Takip Et

Editörün Seçtikleri

Popüler kültürün devrimci saflardaki parmak izleri!

Kendini her şeyin merkezi zanneden bireyci-egoist karakter sahiplerindeki sübjektif duruşun temelinde esasında popüler olma güdüsü yatmaktadır. Bu aynı zamanda ideolojik çürümenin de habercisidir

İnsanın ilk ortaya çıktığı zamanlardan günümüze toplumlar çeşitli toplumsal forrümasyonlardan geçmiştir. Her toplumsal formasyonun özü ve niteliği nihai olarak üretici güçlerin belli bir gelişmişlik seviyesine denk düşer.

Emperyalist-kapitalist sistem tarihin bir sonucudur. Her şeyin metalaştığı emperyalist-kapitalist sistemde, alt yapıya uygun üst yapı geliştirilir. Ekonomik alt yapıdan bağımsız üst yapı düşünülemez. Günümüzde üst yapı onun bir dalı kültür, endüstriyel kültür politikasıyla esasta formasyonun devamını sağlayacak bilinç şekillendirmesi yaparak ve kültürel araçları birer metaya dönüştürmekle muhtevalanmıştır.

Kültür, maddi anlamda üretilen değerlerin soyutlamada bütünleşmesi, düşünce, duyumsama, estetik, en önemlisi de üretim araçların komünal sahiplenişi eşit paylaşımı koşullayarak ve kültürde dönemin karakteristik özellikleriyle komünal form kazanıyordu. Bu belirleme bizleri kültürün salt ‘sınıf içi’ olgu olduğu ya da tersi sınıf üstü (sınıf dışı) olduğu anlayışına vardırmamalıdır. İki anlayışta kültürün tarihsel ve toplumsal bağlamlarını doğru ele almaz. Bu iki yön içiçe geçerek ağacın dallarına benzer yakınlıkta geniş yelpazede birbirlerini besler ve değişime uğratırlar. Kültürü yalnızca sınıfsal nitelikle değerlendirdiğimizde ortaya monolitik bir anlayış çıkar. Bu anlayışın siyasete sirayet etmesi kültürü pozitivist mahkemelerin yargıçları önüne çıkarıp yargılamak nihayetinde tek tipçi bir toplum yaratmak anlamına gelir. Kemalistler bu anlayışla toplumsal mühendisliğe soyunup batıdan tevarüs ve eklektik kültürünü topluma empoze etmeye çalışır. Farklı kesimlerden insanların Kemalizme tepki duymalarının nedenlerinden biriside buydu. Benzerini Sovyetler Birliğinde Stalin döneminde Jdinou uyguladı ve kitlelerin tepkisini aldı.

Kültürün tarihsel bağlamı dünden bugüne tarihin süzgecinden geçen değerlerini halka bugüne taşınmasıdır. Verimli Hilal’de yaşayan Sümerleri yazıyı geliştirmesini proletarya da burjuvazide sahiplenir. Batıda Rönesans döneminde yaratılan sanatsal değerleri proletarya da sahiplenir. Ya da bir burjuva, Picasso’nun Quernica’sını beğenir, Nazım’ın şiirlerini de ya da bir proleter Geothe’yi beğenerek okur, S. Dali’nin resimdeki estetik yapısını beğenir. Tarkovsky’nin filmlerini heyecan ve zevkle seyreder.

Bütün bunlardaki olumlu değerler tarihsel insani yönlerdir, beğenilerdir. Sınıfsal niteliği ise, kültürel formun ve eserin içinde saklıdır. Yeni yılı/yılbaşını burjuvazi de proleterya da kutlayabilir. Birisi metalaşmış eylence sektörünün nesnesi mahiyetinde ele alır, diğeri birleşme, bütünleşme, dünü muhasebe ederek yeni umutları taşıyarak ele alır. Örnekleri çoğaltabiliriz. Hepsinde her iki bağlam iç içe geçer ve iki boyutlu değerlendirmeyi elzem kılar.

Önemle vurgulamaya çalıştığımız, kültürün sınıfların ortaya çıkmasından sonra bir üst yapısal disiplin olarak meydana gelmediğidir. Fakat bu gerçeklik hakim sınıfların bekalarını devam ettirebilmeleri için bilinçlerini ezilenlere empoze etme politikası ile karşı karşıyadır. Böylelikle ilerici olan her kültür, hâkim olan gerici, kültür tarafından çeşitli metotlarla ortada kaldırılmak istenmiştir. Emperyalist-Kapitalist formasyonda egemenler, devlet ve devletin ideolojik aygıtlarıyla, kitleleri varlığını yeniden üretmek yönelimiyle, kültürüde içkenlendirilip kitlelere terk eder. Kültürel soykırım söylemi bu gerçeği ifade eder.

Sınıflı toplumlar dünyasında, üretim araç ve gereçlerini bireysel mülkiyeti ile üretime toplumsal karakteri arasındaki çelişkilerin giderek keskinleştiği bir toplumsal işleyiş biçimde, herhangi bir sınıfa tekabül etmeyen kültürden söz etmekte gerçekiliği yansıtmaz. Sanal anlamda iki çizgiden biri ağır basar. Birincisi; burjuva yoz kültür, diğeri ise proleter devrimci kültür. Felsefe siyasete yön verir. Kültürde felsefi alt yapıya dayanır. Alt yapı, ya da idealist felsefedir, ya da diyalektik materyalist felsefe.

Toplumlar sınıf değildir. Farklı sınıf ve sınıfsal katmanların heterojen bütünlük katagorisidir. Bir toplumda üretim araçlarına sahip olan sınıf üst yapı aygıtlarını da içeriklendirip, Devlet ve Devletin ideolojik aygıtlarıyla egemen bir üst yapı kültür yaratsa da tanımlarken egemen kültürle tanımlasak da, saha çatışmasız değildir. Üretimdeki konumlanışlarına paralel kültür üreten sınıflar ve toplumsal tabakalar ve de tarihin süre geliniminden gelen kültürel değerler sahada diyalektik bir çatişma izler bireylerde bu çatışma kulvarında şekillenirler.

Bu toplumun kültürel şekillenişinin toplamıdır. Dolayısıyla, yetişen her bir birey o kültürü toplumdan edinir ve ona göre şekillenir. Maddi ve manevi yaşam şartları bu şekilde belinir, ortaya çıkar ve insan yaşamına damgasını vurur. Burjuva kültürünün baskın geldiği toplumlarda bu realite daha çıplak bir şekilde karşımızda durmaktadır. Meta ilişkileri düzleminde işleyen ve herşeyin bir meta haline geldiği formasyonda belirleyici olan kültürel şekillenme özel mülkiyete dayalı “her koyun kendi bacağından asılır”, “gemisini yürüten kaptandır”, “insan insanın kurdudur”, “çıkarım yoksa babamıda tanımam” montaletelerinin topluma nüfuz ettirilmesidir. Toplumsallık yerine bireyciliğin daha fazla ön plana çıkarılması sonucu burjuva kültürü, insanı insana, insanı doğaya yabancılaştırır. Bu gerçeklik asla ‘bireysel duyarsızlık’ olarak geçiştirilemez. Zira bu bir kültürün bir topluma empoze edilmesiyle doğrudan alakalıdır. Bu da ekonomik ilişkilerin yada üretim ilişkilerinin zorunlu bir sonucudur, üretim araçlarının üzerindeki özel mülkiyetin doğal bir yansımasıdır. Dolayısıyla geri ve yoz kültürün ortadan kaldırılması uzun bir zaman gerektirir. Bu çok kolay gerçekleşmeyecek olan uzun ve sancılı bir süreçtir. Sınıfsız toplum mücadelesinin son aşamasında ancak ortadan kalkabilir. Buradan elbetteki sınıf mücadelesinde kültürel çatışmaların çok uzun bir süreye tekabül eden bir olgu olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Devrimci mücadele içerisinde birçok biçimde yansımasını bulan burjuva kültürünün bir türevide popüler kişilik şekillenmesidir.

Buradan konumuz popüler kültürün devrimci saflardaki yansıması ve bu yansımanın tahribatlarını irdeleyelim.

Nasıl ki sınıflı toplumda her birey burjuva kültürden etkilenemeyeceği düşünülemez ise böylesi toplumlarda kurulan hiçbir Komünist Partiside bu kültürden ayrı değildir, olamazda. Şu veya bu ölçüde burjuva kültürde payını almış olanlar, Devrimci saflarda yerini alırlar. Böylesi bir oluşumda, her anlamda olduğu gibi kültürel anlamda da homojen bir yapıdan bahsedemeyiz. Burjuva ve proleter devrimci kültür birey nezdinde sürekli çatışma halinde olurlar. Baskın gelen kültür diğerini ya etkisizleştirir ya da tamamen ortadan kaldırır.

Bu gerçeklik tıpkı yaşamın her anlamda olduğu gibi, diyalektiğin temel yasası olarak kültürel çatışmalarda da böyledir. Bu realite sınıflı toplumun doğası gereği mücadeleye atılan her birey için istisnasız geçerlidir. Proleter devrimci kültür ileriyi ve yeniyi temsil ederken, burjuva kültürde geri olanı temsil eder. Felsefik olarak, bunlar arasındaki çelişkinin niteliği, biri, ötekini ortadan kaldırıncaya kadar antagonisttir. Başkan Mao’nun sayısız kültür devrimleri vurgusu, tam da bu gerçeklikten hareketle ifade edilmiştir. Komünist Partisi gerçekliği toplumun(sınıflı) bir ürünüdür. Sanal olarak kendisininde ortadan kallacağı bir mücadeleye girer. Sınıflı toplumların bir ürünü olması, sınıfsız toplumlarında bir ön hazırlayıcısı ve Prototipi anlamına gelmez. Dolayısıyla, kültürel olarak da sınıfsız toplumun embiryen halinin ta kendisidir. Fakat sınıflı toplumun bir ürünü olması realitesi onun saf ve bir bütün olarak burjuva kültürden arı olmadığını ifade etmektedir. Devrimci saflarda ki belli başlı ideolojik kırılmalar bu kültürün dışavurumudur. Popüler kültür, burjuva kültürünün bir biçimi olarak parti saflarında birçok biçimde yansımasını bulmaktadır. Genel olarak, ben merkezci, gösterişe dayalı, içi boş tumtaraklı laflar eden, kariyer düşkünü, demogojiyi öne alan, kendini ön plana çıkarmayı seven, halkçılık kisvesiyle geri değerlere sarılan, lafta cüretli pratikte pasif bir kültürel yapılanmayı temsil eder. Tüm bu ideolojik kırılmaları, burjuva anlayışların arka planında felsefi yetersizlik olmakla birlikte tek başına bununla açıklanamaz. Marksist felsefenin özümsenmemesi de büyük bir etken olarak karşımızda durmaktadır.

Popilist kültür bireyler üzerinde yansıma bulsa da, bu yansımalar farklı biçimlerde mümferit olmaktan çıktığında o saflarda popüler değer yargıları ve kültürün palazlandığını gösterir. Çelişki tikel olamaktan çıkıp, tümel bir karekter kazanmıştır. Dönüp felsefenin içeriklendirilmesine, siyasetin niteliğin işleyişe, hukuka ve konumlandırışa yeniden derinlemesine bakmak kaçınılmazdır. Bu alanda sıçramalar yapılmadığında idare-i maslahatçı önlemler pansuman tedavisinden başka bir anlam ifade etmeyecektir. Bu bağlamda mücadele tarihimiz bu kişilik hastalığının yaratmış olduğu tahribatlarda mücadele tarihimiz bu hastalığında bir sonucu olarak vuku bulan örgütsel ayrılıklar son derece hayati ve öğreticidir.

Kişiye tapma veya kişinin etrafındakileri kendisine biat etmelerini dayatması bu şekillenmenin bir yansımasıdır. Kendini he şeyin merkezi zanneden bireyci-egoist karakter sahiplerindeki subjektif duruşun temelinde esasında popüler ola güdüsü yatmaktadır. Bu aynı zamanda ideolojik çürümeninde habercisidir. Başkan Mao’nun kendi heykelini dikmek isteyenlere “benim yıkılacak heykellere ihtiyacım yok” demesi, popülüze edilmenin devrimlerden geriye dönüşlere dahi yol açabilecek kadar ciddi ideolojik sampa-kırılmalara vesile olacağını ifade etmektedir. İdeolojik sapma/kırılma, toptancı bir mantık ile kültürel şekillenişe de bağlanmamalıdır. Zira o bir politik yetersizlik ve ideolojik özümseme meselesidir. Bu durumda, kültürel bozuk şekillenmenin ideolojik kırılmaları tetiklemeyeceği anlaşılmamalıdır. Bu iki olgu arasında geri ve yoz olana eğilim olması itibariyle diyalektik bağlar mevcuttur. Dolayısıyla birbirini tetiklemektedirler. Hakeza, politik sapma ve ideolojik kırılmaları yozlaşmanın ilk adımları olarakta tanımlayabiliriz. Kısa zaman önce saflarımızda ideolojik sapma yaşayan ve kopan hizbin, hemen akabinde partimize dönük başlatılan karalama furyası, tamda konumuza verilmesi gereken bir örnektir. Devrimci kriter ilkeler ve etikten kopuk olan bu pratiği temelinde şüphesiz felsefi idealizm ve burjuva popülist kültür ve nihayetinde onun doruk noktası olan karşı-devrime hizmet anlayışı yatmaktadır.

Sosyalist devrim yalnız başına, üretim araçlarının komünalisyonu mahiyetinde değerlendirilerek darlaştırılamaz. Kitlelerin yaşamlarında, bilinçlerinde özsel devrimler yaratması, dönüşüm kulvarını bugünden başlatmaktır. 20. Yüzyıl devrim deneyimlerinden öğrendiklerimizden birisi de budur. Devrim bugünden başlar. Bulunduğumuz her alanda diyalektik devrimci dönüşümleri kültürel değişimi yaratmalıyız.

 

Günün Haberleri

Editörün Seçtikleri konulu diğer haberler