Takip Et

Editörün Seçtikleri

Pandemi Maskesi Yalanları Kapatmıyor*

Yalanları ve çarpıtmaları bir kenara bırakırsak, emperyalist kapitalizmin anavatanlarında ciddi anlamda bir kriz yaşanmakta olduğunu görürüz. Bu krizin sanayi ve finans transferinde gerileme gibi büyük etkilerinin olduğunu göreceğiz. Mamul ve ham madde ithalatı ve ihracatı da dahil, tüm dünya ticaretinde büyük düşüşlerin olacağını görürüz. Bu gerileme ve düşüşlerin, zaten dışarıdan gelecek olan sermayeye bağlı olan ‘’TC’’ ekonomisini, çok daha etkili bir şekilde gerileten ve krize sokacak etkilerini görürüz. Ki, uluslararası kurumlar, ‘’TC’’ ekonomisinin eksi 5 civarında küçüleceğini ifade ediyorlar.

İlk Wuhan’da tespit edilen covid-19 virüsü Avrupa kıtasına vardıktan sonra, ölüm korkusu tüm dünyayı sarmaya başladı. Çünkü virüs hızla yayılıyor ve bulaşıp bulaşmadığı ilk birkaç gün fark edilemiyor, fark edildiğinde ise, bütün vücudu sarmış ve etkisi altına almış oluyor. Bilim insanları, sağlıkçılar ve sağlık kuruluşları virüse karşı hangi ilacın kullanılacağı ve hangi tedavi yönteminin kullanılacağıyla ilgili sayısız önerilerde bulunuyordu. İlk çare, bulaşmayı önlemek için sosyal izolasyon, lokal karantina uygulamaları, maske ve eldiven kullanımı olarak devreye sokuldu. Sonra toplu-kalabalık ortamların oluştuğu mekanlar kapatıldı ve ülkelerin bütününü kapsayan karantinalı günler başlamış oldu. Sözüm ona toplum sağlığında ileri olan Avrupa emperyalist devletlerindeki sağlık sistemleri çökmeye, yöneticileri çaresizleşmeye başladı.

Avrupa’da bunlar olurken ‘’TC’’ salgının kendisine de bulaşacağını görüp sağlık sistemi başta olmak üzere gerekli olan ekipmanların temini ve müdahale için gerekli olan hazırlıkları yapmak yerine, sanki Türkiye-Kuzey Kürdistan’ı teğet geçecekmiş gibi umursamaz davrandı. Sadece salgında ilk ve en çok etkilenecek olan 65 yaş üstü ve kronik hastalıkları olanlara dışarı çıkma yasağı getirmekle yetindi. Dahası toplumun ihtiyacı ve hastalıktan korunması için gerekli olan maske, eldiven ve koruyucu malzemeleri kargo uçaklara yükleyerek Çin’den İngiltere’ye kadar elli küsur ülkeye destek olarak gönderdi. Bunun üzerinden ne kadar başarılı ve büyük bir devlet olduklarının gösterişini ve propagandasını yaptılar ve hala yapmaya devam ediyorlar. Kendinden olmayan, kendisine hizmet etmeyen kişi ve kurumların öne çıkmalarına neden olacak hiçbir girişim ve propagandaya asla tahammül göstermiyor ve müsaade etmiyorlar. Bilinir ki, belediyenin görevlerinden birisi de, yardıma muhtaç kişilerin ihtiyaçlarının karşılanması ve korunmasıdır. Bu görevini olanakları elverdiğinde kendi bütçesinden karşılayarak yapar. Bütçesi olanak vermiyorsa, toplumun kendi arasında sağlayacağı dayanışma ve yardım ağlarını örgütleyip harekete geçirerek yapar. Bu belediyelerin yasal haklarıdır ve önlerinde herhangi yasal bir engel yoktur. İBB başkanlığı döneminde belediyenin sağlamış olduğu rantın dışında, İstanbul ve Ankara belediyeleri gibi yardımlaşma ağlarından elde ettiği gelirleri kendi tabanı için son sınırına kadar kullandı ve gerçekleştirdi. Sonraki dönemlerde de birçok belediye aynı şeyleri gerçekleştirdi. O zamanlar her hangi bir şekilde sorun oluşturmayan bu yapılanlar, muhalefet tarafından yapılınca sorun olmaya başladı. Bir yığın yaftalamayla yasaklandı. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi, kendisi gibi burjuva muhalefette olsa, toplum tarafından sempatiyle karşılanacak, destek bulacak ve muhalefetin propagandasını sağlayacak olan hiçbir şeye müsamaha yok.

Ortaya çıkan her şeyi propaganda malzemesine dönüştüren Saray diktatörü ve dalkavukları, ülkedeki vaka ve ölüm oranlarını saklayarak, sahte bir başarı öyküsü yazmaya başladı. Büyük gösterişler ve propagandalarla başka ülkelere maske, eldiven ve koruyucu ekipmanları gönderirken, kendi ülke vatandaşına bunları parayla satanların ne kadar iki yüzlü sahtekârlar olduklarını anlatmaya ne hacet!

Bu ikiyüzlü sahtekârlıklarının iki temel nedeni var. Birincisi, süreci ne kadar doğru ve başarılı yönettiklerinin gösterisiyken; ikincisi, toplumda psikolojik rahatlama sağlayarak çalışma hayatının aksamadan, normal dönemlerdeki gibi devam etmesini sağlamak. Buna mecburlardı. Çünkü ‘’TC’’ ekonomisi uzunca bir zamandır SOS veriyordu. Çalışma hayatının aksaması veya kesilmesi, çökmekte olan ekonominin iyiden iyiye dibe vurmasına neden olacaktı. Bu kaldıramayacakları ve kendilerini de götürecek bir sonucu doğuracaktı. Bu nedenle, sosyal izolasyon kurallarına uyarak ve gerekli koruyucu tedbirler alınarak bile olsa parklarda gezmek yasaklanırken, fabrikalarda, atölyelerde iç içe, omuz omuza çalışma serbest bırakıldı. Kalabalık çalışma ortamları için ciddi anlamda herhangi bir önlem almaya ve sınırlamalar getirmeye gerek görülmedi.

“Çalışanlar işyerlerine önlemsiz çalışabilir ve virüsü kapıp ölebilir. Bu normaldir. Ne de olsa ölüm insanın fıtratında var!” Saraylı faşist diktatör ve avenelerinin zihniyeti de tıyneti de bu. Yeterki sermaye zarar görmesin, çalışan emekçiler ne olursa olsunlar. Nihayetinde işyerindeki herhangi bir makine parçasından farkı yoktur. Bu, genel anlamda bütün sermayenin ve gerici burjuva diktatörlüklerinin mantığı ve tutumudur.

‘’TC’’ Ekonomisi Çöküşe Doğru Yol Almaya Devam Ediyor

Saraylı diktatör ve şürekâsı ne kadar allayıp pullasalar da böbürlenseler de yalan ve çarpıtmalarla gerçeğin üstünü örtmeye çalışsalar da mızrak artık çuvala sığmaz oldu. ‘’TC’’ ekonomisi çöküyor. Acil tedbirler alınmaması halinde çökeceğini, İMF’den Dünya Bankasına, uluslararası ekonomistlerden saray çevresi dışında kalan ülkedeki ekonomistlere kadar hepsi, bu gerçeği söylemenin ötesinde haykırmaya başladılar artık. Ekonomiye dair açıklanan veriler, bu gerçeği teyit ediyor. Salgın sürecinde 270 bin işyeri kapanmış. Kovid öncesi yüzde 13.8 olan işsizlik, yüzde 30’a çıkmış. Yani 10 milyon kişi işsiz. Gençlerde işsizlik oranı yüzde 27. Bu nasıl başarılı giden bir ekonomi ki, böylesine yüksek oranlarda işsizlik ortaya çıkıyor. 270 bin gibi büyük bir rakama tekabül eden işyeri kapanabiliyor? Ekonomiye dair sıradan bilgi sahibi olanların bile bildiği bir gerçeklik var, o da şudur; başarılı yönetilen ve iyi giden bir ekonomide işyerleri bu oranda kapanmaz ve daha çok yeni iş yerleri açılır. İşsizlik artmaz, azalır. Ayrıca sormazlar mı, madem ekonomide her hangi bir sıkıntı yok ve her şey tıkırında işliyor, o zaman bu yana yakıla yapılan ve yapılmaya çalışılan Swap anlaşmaları neyin nesidir?

Dahası bütün ülkelerin ekonomileri tepe taklak aşağı giderken, nasıl oluyor da ‘’TC’’ ekonomisinde her şey yolunda devam ediyor?

Yalanları ve çarpıtmaları bir kenara bırakırsak, emperyalist kapitalizmin anavatanlarında ciddi anlamda bir kriz yaşanmakta olduğunu görürüz. Bu krizin sanayi ve finans transferinde gerileme gibi büyük etkilerinin olduğunu göreceğiz. Mamul ve ham madde ithalatı ve ihracatı da dahil, tüm dünya ticaretinde büyük düşüşlerin olacağını görürüz. Bu gerileme ve düşüşlerin, zaten dışarıdan gelecek olan sermayeye bağlı olan ‘’TC’’ ekonomisini, çok daha etkili bir şekilde gerileten ve krize sokacak etkilerini görürüz. Ki, uluslararası kurumlar, ‘’TC’’ ekonomisinin eksi 5 civarında küçüleceğini ifade ediyorlar. Gerçi, saraylı faşist diktatör ve bağlı kurumları buna rağmen ekonomilerinin büyüyeceğini ileri sürebilirler. Bu kimseyi şaşırtmaz. Daha şimdiden bazı yalaka kalemşorlar ve danışman görünümlü tipler medya da; ‘’bütün gözler Türkiye’nin üzerinde. Hayranlıkla izliyorlar. Salgın sonrası Türkiye öne çıkacak ve atılım yapacak’’ vb. gibi toplumun şoven duygularını kabartmaya ve AKP’nin ekonomi yönetimini parlatma gayretine girdiler. Eskilerin deyimiyle ‘’zırva tevil götürmez’’ deyip, geçelim.

Altın ve döviz rezervleri olması gereken limitin altına düşen ve hatta döviz rezervi ekside olan ‘’TC’’ ekonomi yöneticileri, Swap anlaşmalarıyla, uluslararası ticaretten kopmamaya çalışıyor. Bütün varlıklarını ulufe niyetine yandaşlarına peşkeş çeken iktidar, Demirel’in söylediği gibi 70 sente muhtaç durumda. Şu anda elde olan varlık rezervi, döviz olarak 20 milyar dolar ekside. Altın rezerviyle bu açık kapatılmaya çalışılsa bile, açığı kapamaya yetmiyor. Geriye 6 milyar dolarlık bir açık kalıyor. Üstelik yılsonuna kadar 168 milyar dolarlık ödenmesi gereken dış borçlar var.

İktidara geldiğinden bu yana emperyalist finans sermayeye bel bağlayan iktidar, özelleştirmelerle değer üreten varlıkları, yandaşlarına değerlerinin altında arpalık niyetine dağıttı. Elde ettiği gelirle değer üretmeyen duble yollar ve köprüler inşa etti. 2008 küresel kriziyle birlikte finans sermayenin Türk borsalarından ve piyasasından çekilmeye başlamasıyla, ‘’TC’’ ekonomisi, güçten düşmeye başladı. Tüm kamu varlıklarını Varlık Fonu adı altında birleştirerek, uluslararası finans çevrelerine güven vermek onları tekrar geri çekmek istedi. Ancak emperyalist finans çevreleri ‘’TC’’ ekonomisinin gidişatını gördüğü için geri gelmedi. Gelmemeye de devam ediyor ve halen olanlarda çekilmeye başladı. Şu an için tahvil piyasasındaki emperyalist finans oranı yüzde 5.4, borsada ise yüzde 50’nin altına düşmüş durumda. 2011-12’lere kadar bu oranlar zaman zaman yüzde 80’lere kadar çıksa da ortalama yüzde 60-70 civarında seyrediyordu. Yani kendisine ait olmasa da kitlelerin gözünü boyamak için kullanabileceği para vardı. Buna yaslanarak iktidarını pekiştirdi. Ancak bu sermayenin pandemiden kaynaklı ortaya çıkan ve giderek derinleşecek olan krizden dolayı tekrar Türkiye’ye dönmesi zor. Çünkü kendileri için Türkiye güvenli bir liman değil. Emperyalist finans sermaye her zaman için güvenli limanları tercih eder. Kısa zamanda en yüksek kar elde edeceği alanları seçer. Türkiye artık onlar için riskli bir alandır. Bu durum, ‘’TC’’ ekonomisinin kendisini finanse etme olanaklarını ortadan kaldırmaktadır ve zora sokmaktadır.

‘’TC’’ ekonomisin de küçümsenmeyecek bir bölümü kapsadığı için müteahhit ekonomisi diye adlandırılmasına neden olan inşaat sektörü de son yıllarda giderek daralmaya başladı. Bu sektörde çalışanların önemli bir bölümü işsiz kaldı.

Turizm sektörü ha keza aynı vaziyette. Koronadan dolayı insanlar bütün tatil planlarını iptal ettiler. Ayrıca uluslararası ulaşımdaki kısıtlamalardan dolayı da beklenen hesaplanan oranda bir gelir elde edilemeyecektir. İç turizm de, bu sektörü ayakta tutmaya yetecek miktarda değil. Dolayısıyla turizm sektörü, krizden en çok ve en derin etkilenecek sektörlerden birisidir. Bu sektörde de iflaslar ve yoğun işsizliğin olması kaçınılmaz.

Tarım sektörü, hiçbir şey olmamış gibi aynı kapasiteyle üretim yapsa bile, uluslararası taşımacılığın sınırlarına takılıp kalacak ve ihraç kapasitesi gerileyecektir. Artı, daha önceleri tarımsal ürün ihraç edilen ülkeler, korona salgını sonrası, dışarıdan ithal etmek yerine kendi ürettiğini tüketmeye geçti ve üretim kapasitesini artırarak, bu alandaki çalışma koşullarını da yeniden düzenlemeye başladı.

Özcesi şu; salgın bitmedi ve öyle kısa zamanda bitecek gibide görünmüyor. Konuyla ilgili sağlık uzmanları, ilaç ve aşı bulunsa dahi, en az bir yıl daha riskin devam edeceğini, karantina ve sosyal izolasyondaki gevşetmelerin, salgında yeni dalgaların oluşmasına neden olacağını açıklıyorlar. Pandeminin devamı demek, çalışma koşullarında ve ekonomide de daralmaların devam edeceği demektir. Bu yıl için küresel ölçekte, iyimser beklentilere rağmen, eksi 10’lara varan küçülme öngörülüyor. Bu boyuttaki bir küçülme, kapitalizmin son yüz yıllık tarihindeki en büyük orandır. Etkileri ve sonuçları itibariyle derin ve uzun bir zaman dilimini yayılacağı muhakkak. Etkileri ve yaratacağı sonuçları sadece lokal sınırlara takılıp kalmayacak, tüm ülkeleri, ilişkileri ve güçleri oranında içine çekerek yoğuracaktır.

Tüm İnsanlığın Merak Ettiği ve Sorduğu Soru Şu; Bundan Sonra Ne Olacak?

Evet, gerek emperyalist kapitalizm ve gerekse insanlık, yeni bir eşikte. Bu eşiği hangisinin aşacağını mutlak olarak şu diye cevaplamak mümkün değil. Sürece kendi çıkarları doğrultusunda doğru ve aktif müdahalede bulunan güç hangisi olursa, o kazanacaktır. Eğer proletarya ve yoksul emekçi kitleleri bunu başarabilirse, geleceği bunlar belirleyecektir. Yok, eğer bunu başaramazsa, daha önceki krizlerde de deneyimlediğimiz gibi emperyalizm, kendisine göre bir gelecek kuracaktır. Ki, bunun kimi emareleri belirmeye başladı bile. Örneğin esasında 2008 kriziyle ömrünü tamamlayan neo-liberal ekonomi politikası adım adım rafa kaldırılmaya başlandı. Neo-liberalizm artık omuzlarındaki bir yüke dönüştü ve kendisine sorun oluşturmaya başladı. Bundan kurtulması lazım, ancak yerine nasıl bir politikanın konulacağı belirlenip netleştirilmemiş. Pandemi sürecinin ekonomiler, toplumsal yaşam ve çalışma koşulları üzerinde yarattığı etkilerden kurtulma yolunu ararken, kendisine de yeni bir yol oluşturmaya çalışıyor. Yeni bir ekonomi-politika geliştirmeye çalışıyor.

Bu süreçte zarar eden, iflas riski taşıyan sektörlere yönelik finans destekleri sunarak ayakta tutma, ortaklaşma ve kamulaştırma tartışma ve girişimleri yeni dönemdeki yol haritalarının ipuçlarını vermektedir. Ha keza, 2008 krizi sonrası öne çıkan Çin ve ABD arasında yaşanan ticaret savaşlarında ihraç ürünlerine konan kota ve yüksek gümrük tarifeleri bir başka ipucudur.

Çalışma koşulları, mekânları ve emeğin zamanla sınırlanmayacak şekilde aktif hale getirilmesi, emeğin ücretlendirilmesinde yeni kriterler, büro emekçilerine teknolojik araçlar devreye sokularak daha fazlasıyla iş yüküyle karşı karşıya bırakılması, esnek çalışma ve esnek ücret politikalarının daha çok devreye sokulması, iş ve sosyal-sağlık güvencelerinde yeni yapılanma gibi birçok alanda bu ipuçlarını görmekteyiz.

Bunlar gibi daha birçok pratik uygulama mevcuttur. Ancak bilinmelidir ki, emperyalist sermaye hangi ekonomi-politik yol haritası geliştirirse geliştirsin, yoksul emekçi halklar için değil, hepsi kendi çıkarını sağlama almak ve yoksul emekçi kitlelerin emeğini ve yeteneğini daha fazla sömürerek karlarına kar katmalarının yol haritası olacaktır. Emperyalistler kendi geleceklerini garantiye almak için yol haritaları hazırlarken, yoksul emekçi halklarda kendi geleceklerini kurtarmak ve kendi dünyalarını kurmak için yol haritasını belirlemek ve o yolda hedefe varmak için öncelikle kendisini iktidara, yani sosyalizme taşıyacak olan sınıf partisinde ve yaşamın olduğu her alanda örgütlenerek, mücadelede aktif bir rol oynamak zorundadır. Bu görev öncelikli olarak Maoist komünist güçlerin ve öncülük misyonuna soyunan devrimci güçlere düşmektedir. Bu görev tarihsel bir görevdir ve bu görevi yerine getirmek için koşullar giderek daha çok olgunlaşmaktadır.

*Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü gazetesinde yayınlanmıştır

Günün Haberleri

Editörün Seçtikleri konulu diğer haberler