Takip Et

Röportaj

RÖPORTAJ: Saray Rejimi’ne karşı yürütülecek mücadelenin anti kapitalist karakteri kalınca çizilmelidir

24 Haziran, yine şaibeli ve hukuksuz bir sonuçla tamamlanmış oldu. Bu aşamadan itibaren, Türkiye’de rejim değişikliğinin yeni bir evreye girdiğini tespit etmemiz gerekir: faşizmin kurumsallaşması. İktidar, zaten bünyesinde taşıdığı eğilimi, 24 Haziran seçimlerinin sonuçlarına da yaslanarak hayata geçirmek konusunda daha fazla inisiyatif sahibi olduğunu hissediyor. Bu inisiyatifin hedefi ise faşizmin hem devlette hem de toplum yaşamında daha fazla kurumsallaşmasıdır

”24 Haziran sonrası oluşan yeni siyasal durum, dengeler ve görevlerimiz” başlıklı röportaj dizimizin  üçüncüsünde Türkiye İşçi Partisi(TİP)’ne yer veriyoruz.

Patika: 24 Haziran seçim sonuçlarını nasıl okumalıyız? ‘’Yeni’’ sistem değişikliğinin ideolojik ve siyasal arka planına dair fikiriniz nedir?

Türkiye İşçi Partisi(TİP): 24 Haziran seçimleri, iktidarın kaybetme endişesinin oldukça yüksek olduğu bir süreçte gerçekleşti. Zaten normal koşullarda 2019 yılında olması gereken seçimlerin bir baskın kararla 2018 Haziran’ına alınması da bu endişenin göstergesiydi. Fakat iktidar, sadece seçimlerin tarihini öne çekmekle kalmadı; aynı zamanda son yılların en adaletsiz ve eşitsiz seçim sürecine de tanık olduk. Tüm devlet organlarının iktidarın propagandasını yaptığı, tüm devlet imkânlarının iktidar lehine kullanıldığı, medyanın tümüyle kontrol altına alındığı bir süreçle muhalefetin sesini duyurmasını engellemeye çalıştılar. Buna sandık güvenliğini neredeyse yok eden yasal düzenlemeler, siyasetçilerin tutukluluğu, YSK ve AA üzerinden yapılan manipülasyonlar ve daha birçok örnek dâhil.

Buna karşın iktidarın 24 Haziran’a bir endişe ile gitmesinin nedenleri önemli. Burada iki dinamik dikkatimizi çekiyordu. Bunlardan birisi, Türkiye’nin batısında gözlenen arayış; ikincisi de baraj altına itilmek istenen HDP’nin tabanındaki aktivizm. Biz bu iki dinamiğin bir araya gelmesinin, çeşitli başlıklarda ortak tavır ve duygu geliştirmesinin önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu seçimde bu ne kadar başarılabildi, tartışmalı. Ancak bu ihtimalin bile iktidarı endişeye sevk etmek için yeterli olduğu görüldü.

Sonuçta, 24 Haziran, yine şaibeli ve hukuksuz bir sonuçla tamamlanmış oldu. Bu aşamadan itibaren, Türkiye’de rejim değişikliğinin yeni bir evreye girdiğini tespit etmemiz gerekir: faşizmin kurumsallaşması. İktidar, zaten bünyesinde taşıdığı eğilimi, 24 Haziran seçimlerinin sonuçlarına da yaslanarak hayata geçirmek konusunda daha fazla inisiyatif sahibi olduğunu hissediyor. Bu inisiyatifin hedefi ise faşizmin hem devlette hem de toplum yaşamında daha fazla kurumsallaşmasıdır. Adına Başkanlık denilen sistem, özünde bir diktatörlükten başka bir şey değildir ve bu sistem altında atılan adımların her biri faşizmi kurumsallaştırmaya hizmet etmektedir.

 24 Haziran seçim sonuçları bağlamında başta CHP ve İyi Parti olmak üzere burjuva muhalefetin yeni durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

TİP: CHP, hem geleneksel konumu hem de çıkardığı Cumhurbaşkanı adayı ile 24 Haziran öncesinde belirli bir hareket yaratabildi. Ancak, üst yönetiminin uzlaşmacı tutumu, bir kez daha sürecin kadük hale gelmesine yol açtı diyebiliriz. İktidarla kavga etmemeyi tercih eden, devlete bağlılığını sürdürmek konusunda ısrarcı olan bir siyasal hattın daha ötesini gerçekleştirmesi de beklenmemeli zaten. Nitekim 24 Haziran’dan sonra CHP içinde yaşananlar da tartışmanın ciddiyetini gösteriyor. CHP içindeki tartışmanın argümanları ve sonuçları bizim işimiz değil, ancak CHP’nin atacağı adımlara umut bağlayan milyonlarca yurttaşımız var ve bu yurttaşlarımızın gerçek bir sol çıkış yönündeki arayışlarını dikkate alıyoruz. Çabamız da bu arayışı devrimci, sosyalist, halkçı bir perspektifle buluşturmak.

İyi Parti ise, deyim yerindeyse, aslının suretinden öteye geçemedi. MHP’nin içinden çıkan bir hareketin, hakiki milliyetçilik yarışına girmesi, aslının güçlenmesine yol açtı. Nitekim aslı güçlendikçe, sureti de ona daha fazla benzemeye devam edecek. İyi Parti’nin son kriz gündeminde iktidara destek mesajı iletmesi bunun göstergesi.

 24 Haziran seçim sonuçları düzleminde HDP ve Devrimci, Demokratik toplumsal dinamiklerin durumuna ilişkin siyasal değerlendirmeleriniz nelerdir?

TİP: HDP, 24 Haziran seçimlerine çok özel bir biçimde girdi. Her şeyden önce, binlerce yöneticisi ve birçok eş başkanı tutuklu idi. Ayrıca iktidarın meclis aritmetiği hesapları açısından HDP mutlaka baraj altında bırakılmalıydı. Öte yandan, aynı meclis aritmetiği tersinden de geçerli oldu ve binlerce yurttaşımız AKP’nin Meclis’te geriletilmesi amacıyla HDP’ye oy verdi. Sonuçta, 24 Haziran seçimlerimde AKP’nin başaramadığı tek şey HDP’yi barajın altına itmek oldu. Bunda, Türkiye’nin batısında etkinliği olan sol/sosyalist güçlerin HDP ile dayanışma pratiği geliştirmelerinin de azımsanmayacak payı var elbet.

Kuşkusuz, siyaset sadece seçimlerle ve meclis bileşimiyle sınırlı bir şey değil. Bu geniş kapsamda düşündüğümüzde her partinin veya odağın kendi özel siyasal gündemleri, programları, hedefleri de var. Doğal olarak, tüm bunların rafa kaldırılmasının bir faydası olmaz. Öte yandan, bu farklılıklar korunurken, ülkenin gündemleri karşısında, faşizmin kurumsallaşması girişimi karşısında ortak bir mücadeleyi ve dayanışmayı örgütlemek de kaçınılmaz. Bu seçim sürecinde gerek HDP’nin gerekse HDP ile dayanışma içerisine girmiş güçlerin kazandırdığı en önemli deneyim bu olmuş denebilir. Belki henüz kalıcı bir başarıdan söz edemeyiz, ama en azından böylesi bir ortak mücadele ve dayanışma bilincinin yaratılması çabalarının arasına çok kıymetli bir örnek katmış olduk. Önümüzdeki dönemde de mücadelenin bu perspektifi, yani her odağın kendi bağımsız hattını koruduğu bir dayanışma pratiğini güçlendirecek biçimde sürdürülmesinin bir zorunluluk olduğu sanırım açık.

 ‘’Yeni’’ sistem değişikliği ile birlikte emekçiler ve ezilenler açısından ekonomik ve siyasal saldırı ve kuşatma daha da derinleşecektir. Yeni dönemde emekçiler ve ezilenleri bekleyen tehlikeler nelerdir?

TİP: AKP eliyle gerçekleştirilen rejim değişikliği, birkaç önemli saptamayla tanımlanmalı. Bunlardan birincisi, Türkiye’nin geçmişteki cumhuriyet deneyimine geri dönmesinin imkanı kalmadığıdır. Türkiye’de cumhuriyeti, laikliği, çağdaşlığı arayan toplumsal kesimlerin arayışı, geçmişe değil, geleceğe, yeni bir cumhuriyetçi tahayyüle, bir devrimci cumhuriyet hedefine yönlendirilmelidir. İkincisi ise, Türkiye’de yeni rejim, sermaye sınıfının ortaklığı ile inşa edilmektedir. Sermaye sınıfı Saray Rejimi’nin kendisine sunduğu ihsanlardan bayağı mutludur, bu devam ettiği sürece ülkede demokratik hakların yerle bir edilmesine falan ses çıkarmaları söz konusu olamaz. Dolayısıyla, Saray Rejimi’ne karşı mücadele, onunla bütünleşme yolunca hayli mesafe kat etmiş olan sermaye sınıfı ile de mücadeleyi şart koşmaktadır.

Hâlihazırda içinden geçmekte olduğumuz kriz, bu saptamaları bir kez daha doğruladı. OHAL’de grev yasaklamakla övünen iktidar, şimdi de sermayeye “krizi emekçilere yansıtacağız, sizin karlarınızı katlamanız için her tür fırsatı sağlayacağız” diyor. Vergi borçları siliniyor, kredi borçları yapılandırılıyor, dolar sahipleri servetlerini katlıyor, teşvikler ve muafiyetler yağıyor. Güler Sabancı mutlu olmasın da kim olsun? Bu açıdan, Türkiye’nin önümüzdeki döneminde Saray Rejimi’ne karşı yürütülecek mücadelenin anti-kapitalist karakteri kalınca çizilmeli. Halkçı bir siyasal program etrafında ülkemizin emekçilerinin ortak mücadelesi sağlanmalı. Saray Rejimi, işçinin, emekçinin, halkın düşmanıdır; bu tür bir iktidarın karşısına işçinin, emekçinin çıkması da sorunların en kesin çözümüdür doğal olarak.

 Faşizme ya da diktatörlüğe karşı devrimci ve demokratik platformlarda ‘’Birlik, Demokratik Cephe ‘’ vb tartışmalar yürütülmektedir. Bu bağlamda hem bu tartışmalara ve hem de devrimci, demokratik toplumsal dinamiklerin önümüzdeki dönem siyasal mücadele hattı ne olmalıdır? Sorusuna dair çözüm önerileriniz ve perspektifiniz nedir?

TİP: Bu konu, Türkiye solunun yabancı olduğu bir konu değil. Uzun tartışmalar yürütüldü ve çeşitli sonuçlarda da ortaklaşıldı aslında. Ancak bizim açımızdan belirginleştirilmesi gereken çok önemli iki nokta var.

Birincisi, böylesi bir yan yana gelişin harcının anti-kapitalizm ve halkçı bir siyasal program olması. Açıkçası, demokratik haklar veya özgürlükler konusunda yürütülecek mücadeleleri de önemsiyor ve değerli buluyoruz fakat demokratik haklar ve özgürlükler ile sermaye egemenliğinin diktatörlüğü arasındaki bağı görmeyen, görmeyi reddeden bir tarzla da aramızda hayli mesafe var. Ufku, düzenin sınırlarını aşan bir hattın, kurucu bir iddiası olan bir hattın yaşamsal olduğunu düşünüyoruz.

İkincisi ise, bu tür birliktelikler hakkında, sola yerleşmiş dar grupçu zihniyetin etkisizleştirilmesini önemsediğimizi söyleyebiliriz. Bu köhnemiş alışkanlık devam ettiği sürece, ne solun bağımsız bir güç olabilmesi mümkündür ne de devrimci ve ilerici kesimlerin dayanışma içinde ortak mücadelesi.

Bu iki noktanın geride bırakılması, solun önündeki tüm birlik, cephe vb tartışmalarının sağlıklı yürütülmesi için önemlidir.

 

 

 

Günün Haberleri

Röportaj konulu diğer haberler