Takip Et

Editörün Seçtikleri

Muzaffer Oruçoğlu | Süleyman Cihan

Öğretmen olmasından mıdır bilemiyorum, gazete, broşür, kitap yayınlarını, aydınlatma çabasını son derece önemsiyor, her gelişinde bizleri, çıkan yayınlara yazı yazmamız konusunda zorlayıp duruyordu. Kendisinin de içinde olduğu yazı kadrosunun çıkardığı dergiyi getirip önümüze koyuyor, ‘Okuyun, bir daha geldiğimde, eleştiri ve önerilerinizi yazılı olarak alıp yoldaşlara götürmek istiyorum,’ diye tembihliyordu

Korkunç yorgun ve açtım. Ağızlarına yem yememeleri için müraca takılan yaşlı çift öküzleri gibi yürüyordum. Arkadaşım Cem Somel beni, Süleyman Cihan’ın gecekonduyu andıran evine götürdü. “Burası bir öğretmen arkadaşımızın evidir, güvenilir bir sempatizanımızdır,” dedi. Evde Süleyman’ın dikiş işleriyle meşgul olan güleç hanımı ile yanılmıyorsam genç bir delikanlı vardı. Süleyman yoktu. Evin tertemiz, ışıklı ve sade görünümü hoşuma gitti. Beklemediğim bir misafirperverlikle karşılaştım. Karnımı zarafetle doyurdum. İnsanı ve dünyayı anlama zahmetine girmeden, birkaç gün dinlenebileceğim, rahat, asude bir yere düştüm derken, Cem beni alıp, birkaç arkadaşın kaldığı, Ahmet Muharrem Çiçek’in de zaman zaman uğradığı, kalender kulübesini andıran, yarı karanlık bir eve götürdü. Beni ilkin, çekirge sürülerini kıran ala sığırcık kuşları gibi dikkatle süzdüler, sonra tahmin ettiler ve gülümsediler. Çay ve kavrulmuş nohut geldi. Süleyman’ı göremedim tabii, unuttum gitti.

Süleyman’la ilk defa, 1978’de, Niğde Hapishanesinde bizlerle görüşmeye geldiğinde tanıştım. Gelenler içinde, ilk bakışta, dar yüzü, yumuşacık kehribar bakışları ve koçumsu burnu ile dikkatimi en çok o çekmişti. Üst çenesini olduğu gibi kapatan, dişlerinin beyazlığını ve tebessümünü olağanüstü güçlendiren galiz bıyıklara sahipti. Elimi pehlivanlar gibi sıktı. Oturduk. Dikkatim, konuşma tarzına, yüz ifadesine, çevresindeki seslere olan ilgisine yöneldi. Dinleme ahlakı ve eski tüfeklere ya da deneyime olan saygısı hoşuma gitti. Bende yarattığı ilk izlenim, aklın ve duygunun hangi kıpırtıda parladığını gören, sempatik, derviş ruhlu bir adam, şeklinde oldu.
Açık görüş uygulanıyordu, bir masanın etrafında toplanmıştık. Çok iyi hatırlıyorum, daha ilk sohbette, durumumuzla ilgili sorular sormaya başladı. Deyim yerindeyse bizi hal diliyle konuşmaya zorladı. Beslenme, giyecek ve kitap durumumuz nasıldı? Ziyaretçilerden düzenli para geliyor muydu? Sağlık ve ilaç durumumuz nasıldı? Mahkûm olduğum için bu soruları anlamlı buldum. Gitmeden önce, gelecek ziyarette getirileceği sözünü verdiği bir ihtiyaç listesi hazırlamamızı söyledi ve bir miktar para bıraktı. ‘Altı yıl önce benim evde kalsaydın yakalanmazdın,” dedi. Çocuklarını ziyarete gelmiş bir baba şefkatiyle yanaklarımızdan öpüp gitti.

Süleyman, bazen Erhan Gencer’le, bazen Ali Haydar Akgün veya birileriyle çıkıp geliyordu. Tartışmalarda genellikle dinlemeyi tercih ediyor, karşı çıkış ve eleştirilerini gülümseyerek, yumuşak ve yalın bir tevazuyla yapıyordu. Yeniyi ya da orijinal olanı, hemen kabullenmiyor, kuşku zemininde durarak, ihtiyatlı bir anlayışla karşılıyordu. Bizimle dışarıdaki kadrolar arasında bazı noktalarda görüş farklılıkları vardı. Süleyman, dünya komünist hareketinin sorunları konusunda bizim görüşlerimizi destekliyor, baş çelişki ve baş düşman tartışmalarında ise tavrını dışarıdaki kadrolardan yana koyuyordu. Erhan’la yaptığımız tartışmalarda, tam ortada değil, içsel çatışma ve tereddüdünü bırakmadan, bize yakın bir yerde duruyordu. Öğretmen olmasından mıdır bilemiyorum, gazete, broşür, kitap yayınlarını, aydınlatma çabasını son derece önemsiyor, her gelişinde bizleri, çıkan yayınlara yazı yazmamız konusunda zorlayıp duruyordu. Kendisinin de içinde olduğu yazı kadrosunun çıkardığı dergiyi getirip önümüze koyuyor, ‘Okuyun, bir daha geldiğimde, eleştiri ve önerilerinizi yazılı olarak alıp yoldaşlara götürmek istiyorum,’ diye tembihliyordu.

1980’de, bizleri kaçırmayı ciddi bir şekilde aklına yerleştirdi… Dışarının esintisi ve rayihası da beni ziyadesiyle etkiliyordu. Açık görüş olduğu için Niğde köylerinden ziyarete gelmiş bir köylü kadını biçimine girip, kaçmaya karar verdim. Kadın şalvarı, cepken, başörtüsü ve benzeri kıyafetler hemen geldi. Tıraş olacak, pudralanacak, bu kıyafetleri giyip, kucağıma bir bebek alarak görüşçülerin arasına karışacak ve görüşçülerle birlikte çıkıp gidecektim. Tabii, dışarıdan gelen bir arkadaş, koğuşta kalacak ve sayım yapılırken, liste eksik çıkmamış olacaktı. O zamanlar, ziyaretçiler, koğuşlara girip çıkabiliyorlardı. O sıralarda, hapishanede beklenmedik bir olay oldu, bu olay vesilesiyle açık görüş kaldırılınca, benim kaçış planım yattı. Süleyman bu işin, tereyağından kıl çeker gibi gerçekleşeceğine inanıyordu. Olmayınca üzüldü. Bu sefer, adli mahkûmların bulunduğu bölümden, bizim güvenilir sempatizanlarımızın çabalarıyla bir tünel açıp kaçmayı örgütledik. Dikkatsiz çalışmanın sonucunda, jandarma sesleri duydu ve tünel açığa çıktı. Üçüncü bir kaçış planı hazırladık. Buna göre, ben kitap çuvalının içine girecektim. Siyasi mahkûmlar o zaman okudukları kitapları çuvallara doldurup götürmeleri için ziyaretçilerine veriyorlardı. Bir siyasi mahkûm bu yolla kaçmış, ama nasıl kaçtığı açığa çıkmamıştı. Süleyman, dört kişiyle geldi. Kendisi arabayla hapishanenin önünde beklemeye başladı. Ben çuvala girdim, etrafımı kitaplarla ördürdüm. Beni Hapishane Meydancısına teslim ettiler. Adam çuvalı, kaldıramadı, it ölüsü götürür gibi çeke çeke götürdü. Jandarmanın kontrolünden geçtim. O zaman içerde, adli mahkûmların isyanından dolayı Jandarma vardı. Başgardiyanlığın önünde beklettiler. Oradan da geçtim. Çuvalı götürecek dört kişi arama bölümünde bekliyordu. Arama bölümüne çekip götürdü Meydancı. Çuval aranmadı. Arkadaşlar beni alıp götürecekleri bir anda, oradan geçmekte olan bir onbaşı, nasıl olduysa, ‘o çuvalı arayın,’ deyince, firar meydana çıktı. İki arkadaş yakalandı. Durumu öğrenen Süleyman da hapishaneden uzaklaşmak zorunda kaldı.

Yukarıda anlattığım bu iki firar teşebbüsüne Süleyman gülüp duruyordu. Son olarak, yani 12 Eylül’den önce, içerdeki siyasi hareketlerin ileri kadroları, toplu bir firar örgütleme işine girdiler. Üç kişilik firar komitesinin içinde yer aldım ve Süleyman’a, ‘Bu sefer kesin kaçacağız,’ dedim. Dört aylık bir çabadan sonra, 40 metrelik bir tünel kazdık ama kaçış günü tünelin çıkış ağzını yanlış yerden açınca, teşebbüs açığa çıktı. Bizi almaya gelen arabalarla asker arasında çatışma çıktı. Bu olaydan sonra, bizi kaçırma umudunu tamamen kaybeden ve askeri darbenin geleceğine kuvvetle inanan Süleyman’ın bana söylediği bir sözünü yıllarca anımsadım:
“Hapishane sana alışmış galiba. Yazacağın yazılar, seni ranzalara bağlıyor. Sağlık olsun. Senden güzel eserler bekliyoruz.”
İşkence altında tek kelime söylemediğini ve öldürüldüğünü duyduğumda, ölüm haberlerine alışan, pek tepki vermeyen ve ölüm haberi gelmediği durumlarda da, ‘Allah Allah, anormal bir durum mu var yoksa,’ diye iç geçiren bir adam olmama rağmen, bir yanımı kaybetmiş gibi oldum. Mücrüm bir duyguyla birkaç gün gezinip durdum maltada.

Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü Gazetesinde yayımlanmıştır

Günün Haberleri

Editörün Seçtikleri konulu diğer haberler