Takip Et

Analiz

Rusya SOÇİ Zirvesinin İleriye Bıraktığı İz Düşümler!

Ne ABD ne RUSYA ne de başka emperyalist veya gerici bir güç ezilen Kürt ulusunun dostu değildir. Emperyalist sistem içinde ezilen halklara, uluslara ve işçi sınıfına özgürlük olmadığı tüm bu yeni gelişmelerle bir kez daha açığa çıkmıştır. Dolayısıyla esas olan şey, özgürlük ve kurtuluş için her türlü milliyetçi çizgiyi aşan, yeni ve yaşanabilecek olan komünal bir dünya için savaşmayı amaçlayıp büyütmek en doğru yönelimdir

Adına “Barış Pınarı” denilen oysa her yanı kan ve irin akan saldırganlık savaşı, bir kaç günlük aradan sonra ABD ile varılan ateşkes anlaşmasıyla durduruldu. ABD’nin Türkiye’ye yaptırdığı ateşkes sonrasında Rusya ile yüz yüze kalan Selefi Sultan Tayyip ve ekibi,Soçi zirvesinde Putin ile yaptığı anlaşma neticesinde saldırganlık savaşına ‘‘diş göstermeyi‘‘ ihmal etmeyerek mola vermek zorunda kaldı. Dünya basınında geniş tartışmalara yol açan Soçi-Putin-Tayyip anlaşması ile “kim ne kazandı, kim ne kaybetti” ve “Suriye savaşının evrileceği yeni süreç, Orta-Doğu üzerinde yaratacağı değişim ve Kürt hareketi üzerinde etkileri” vb soruları soruluyor, tartışılıyor ve cevap bulunmaya çalışılıyor. Bu tartışma noktalarına değinmeden önce önemli bulduğumuz bir şeyden söz etmeyi faydalı görüyor.

 Son Rojava Savaşında Kim Kazandı, Kim Kaybetti?

Şayet sorun askeri savaş ve askeri güçlerin yengi-yenilgisi ise, ve mesele bu savaşta somut kazanım elde etme ya da kaybetme sonucu ise, ve yanılanması gereken buradaki objetif geçici gerçek ise, biz ‘‘kaybettik.‘‘ Yerel siyasetin muhasebesi ayrı bir konu olmakla birlikte, ‘‘kaybeden‘‘ ezilenler olarak bizleriz, bizlerin tarafıdır. Rojava içinde dinamik taşımakla birlikte, işgale uğramışlığın tüm haklı desteğini kazanma pahasına, fiilde yalnız kalarak, geriye çekilerek veya geri çekilmeye zorunlu bırakılarak ‘‘kaybetti.‘‘  Kıssadan hisse belirtelim ki, bu savaşta güç ve egemenlik güreşinde yer alan ABD, Rusya, Türkiye, Suriye, İran gibi tüm emperyalistler ve yerel gerici-faşist devletler, birbirleriyle kıyaslandığında, kimileri az, kimileri çok ‘‘kazandı‘‘ ama belirleyici  unsur olarak aralarında sağladıkları anlaşmalar temelinde gerici imtiyazlar elde ederek hemen hepsi ‘‘kazandı‘‘ denebilir. Kimi rakip tarafların güç sahası daralsa ve kimilerinin genişlemiş de olsa, son tahlilde oyun kurucu pozisyonda olan bu güçlerin hepsi pratik sonuç itibarıyla ‘‘kazandı.‘‘ Zira, bu gerici saldırganlık, ilgili egemen gericiliklerin aralarındaki güç dengelerine bağlı imtiyaz eşitsizliklerine karşın en genel çerçevede hepsinin ortak bir konseptiydi. Egemen olmayan ezilen tarafın bu ‘‘masada‘‘ belirleyici aktör olmaları ve bu egemenlerin çıkarlarını baltalayacak somut kazanımlar elde etmeleri mevcut gerçeğe aykırıydı. Nitekim, kanı dökülen Kürtler bir bakıma bu gerici masaya meze edildiler…

Peki kaybedenler kim? Çeşitli milliyetlerden bölgenin yoksul halkları geçici de olsa, kendilerine dayatılan gerici kuşatma ve askeri koşullar altında bir kez daha ‘‘kaybettiler.‘‘ Dünya halklarının sınıf düşmanları bu kanlı savaşı yürütürken insana dair en küçük bir kaygı ve üzüntü duymadılar ve konuşmadılar; duymazlar da. “Petrol bölgelerini terk etmedik merak etmeyin” diyen Trump ve bu açıklamaya benzer diğer ülkelerin kanlı gerici yönetimleri, anne-babasını kaybederek yetim ve kimsesiz kalan binlerce çocuğu, bombalar altında çocuklarını kaybeden anne-babaları, yine bombalar altında can veren çocuk, kadın, yaşlı ve tüm diğer masum insanların yaşadıkları ağır dramdan hiç söz etmediler; etmezler de… Yitirilen, yerini yurdunu terk etmek zorunda bırakılan insanlar için en küçük bir acı duymadılar, duymazlar da… Sadece yerini, yurdunu terk etmekle kalmayıp mültecilik yollarında cesetleri bulunan ya da açlığa ve daha derin bir yoksulluk içine bırakılan insanların acılarını küçük ve silik vurgularla sözeden bazı kurumlar dışında kimse anmadı. Kapitalist tekellerin kar ve paylaşım dışında bir gündemleri olmadı/olmaz da. Onlar için güç ve egemenlik kurmak dışında değerli bir şey yoktur. Dolayısıyla “kim kazandı ve kim kaybetti”ye cevap verilirken yukarıda saydığımız ve zulmün hışmına uğrayan masum insanların ‘‘kaybettiğini‘‘ söylemeliyiz! Ve tekrar olacak ama kazananlar kan dökerek, can alarak kasalarını dolduran uluslararası emperyalist zorba tekellerdir. Burada hümanist bir noktadan baktığımızı biliyor ve bunun farkındayız. Neki, katledilen ve katledilmekten tesadüflerle kurtulan açlığa ve mülteciliğe mahkum kalan onbinler, yüzbinler, milyonların yanı sıra, o topraklar bombalanırken ağır tahribata uğrayan börtü-böcek ile tüm doğal hayat oldu. Oysa bundan daha değerli hiç bir şey yoktur. Evet tekrarlıyoruz bundan daha değerli bir şey yoktur. Ve ne yazık ki bu masumlar bir kez daha ‘‘kaybetti.‘‘ Kimin kazanacağının henüz karara bağlanmadığı ve stratejik olarak kazanacak ve kazanan olanlar, maalesef ki askeri savaş ve somut kazanımda ‘‘kaybettiler.‘‘

En son 22 Ekim 2019 sabahında Britanya’da dondurucu konteynerler içinde hayatını kaybeden Çin’li 39 insanın manzarasını yaratan ve üreten işte bu halkların düşmanı kapitalist sistem ve onun temsilcisi hükümetlerdir. Birleşmiş Milletler‘in (BM) “Türkiye’nin Kuzey Doğu ve Doğu Suriye’ye dönük işgal saldırıları sonucunda 80 bini çocuk 176 bin kişinin yerinden edildiğini açıklaması”( 23 Ekim 2019 Gazete Patika) durumu ortaya koymaktadır. Bu sonuca yol açanları bir kez daha kınıyoruz, lanetliyoruz. Mülteciliğe düşürülüp sonrasında “ülkemizde ne arıyorsunuz” diyen ırkçı yaklaşımlara cevabımız, Afrikalıların vakti zamanında söyledikleri şu haklı sözlerle olacaktır; “Biz buradayız çünkü siz oradasınız.”

Peki 2019 Rusya Soçi Zirvesini Nasıl Değerlendirmeliyiz, Yol Açtığı Sonuçlar Nedir?

Son askeri imha saldırıları bir kez daha şunu gösterdi. Türk egemen sınıfları devleti sıradan bir emperyalist uşak devlet olarak görülüp geçiştirilemez. Bu devlet, Osmanlı denilen ve 600 yıl süren bir imparatorluk kalıntısıdır. Osmanlının düşük çocuğu Cumhuriyet, irili-ufaklı tüm Osmanlı hanedanlarının gerçekleştirdiği katliamlardan, soykırımlardan ve bu kötülüklere dayanan, yalan ve hileli deneylerinden öğrenerek gelen bir yapıdır. Bu devlet bugün bölge halklarının en azgın ve yayılmacı emellere sahip düşman güçlerden biridir. En nihayetinde bugünün emperyalist sınırları içinde kalmaya mahkum edilmiş de olsa, yayılmacı emel taşıyan bir güç olduğu gerçektir. Ve bu bakımdan güç sınırları belli olan bu ceberut devlet, ilişkili ve çelişkili olduğu ve sınır çemberini asla aşamayacağı gerici dünya devletlerine zaman zaman(kuşkusuz ki, bunlar arasındaki dengelere oynayarak ve bu geçici-özgün durumdan yararlanarak; tabiki pazarını peşkeş çekme kartıyla) kırmızı çizgilerini dayatmakta ve onları zorlayabilmekte, tavizler koparabilmektedir.

Son “Barış Pınarı” dedikleri kanlı Ekim 2019 Rojava işgal saldırganlığı tastamam Kürt ve Kürdistan karşıtlığına dayanan askeri saldırıyla ABD’den aldığı tavizle belli ve sınırlı bir mevzi ele geçirmeyi başarmıştır diyebiliriz. Bu tavizler sınırlı düzeyde kalmasını asla küçümsememek gerekir. Türk hakim sınıflar devletinin beş günlük askeri saldırları neticesinde yapmak zorunda kaldığı ateşkes anlaşması sonucu (aslında ‘‘TC‘‘ devletinin ruhunda her zaman tüm bölgeyi tamamen ilhak etmek var) ABD’den yediği tekme ile yönünü bu defa Rusya’ya dönerek Putin’e uçmak zorunda kaldı. Soçi zirvesinde pazarlık sonucunda Rusya yönetiminin dayattığı ikinci bir sınırlama hamlesine uymak zorunda kaldı. Konuşulanlara bakılacak olursa ABD ve Rusya, Orta-Doğu’nun  geleceği ve yeniden paylaşımı ve yapılandırma konusunda el atında anlaştıkları yönündedir. Genel panaroma ile verilere ve karşılıklı atılan adımlara bakılacak olursa bu yaklaşımın doğru olması ihtimali pek yabana atılamaz. Ve bu yüzden ABD ile Rusya arasında mekik dokuyarak nefes almaya çalışan Selefi SultanTayyip, küçümsenmeyecek taviz sonucunda Rojava saldırganlık savaşına “son” vermek zorunda kaldı. “Son vermek zorunda kaldığı” cümlesini bilerek ve dikkatlice kullandığımızın altını özellikle çizmek isteriz. Zira Kürt mevzilerine karşı elde ettiği kazanımla girdiği yeni mecra ile  yetinmeyeceğini ve fıtratında yayılmacılık olan ceberut bir devletin en küçük fırsatı lehine çevirmek ve bölgede yeni sahalara açılarak kalıcı olmayı aklında ve planda asla çıkarmayacağını bilmeliyiz. “Lozan’da kabul edilen sınırlar kabul edeceklerimizin asgarisiydi” diyen Selefi Sultan Tayyip bu sözleriyle ne anlatmaya çalıştığımıza ışık tutmaktadır. Diğer bir taraftan “girdiği mecra” dışında bu girişin aynı zamanda  bir macera olduğunu da biliyoruz ve giriştiği bu maceranın ilerde kendisine ağır, taşıyamacağı ve altında kalacağı yükler getirebileceğini de öngörebiliriz. En nihayetinde Orta-Doğu bir kurtlar sofrasıdır. Bildiğimiz ve tanıdığımız emperyalist hiç bir güç, aslı dururken taklit olana pek yer vermek istemeyeceği gibi, daha geriden gelen ve izafi olarak daha zayıf bir güce gerek ve ihtiyaç duymadıkça onun yükünü taşımak istemez. Bu kapitalist güç ve rekabet yasalarından biridir. Dolayısıyla Türk hakim sınıfları devletinin hem bölgede yayılma arzusu ve özel olarak da Kürtlerin yaşam hakkını tanımak istememe politikası ve yönelimi, aslında kendisinin de rahat yüzü görmesine açık olarak engel durumdadır. “Ülkesinin” sınırlarını aşıp bir başka ülke sınırlarını egemenliği altına alma ve orada yüzyıllardır yaşayan ezilen bir milletin iradesini çiğneeyip tüm haklarını gasp ederek, topraklarını işgal  etmeye kalkmasının faturası elbette hafif olmayıp ağır olacağı çok açık biçimde görülecektir.

Peki AKP-Ergenekon İktidar Kliği Bu Son Savaşla Ne Kazandı Ne Kaybetti?

Rus yönetimiyle Soçi’de sürdürülen pazarlık neticesinde 120 km uzunluğunda 32 km derinliğinde güvenli bir bölge konusunda anlaşma sağlanması ile ‘‘TC‘‘ devletinin önemli  bir mevzi kazanmış olduğunu söylemiştik. Bu kazanç Kürtler için keza önemli ve ciddi bir gerilemedir. Güvenli Bölge alanını Kürtlerden arındırıp Araplaştırma girişim planıTürk hakim sınıflar devletinin kazanımı olarak sayılabiliriz. Ve aslında güvenli bölgenin kabul edilmesi Türk devlet yönetimi için kendi askeri güçlerini belli düzeye kadar Suriye’nin içinde tutmanın yolunu açmıştır. Keza işin bir diğer yanı, ‘‘Güvenli Bölge’nin‘‘ doğusunun ve batısının Rus ve Türk birliklerinin denetimine verilmesi kararı, bir yönüyle Türk ordu birliklerinin doğrudan Rusya’nın egemenliği altına sokulmasıdır. Türkiye’nin bağımsızlık söylemi boş bir sözcükten ibaret olduğu bu kararla bir kez daha anlaşılmış oldu.Türkiye’nin saldırganlığındaki amaçlardan birinin ve hatta esası PKK-PYD’yi ortadan kaldırmak ve yok etmek, böylelikle “terör devleti” dediği Batı Kürdistan’da oluşmuş olan statüyü engellemekti. Selefi Sultan Tayyip’in çok kere “PKK-PYD ve tüm terör unsurları yok olana kadar operasyona devam” dediğini biliyoruz. Peki bu anlaşma ile PKK-PYD’den kurtulduğu veya bu örgütleri bu sahada silebildi mi? Bu elbette asla mümkün olmayacaktır. Saldırı savaşına “son” verilmesi ile aslında bölgede yeni bir süreç başlamış oldu. Ve ayrıca İŞİD lideri Bağdadi’nin öldürülmesi olayı göstermektedir ki başlayan bu yeni süreçte Türkiye yönetimi hariç, en küçüğünden en büyüğüne bölgede kapışan hiç bir devlet için İŞİD şimdilik ihtiyaç durumunda değildir. Dolayısıyla yeni sürecin tam olarak nasıl ilerleyeceğini ilerde göreceğiz.

Orta Doğu’ya verilecek yeni bir dizaynda Kürt statüsünün ne olacağı açığa çıkmış değildir. Şunu net olarak biliyoruz. ‘‘Türkiye Cumhuriyeti‘‘ denilen savaş aparatı ve başındaki gerici savaş ağası Selefi Sultan Tayyip istediğini tam alamadı. Alması mümkün de değildi! Zira ABD ve Rusya önemli çıkarlar karşılığında,Türk hakim sınıflar devletine verdikleri kısmı taviz ile Kürt hareketini sınırlama-daraltma ve özerk yaşamını sınırlama hamlesine rağmen sahada Kürt hareketine tümden sırtını dönmüş değiller. Paylaşım ve güç  savaşının devam ettiği böylesi girift bir bölgede Kürtlerin tümden yok sayılması veya görmezden gelinmesi realist de değil, mümkün de değil. Putin’in, Şam yönetimi ile Kürtler arasında geniş bir diyaloğun başlaması gerektiğine”  dair söylemi dediğimizi doğrular. Diğer yandan Rusya, Sultan Tayyip’i ve Türk yönetimini, bugüne kadar doğrudan görüşmemekte direndiği Esad ile masaya oturmasının yolunu daha net bir şekilde döşemiş oldu. Putin’in “bize göre bölücü tutumlar ve anlaşmazlıklar suni bir şekilde  körükleniyor. Türkiye ve Suriye arasında karşılıklı saygı olmazsa barış mümkün olmaz” söylemi ‘‘TC‘‘ devletinin Suriye yönetimi ile masaya oturtulacağının açık işareti gibi gözükmektedir. Zira biliyoruz ki Selefi Sultan Tayyip’in iktidar ortaklarından bazıları içerde benzer bir politika ile kendisini zorlamaktadır.

Bu arada selefi sultan Tayyip kliği ile ve ortakları Türkçü faşist klik, “barış pınarı” saldırısıyla aslında en büyük kazancı ülke içinde elde etti. 31 Mart yerel seçimlerinde yitirdiği oy oranı bu kliğin iktidarı kaybedeceğine dair büyük bir beklenti oluştu. Özellikle iktidar kliğinin uygulamalarına yeter diyen geniş bir kitle bu beklenti içindeydi. Bu nedenle Millet İttifakı etrafında kenetlenmişti. Fakat “Barış Pınarı” adı verilen kanlı saldırıyla Millet ittifakı küçümsenmez bir gerileme yaşadığı söylenebilir. Millet İttifakı içinde olmamasına rağmen bazı büyük şehirlerde bu ittifaka karşılıksız destek oy kullanan HDP ve ona destek veren kürt kitleler ve laik kesim içinde de Millet İttifakına karşı ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Bu kırılma savaş teskeresine evet oyu kullanan CHP üzerinden ortaya çıktı ki, bu açık bir Kürt düşmanlığı olmasının yanı sıra, AKP hükümetinin savaş arabasına bağlanmak demekti. CHP’nin böyle yapması elbette biz Komünistler için süpriz bir tutum değil ama halk kitlelerinde beklenti farklıydı. Savaşın başlamasıyla sultan Tayyip’in “Millet İttifakı dağılmıştır” demesi boşuna söylenen bir söz değildi. Sultan Tayyip hiç değilse bir süreliğine ve elbette mevcut durumda ve gelişmeler bu minvalde ilerlemeye devam ederse iktidarını sağlama bağladığını söyleyebiliriz. Milliyetçi propagandalarla sistem içi muhalefeti arkasına takarak ve böylelikle bunların birliğini zayıflatarak veya gerileterek kendini sağlama almaya çalışan iktidar, Kürt ve devrimci muhalefeti ise yine en azgın saldırılarla etkisiz duruma getirme uğraşındadır.  Kayyum atadığı HDP belediye başkanlarını tutuklaması ve diğer devrimci oluşumlara yönelik tutuklama saldırganlıkların hız kazandığı görülüyor.

Bunun yanı sıra iktidar kliği yürüttüğü savaşla içte ve dışta elde ettiği kimi kazanımlara rağmen ciddi kayıplarından da söz etmek gerekir. Nedir bu kayıplar? Ülkede açlık ve sefalet daha derinleşmiştir. İşsizlik büyük bir yükseliş içindedir. Diğer yandan bu iktidar uluslararası alanda oldukça kötü bir ün daha kazanmış oldu, adeta yalnızlaştı. Kürt düşmanı ve savaş sevici bir saldırgan olarak anılmaya başlandı. Savaşın sürdüğü bir kaç gün boyunca çeşitli devletlerin resmi açıklamaları hatıralardadır… ABD ve sonrasında Soçi’de Rus yönetimiyle yapmak zorunda kaldığı anlaşmayı aslında uluslararası alanda yalnızlaşmanın ve destek bulamamanın ciddi etkisi olduğunu da hesaba katmak gerekir. Politik ve askeri alanda güçleri ve etkileri oldukça sınırlı olan bir-iki devletten gelen destek açıklamalarını saymazsak, Kürtlere karşı sürdürdüğü gerici savaşı doğrudan ve gönüllü destekleyen hiç bir devlet olmadı diyebiliriz. Bu tür durumlara destek verip vermemek en nihayetinde emperyalist çıkarlar ve politik güç dengeleri tarafından belirleniyor olsa da, Rojava işgal savaşında kullanılan kimyasal silahlar  Sultan Tayyip’i savaş suçu/suçlusu sandalyesine götürme ihtimali emperyalist gizli kaslarda saklı bir hediye olarak tutulacaktır. Ve daha da fazlası aslında Kobani’de, ‘‘TC‘‘ devlet destekli İŞİD karşıtı kadın direnişiyle hızlanan ve büyük sempati toplayan ve bu son savaş ile zirve yapan Kürt ve Kürdistan sorunu dünya gündemine çok daha fazla girmiş oldu. Denebilir ki Kürt hareketi bölge sahasında etkileri daralmış olsa da dünya siyaset ve destek sahasında etkileri hayli genişlemiştir. Bu gelişmeye ve genişlemeye doğrudan vesile olan iradesi dışında bizzat Türk hakim sınıfları devletinin yayılmacı emelleri olduğunu söylersek abartı olmayacaktır. Bu son nokta ‘‘TC‘‘ devletinin en büyük kaybıdır denebilir. Şunu da vurgulayalım ki Türk devleti bölgede aldığı ya da elde ettiği kazanımlar tarihin ilerleyişi karşısında geçici bir yerde durmaktadır. Geçicidir çünkü Türk devleti ve onun gelmiş-geçmiş tüm hükümetleri gibi bugünkü yönetimi de sorunu çözmek yerine bastırmakla meşguldür. Bugün hala “terör devletinin kurulması bu son savaşla 20-30 yıl geriye itilmiştir” diye sevinç naraları atıyorsa bu onların Kürt sorununundan duydukları büyük korkuyu göstermekle kalmaz aynı zamandan sorunu çözmedikçe, çok sürmez yeniden daha sarsıcı biçimde onunla yüzleşeceğini anlatır. Türk devleti ne yaparsa yapsın, hangi tonda bir bastırma hareketi içinde olursa olsun, Kürdistan sorunu olarak Kürt sorununu çözmedikçe asla kurtulamayacaktır. Mevcut Kürt nüfusun yarısını kırımdan geçirmeye kalksa bile bu sorundan yakasını kurtaramayacaktır. Bunun korkusunu zafer ilan ettikleri günkü söylemlerinde bile gördük. Sorunu çözmekten korkanlar her zaman o sorunu yok sayarak hasır altı etmek için çabalar. Ama nafile, gidişatın yönü berraktır. Kürtler kendi kaderi hakkında karar sahibi olmak istiyor. Bu oldukça nettir. Ve çok kere işaret ettiğimiz gibi gidişat bu yöndedir ve süreç inişli-çıkışlı olarak bu rotada ilerlemektedir.

Bir de, gerek ABD gerekse Rusya, Kürt hareketini kabaca iki nedenden ötürü tümden yok sayamaz. Birincisi, eskiyle kıyaslandığında Kürt hareketi oldukça örgütlü bir güç durumuna ulaşmıştır. Kürt hareketinin örgütlülüğü sadece Rojava veya Kuzey Kürdistan bölgesiyle sınırlı değil, dünya siyasetini belirleyen ülkelerde de ciddi bir örgütlülüğü söz konusudur. Bu ülkelerde belli ölçülerde diplomatik bir etki gücü bulunuyor. Üstelik örgütlü Kürt gücü Kuzey ve Batı Kürdistan’ın ötesindedir. Yakın zaman önce bağımsızlık için referanduma gittiği Güney Kürdistan henüz resmen kabul görmemiş olsa da bir devlet yapısına sahiptir. Bu gerçeklik dünya siyasetini belirleyen mevcut güçleri bir şekilde etkilemektedir. Dolayısıyla Dünya siyasetine yön verenler tarafından şimdilik belli ölçüye kadar Kürt hareketini dikkate almak zorunda kalmaktadırlar. Aşağıda vereceğimiz alıntı sadece sözden ibaret olduğu için ne kadar güvenilir olur bilinmez ama yine de bazı gerçeklere ışık tutuyor.

“Norveçli mevkidaşı Ine Marie Eriksen Soreide ile görüşen Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, gazetecilerin 22 Ekim’de Soçi’de Rusya ile Türkiye arasında imzalanan mutabakatla ilgili sorularını yanıtladı. Lavrov, söz konusu mutabakatın şartlarını yerine getiren herkesin haklarını garanti altına alındığını, bu taraflardan birisinin de Kürt güçler olduğunu belirtti.

Lavrov, “Varılmış olan mutabakatı yerine getirecek olan her bir tarafın haklarına tabii ki saygı duyulacak. Söz konusu anlaşma, (Suriye) Devlet Başkanı (Beşar Esad) ile YPG liderleri tarafından da onaylanmış ve desteklenmiştir” ifadelerini kullandı. (Gazete Patika-27 Ekim 2019)

Bu alıntıdan anlaşılması gereken şey, bölgede adım atılırken şu veya bu düzeyde Kürt hareketinin dikkate alındığını gösterir. Ne yazık ki Kürt hareketi ulusal birlikten yoksundur ve bu durum Kürt hareketi için önemli bir dezavantajdır. Yine de böyle olmasına rağmen Kürt hareketi bazı özel durumlarda milli duygularla hareket ederek sömürgeci saldırılara karşı ortak tutum aldığını biliyoruz ki, Türk hakim ssınıfları devletinin en son Rojava saldırısında bu kısmen böyle oldu. YPG komutanlarından birinin Barzani ve Talabani örgütlerine teşekkürü bu nedenle yaptığını hatırlamalıyız.

İkincisi, Kobani çatışmasında savaşçılar ama özellikle de Kürt kadın savaşçılar İŞİD’e karşı direniş savaşıyla dünyanın büyük sempatisini kazandıklarını söylemiştik. Bu sempatinin dünya siyasetinde belirleyici olan kimi jandarma devletlerin iç siyasetlerine kadar nüfuz ettiğini söyleyebiliriz. Çünkü söz konusu bu devletlerin kendileri bizzat kullandıkları İŞİD denen beladan korkmaktadır. İŞİD lideri Bağdadi’nin öldürülmesini açıklarken Trump’ın ağzından dökülen kelimelerin sertliğine ve yüz ifadesine bakıldığında bu korku ve nefret rahatça görülür.  Bu nedenle son saldırganlık savaşı sırasında çeşitli hükümetler içinde olsun, bu ülkelerdeki düzen partiler içinde veya diğer kurumlarda olsun ve dünya demokratik ilerici kamuoyunda olsun Kürtler lehine gelişen büyük destek gösterileri ve bunların hükümetlerine yaptıkları politik baskılar, bu sempatik damardan akıp gelmiştir. Dolayısıyla Kürtleri tümden yok saymak öyle kolay olmayacaktır. YPG temsilcisi general Mazlum Kobani’nin ABD’de başkanlık düzeyinde muhatap alınması ve Rus generalleri ile Skype üzerinde görüşmesi öylesine bir olay ve sadece bir oyalamadan ibaret olarak görülemez. Yani ‘‘TC’‘nin “PYD ve YPG terörist örgütlerdir” tezi şu ana kadar hiç bir emperyalist güç merkezi tarafından kabul görmüş değildir.

Fakat bunları söylerken Kürt hareketi için her şey yolundadır diyemeyiz. Kürt hareketi için ciddi tehlikeler orta yerde durmaktadır. YPG komutanlarından birinin “Soçi mutabakatı Kürtler için teslimiyet anlamına geliyor. Ama Ruslarla ve rejimle görüşmelerimiz sürüyor.Tamamen alternatifsiz değiliz. Sanırım ortalık biraz karışacak” sözleri Kürtler için varolan tehlikelere dikkat çekmektedir. Rus yönetimi ve Suriye rejiminin Kürtler için öngördükleri statü nedir? Savaştan önceki eski statüye mi dönülecek yoksa sınırlıda olsa yeni bir statü mü tanınacak? Bunları göreceğiz! Fakat burada şunu da söyleyelim. Kürt hareketinin çok sınırlı da olsa ABD ile Rusya arasında politik manevra imkanı vardır. Yeterki bu noktada dikkatli bir politik taktik izleyebilsin, ki bu durum hemen aklıllara bir kez daha ulusal birliğin aciliyetini ve yakıcı büyük önemini getiriyor.

Yine diğer tehlikelerden biri de ABD’nin ve Rusya’nın PYD’yi PKK’den ayrıştırma hamlesidir. Bu öyle es geçilecek bir konu değildir. Zaten ulusal birlikten yoksun bir Kürt hareketi için böylesi yeni bir ayrıştırma hamlesi en çok da sömürgecileri sevindirecektir.  PKK-PYD’yi birbirinden koparma girişimi,Türk hakim sınıfları devletinin ABD ve Rusya ile yaptığı pazarlıkta özel olarak ısrar ettiği konulardan biridir. Parçalı ve zayıf bir Kürt hareketi tüm sömürgeci devletlerin özel bir arzusu olmuştur hep ve ABD ile Rusya ise şimdiki durumda Türkiye’nin bu arzusuna hayır demeyeceklerini öngörebiliriz. Ki, ABD ve Rusya, Kürt hareketini rahat yönlendirebilmek için bile olsa onlarda bu ayrıştırmayı arzuluyor olabilirler diye düşünmeliyiz.

Bu belirlemenin yanı sıra şunu da söylemiştik. Dünya jandarmalarının Kürt hareketini şimdilik belli sınırlar içinde tutmayı yeğlediklerini görüyoruz. Zaten aleyhte ve kötü olan bir gerçek var ki gerek Suriye adına ve gerekse Kürt hareketi adına görüşmeleri ve anlaşmaları emperyalist barbarlar yürütüyor. Bu çok acı bir durumdur ama gerçektir. Ve bu gerçeklik içinde Kürt hareketinin Rojava Özerk yönetimini ayakta tutması kolay görünmüyor. Bu elbette şimdiki durumda böyledir. Unutmayalım ki Orta-Doğu dediğimiz bölge her an başka çarpıcı değişimlere ve gelişmelere açıktır. Değişen her bir denge hiç umulmadık olumlu ya da daha olumsuz sonuçlar yaratabilir. İlerde ne olacağını, nelerin değişeceğini göreceğiz ancak mevcut verilerle konuştuğumuzda durum Kürtler için şimdilik çok iç açıcı gözükmemektedir. Kürt hareketi önünde iki seçenek var. Birincisi, ne pahasına olursa olsun sonuna kadar direnmek/yenilme pahasına direnmek ya da ikincisi, yeni sıçramalar yaratmak üzere, bir şekilde alanda egemen olan karmaşık ilişkiler içindeki rakip güçlerle belli anlaşmalar neticesiyle geriye çekilerek daha büyük muharebelere hazırlanmaktır…

Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Türkiye ile Rusya arasında 22 Ekim’de imzalanan Soçi Anlaşması’na dair yazılı açıklamada, “Rusya Federasyonu ile kabul etmediğimiz anlaşmanın bazı maddeleri üzerinde yürütülen geniş tartışmalar ardından, işgalci ordunun halkımıza ve bölgenin kazanımlarına yönelik saldırılarının durması amacıyla, 22 Ekim 2019’daki Soçi anlaşmasının uygulanması sonucuna vardık.

Demokratik Suriye Güçleri, bu vahşi saldırılar ve dökülen kanın durması için Türkiye ve Suriye arasındaki sınırın uzağında, tüm Kuzey Suriye ve Rojava Kürdistanı’nda güçlerini yeniden düzenleyecek ve yeni alanlara da konuşlandıracak.

Suriye Demokratik Güçleri olarak, halkın ve bölgenin kazanımlarını savunmaya olan bağlılığımızı tekrarlıyor, Rusya Federasyonu’nu kendi sorumluluklarına sahip çıkmaya ve Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi ile Şam’daki merkezi hükümet arasında yapıcı bir diyalogun temelini oluşturmaya çağırıyoruz.” (Gazete Patika, 27 Ekim 2019)

Bu açıklamadan da anlaşılıyor ki PYD tamamen bir zorunluluk olarak ikinci şıkkı benimsemiştir. Yeni muharebeler için geriye çekilme kararı vermiştir. Bu hazırlıklar içinde en önemlisi umarız dört parçada ulusal birliği yaratmak için özel çaba içinde olurlar. Ve besbelli ki devler dünyasının kirli çarpışma ortamında mazlum Kürt ulusunu çok yönlü, karmaşık, çetin ve uzun bir mücadele süreci beklemektedir. Öncelikle kendi gücüne ve sonrasında dostlarının yardımına dayanmak esas olmalıdır. Hiç kuşku yok ki gerici çatlaklardan yararlanmak devrimci siyasetin konusuna girer. Ne ABD ne RUSYA ne de başka emperyalist veya gerici bir güç ezilen Kürt ulusunun dostu değildir. Emperyalist sistem içinde ezilen halklara, uluslara ve işçi sınıfına özgürlük olmadığı tüm bu yeni gelişmelerle bir kez daha açığa çıkmıştır. Dolayısıyla esas olan şey, özgürlük ve kurtuluş için her türlü milliyetçi çizgiyi aşan, yeni ve yaşanabilecek olan komünal bir dünya için savaşmayı amaçlayıp büyütmek en doğru yönelimdir.

Günün Haberleri

Analiz konulu diğer haberler