Connect with us

Makale

Kutsallık Pazarı ve Yabancılaşma

Tarihte olduğu gibi günümüzde de merkezi despotluğun, ekonomik sömürü ve yağmanın kıskacından kurtulmaya çalışan ezilen grupların, inanç ve etnik toplulukların elitleri arasında görülen “düşmanına benzeme” çabası yaygın bir tezattır. Kendisi için refah, özgürlük ve demokrasi isteyenlerin “öteki” ne bunların kırıntısını vermek istemeyişi, kaçınılmaz olarak derin bir yabancılaşma, bir kültürel şizofreni ve giderek yatay bir ahlaki çöküşe evriliyor.

“İnsan, Tanrıya ne kadar çok şey verirse kendinde o kadar az şey kalır.”

K. Marx

Galaksimizdeki en yakın komşularından birinin penceresinden dünyamızın mevcut haline bakılacak olsa eğer, görünen şey muhtemelen bir deliler sirki, devasa bir kör dövüşü, bir yapma-yıkma hercümerci, sınırlı kaynaklara sahip bir gezegenin sınırsız yağmalanışı, tanrı ve inanç eksenli masallardan yakasını kurtaramayan yığınların şaşkın hali gibi edimlerden oluşan kaotik bir manzara olur herhalde.

Elinde Kuran’la Erdoğan’ın, İncil ile Trump’ın gösteri alanlarındaki şarlatanlıklarına; cümle hırsız, harami ve patolojik iktidar tutkunlarının inanç ve kutsallığa dair yaptıkları arsız şovların ve temsil ettikleri medeniyetin haline bakın!

Herkesin kendinden güçsüz gördüğünü ezdiği; cinsel, sınıfsal, dinsel ve politik şiddetin, kadın cinayetlerinin tavan yaptığı, tecavüz ve hak gasplarının sınır tanımadığı bir dünya nüfusunun %80’i bir tanrıya ve dine inanıyor, bir ahlakı ve “kutsalı” var.

Ortalık ilahiyatçı zevattan, ulema mensuplarından, “inanç ve kanaat önderlerinden’’ geçilmiyor ve toplumsal dramın, çürümenin hazin bilançosu ise orta yerde.

Kutsallık

İnsanın doğada bulunmasının nedeni kendine türlü totemler, tanrılar, inanç sistemleri, kutsallıklar ve medeniyetler yaratmak değildi başlangıçta. Her şey insanın evrensel yürüyüşü boyunca oluştu.

Kozmik hareket ve belki de bir kaza sonucunda meydana gelen gezegenimizde oluşan canlıların ilk/anlaşılır varlık gayesi hayatta kalabilme çabasıydı. Bir içgüdüyle başlayan yolculuk ölüm korkusunun ve yarattığı ruhsal sonuçların keşfi, bilme ve tanıma merakıyla yoluna devam etti.

Doğayla ilişkilerindeki muazzam eşitsizlik ve bilgisizlik zamanla ruhlara, totemlere, büyü ve sihire baş vurmak zorunda bıraktı ilk insanı. Giderek tanrı fikrine ulaştı uzak ebeveynlerimiz.

Başlangıçta çoğu yeryüzünde bulunan tanrılarının bir kısmını zamanla gökyüzüne çıkardı, onlara ruhunu teslim etmekle kalmadı, kurbanlar adadı yakardı ve bütün bu zihinsel tasarımlara olmadık kutsallıklar atfetti insan.

Tanrılarıyla kurduğu ilişkide muazzam boyutlarda yabancılaştı; onları hayal evreninde büyüttükçe kendisi küçüldü.

Toplumsal/sınıfsal kastların ilk oluşumu ve tedricen devletli toplumlara geçiş, dinsel inancın, “kutsallıkların karlı kullanımını da birlikte getirdi. Bu sayede din uleması ve onların ortağı krallar/sultanlar tarihin büyük derebeyleri haline gelirken, büyük kalabalıklar tebaaya dönüştü.

Malum tarihsel faktörlerin (ve aktörlerin) katkılarıyla inanç ve “kutsallar” yönetici elitlerin, mikro ve makro iktidar sahiplerinin elinde etkili ideolojik silahlar haline geldiler.

Dinin, tanrının, vatanın, bayrağın, anneliğin, askerliğin, şehitliğin ve otoriteye her türlü kör itaatin “kutsallığı” üzerine anlatılagelen mitolojik hezeyanların kimlerin elinde nasıl birer kitlesel egemenlik aracı haline geldiği gerçeği göz önünde bir olgudur.

“Kutsallık”, hele de uğruna kan dökülen, tanrısallık atfedilen türleri ulemanın, teokratik/despotik iktidarların uydurmalarıdır. Egemen ellerde “kutsallık”, ‘’üsteliklerine han hamam, alttakilerine din iman’ ’gerçeğini gizlemek içindir.

Sınıfsal, toplumsal cinsiyetçi hakimiyetin korunması için kitlelerin dinsel/ “kutsal” motiflerle manipülasyonu, fetih ve yağma hareketlerini maskelemek, mega cinayetleri meşrulaştırmak, sınıfsal gerilimleri yatıştırmak, sahte hedeflere kanalize etmek bakımından işlevselliğini sürdürmektedir.

İrili-ufaklı iktidarların neden kutsallığın tekelinden vazgeçmek istemedikleri yeterince açıktır. Zira, tarihin bir aşamasında oluşmuş “ilahi” masal anlatıcılığın, “keramet” satıcılığın sınıfsal ayrıcalıkların muhafazası gibi bir getirisi var. Kutsallık” la efsunlanmış toplumun sefil katmanları itaate/biata kolayca sevk edilebilir. “Kutsiyet sahiplerinin işine, hizmetine koşulsuz koşar, hatta inançlı olmanın vergisini öder.

Yabancılaşmadan çürümeye

Yabancılaşma kavramıyla ifade edilen olgular (Hegel, Feuerbach ve Marx’tan bu yana yeni boyut ve biçimler de kazanarak) yüzyılımızın belki de en önemli gerçeği haline gelmiş bulunuyor. İnsanın sanal tasarımlar karşısındaki küçülüşü, emeğin kendisine yabancılaşarak ürettiklerine tapması, varlık kazandırdığı din/tanrı ve teknolojiyle ilişkisindeki zavallılaşma hali, tüketim humması içindeki bireyin bizatihi kendisinin nesneleşmesi ve aralarındaki ilişkinin eşyalar arası ilişki biçimini alması gibi olgular yabancılaşmayı motive eden başlıca faktörlerdir.

Toplumsal hakikatin referanslarını “kutsal metin” ve sözlü söylencelerde arayan, “Allah böyle buyuruyor”, “ayetler/kutsallar şöyle emrediyor” diyerek kendinden uzaklaşan birey ve toplulukların durumunu hızla bir drama dönüştürüyor.

Bir zamanların mağdur rolü oynayan “beyaz sarıklı, beyaz cübbeli adamın Ayasofya’nın sedef kakmalı minberinde elinde tuttuğu kılıcın” yaydığı mesaj, temsil ettiği zihniyet dünyası ve “kutsallık” peçesinin ardına gizlemeye çalıştığı yayılmacı emeller yabancılaşma-çürüme diyalektiğine canlı bir örnektir.

Ama çürüyen yalnızca egemen güçler mi?

Batıl inanç manzumeleri ve tabu üretimi çoğunlukla değişik İktidar formlarının, sıradan insanın sırtından geçinen küçük azınlıkların tasarımları şeklinde oluşuyor ve zaman içinde kurumlaşıyor. Sıradan insanın yaşamına bir anlam verme arayışından tamamen farklı olarak yeni makam, ayrıcalık ve rant kaynakları peşinden koşan öznelerin hararetle yeniden üretimini ve taşıyıcılığını yaptığı “inanç” ve “kutsallık” şarlatanlığının sınıfsal getirisi malum.

Kudretini zordan, dinsel yalandan, geleneğin gücünden, mülkiyetin özel karakterinden ve modern kapitalist yağmadan alan iktidarın, milyarların emeğiyle yaratılan kollektif zenginliğin küçük azınlıkların tekeline geçmesi eylemimin kendisi zaten çok boyutlu bir yabancılaşma ve çürüme nedenidir.

“İlahilik” mitlerinin, “kutsallık” uydurmalarının toplumları sosyal kastlara ayırması ya da olan sınıfsal ayırımları kutsaması, hatta güçlülerin suçlarına suç ortağı olması kaçınılmazdır.

Zira, masal ve hurafelerin büyüsüne kapılan yığınların toplumsal/sınıfsal ve toplumsal cinsiyetçi hiyerarşiye rıza göstermeleri, kendi dışındakilerin acılarına seyirci kalmaları kolaylaşıyor.

“Keramet”, “maneviyat” kurgularıyla, dua ve yakarış ritüelleriyle efsunlanan insanların otoriteye, iç despotluk ve sömürüye baş kaldırması ise aynı ölçüde zorlaşıyor.

Büyüklü-küçüklü iktidarların bilginin yerine kuruntu ve kurguyu geçirmeleri, tebaa ve talip yığınları sosyal hiyerarşi karşısında “saygı”, “hürmet” ve tevekkül içinde tutmaya gösterdikleri özen bu yüzdendir…

Tarihte olduğu gibi günümüzde de merkezi despotluğun, ekonomik sömürü ve yağmanın kıskacından kurtulmaya çalışan ezilen grupların, inanç ve etnik toplulukların elitleri arasında görülen “düşmanına benzeme” çabası yaygın bir tezattır. Kendisi için refah, özgürlük ve demokrasi isteyenlerin “öteki” ne bunların kırıntısını vermek istemeyişi, kaçınılmaz olarak derin bir yabancılaşma, bir kültürel şizofreni ve giderek yatay bir ahlaki çöküşe evriliyor.

Egemen kutsallığa karşı muhalif eksenli kutsallıkların, ezen/iktidar milliyetçiliğine karşı ezilen milliyetçiliklerin gerçekte ne kadar alternatif olabilecekleri, üst üste yığılan asırlık sorunları çözebilme potansiyeline, yeteceğine sahip olup olmadıkları bir sır değildir.

Sorun çözmek bir yana, “kutsal mekânlarının korunmasına indirgenmiş bir anti-kapitalist savunma tarzı ya da “çiçek-böcek savunusu”yla eşitlenen yüzeysel bir çevrecilik, toplumun ve doğanın maruz kaldığı benzersiz bir yağma hareketine karşı mücadeleyi bir yanıyla zayıflatıyor.

Siz yeter ki tehlikesiz sularda yüzmeye çalışın, radikal itiraz ve çözüm seçeneklerinden uzak durun, devlet ve temsil ettiği güçler sizlere destek çıkar, parti dahi kurdurtur.

Bir komünler uygarlığı menziline sahip sosyalistlerin yapması gereken, yeni nesil “ocakzade”ler ve “yeni” tipte ilahiyatçılardan farklı olarak din ve mitolojik inanç kalıplarından üretilen “davranış Rehberi’ylereel sosyal/sınıfsal gerilimin karmaşık sorunlarına hiçbir çözüm getirilemeyeceğini komplekssiz, ezilip-büzülmeden yüksek sesle ifade etmek ve kendi kapsayıcı/kucaklayıcı programı için samimiyet ve kararlılıkla çalışmaktır.

Halka yalan söyleyerek halkçılık yapmak demek olan popülizmin aldatıcı çekiciliğinden uzak durarak…

Ve Dr. C. Dindar’ın deyişiyle, “yaşadığı toplumun genel geçer kabullerinin, değerlerinin ötesinde konumlanarak”

Günün Haberleri

More in Makale