siyasal hareket olarak doğan bir din güneşle özdeşleştirilince, haliyle huşu halindeki kişi o uğurda kolayca ölebilir, öldürebilirdi…

Hâlâ uğruna ölüme gönderilecek insan malzemesi bulunabilen birkaç bin yaşındaki dinlere bir de vatan”, “bayrak”, “ulusal çıkarlar”, “milli beka” vb gibi yeni tasarım ve semboller eklenince, çok daha tehlikeli bir patlayıcı kokteyl elde edilebiliyordu.

Şiddet ve kurgusal destanların da yardımıyla milliyetçiliği tarihsel gelişimin bir aşamasında oluşan/oluşturulan ulusların dini haline getiren burjuvazi, saltanatının bugünlere dek gelmesinde onun çok faydasını gördü.

Antik ve klasik dönem dinlerini, milliyetçilik gibi modern İdeolojik kategorilerin çoklu işlevini ranta çevirmekle yetinmeyen yönetici kastlar, gelinen aşamada biyokimyanın, genetik ve siborg mühendisliğin, nano teknoloji ve yapay hafızanın baş döndüren veri ve bulgularından -dilediğimiz gibi oyalanabileceğimiz- yeni sanal “gerçekler”, bilim kurgusal evrenler yaratıyorlar.

Savaş, din ve gerçek üçgeninde Hakikat

Biriken gerilimlerin, doyumsuz hırsların daha büyük çatışmalara doğru evrildiği zamanlarda tersyüz edilmeyen, tahrifata uğramayan nerdeyse hiçbir değer ve kavram kalmıyor. “Nesnel gerçekliğin düşüncedeki yansısı” olan hakikat kavramı da bunlardan biridir.

Savaş baronlarının benzersiz bir pişkinlikle “barış ve istikrar”dan, insan kasaplarının “insan hakları”ndan söz ettiği;  ölüm kusan top namlulularına “Zeytin Dalı”, kan pınarlarına “Barış Pınarı” denildiği tuhaf zamanların karanlık labirentlerinde bir çıkış arıyoruz.

Üstelik de Soner Yalçın’ın yakınmasıyla, “Mehmetçik’in Suriye’deki Araplara, Türklere, Kürtlere, Hıristiyanlara, Yahudilere özgürlük götürdüğü” gerçeğikavranamıyormuş! Ne denilebilir ki! İçeriyi doldurup taşan “özgürlük”ler komşu halklara ihraç ediliyor artık…

“Savaşta gerçekler çok değerlidir, ama o gerçeklerin yanına yalanlardan oluşan bir koruma ordusu koymanız gerekir,” diyen Churchill’in kulakları çınlasın!

Toplumsal/sınıfsal hakikat bilincimiz ne yazık ki yalnızca savaşta değil “barış” zamanlarında da ayı yalanları söylemeyi alışkanlık haline getiren, makro milliyetçiliği mikro milliyetçiliklerin alternatifi zanneden ve aslında tipik beyaz sömürgeci bir bakışın nasyonal “sol” varyantıyla dumura uğramış halde.

Gerçek (Fr. Réalité) kavramının baş aşağı çevrilmesi gibi hakikat (Fr. Vérité) kavramının da bilinçli bir deformasyona tabi tutulması elbette rastlantı değildir. Geçen yüzyılın ders dolu kanlı bilançosunu yok sayan ve neredeyse işe sıfırdan başlayan yeni kuşak sömürgecilerin hoyrat arsızlıklarından, ezilen insanlığın tarih ve hakikat bilincini karartma çabalarından öte bir şey değildir yaşadıklarımız.

20. yüzyılda tanık olduğumuz dünya yangınlarının yerel kıvılcımlarını, büyük savaşların küçük bahanelerini ve haklı haksız savaşlar ayırımını görmemizi engelleyen resmî ideolojik manipülasyon kampanyalarını göğüslemek ve geri püskürtmek, üstesinden gelinmesi gereken zorlu bir görevdir. Böyle zamanlarda, yalnızca “karanlığı gören değil, karanlıkta gören” devrimci, onurlu aydınlara çok ama çok ihtiyaç var.

“Savaşa hayır” demek iyi bir temenni ve tepkidir belki. Ama aynı zamanda klasik saldırı ve yağma savaşlarının, siber alame taşınan zamane çatışmaların derindeki nedenlerini anlamamak ve çaresiz tarzda sonuçlarla uğraşmaktır.

Geçen yüzyılların nesnel gerçekliğinden elde edilen evrensel hakikat şudur:

Alternatif bir toplum projesiyle aşılmadığı taktirde, derin sınıfsal fay hatları üzerindeki varlığını silahın ve yalanın gücüyle sürdürmeye çalışan mevcut uygarlık modelinin buradan öte gideceği yer, daha üst düzeyde ekolojik, sosyal yıkım ve belki de toplumun toptan çözülüşüdür.

Bu yüzdendir ki, “umudun bittiği yerde eylem başlıyor” sözü hep aklımızda kalsın…

18/10/2019

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler