Connect with us

Makale

Küresel hegemonya ve Ortadoğu çıkmazı – 4

NATO’nun kuruluṣunu “gerektiren” gerekçelerin ortadan kalkmıṣ olmasına rağmen , NATO kendini dağıtmak yerine yeni “tehditler” ve “düṣmanlar” üreterek varlığını sürdürmeye devam ediyor

NATO’da yeni konsept

NATO, 03 ve 04 Nisan 2009 tarihindeki Strazburg/Kehl Zirvesi’nde yeni kararlar aldı. Bundan böyle İttifak’ın yeni “Stratejik Konsepti’nin” uygulamaya geçilmesi konusunda tüm üye ülkeler (28) hemfikir oldular. Bu kararlar bir sonraki Lizbon NATO görüṣmesinde (19-20 Kasım 2010 Lizbon Zirvesi) hükümet baṣkanlarının onayına sunularak yürürlüğe girdi.Tüm bu görüṣme ve kararlarla bir kez daha anlaṣıldı ki; küresel aktörler dünyayı sermayenin çıkarları doğrultusunda yeniden ṣekillendirmesi ṣöz konusuydu. NATO’nun geçmiṣ toplantılarında olduğu gibi, bu zirveden de emekçiler aleyhine karar-ların çıkması bekleniyordu. Küresel güçlerin tasarlayıp sundukları oyun planında dünya emekçilerinin, ezilenlerin ve yoksulların hanesine acı ve göz yaṣı düṣmekten baṣka bir ṣey verilmedi. 90’lı yılların baṣından itibaren; yeni sürece uygun yeni yapılandırmayı zorunlu kılan bir NATO gündeme geldi.

Artık askeri bir örgütlenmeyle sınırlı kalmayacaktır. Bundan böyle üye ülkeler arasında ekonomik, politik ve askeri iliṣkilerin güçlendirilmesini istemektedir. (1) NATO, örgüt çalıṣmalarını sözü edilen bu yeni konsepte göre iṣlev görecektir. Dolayısıyla, örgüt ne üye ülkeleri korumakla kendini sınırlandır-mak istiyor ve ne de sadece bir askeri pakt olarak görünmek istenmektedir. Șu bir gerçek ki, NATO etki gücünü artık sadece üye ülkeleri korumakla (5. Maddeye istinaden) sınırlamıyor kendini, yeni görevler ve yeni vizyonla çalıṣma alanlarını ve de sorumluluk alanını daha da büyütmek  istiyor. Diğer bir ifadeyle, tüm bunlar planlanırken sormuyor, dikta etmek istiyor! Bu yeni geliṣme ve önlemler üye ülkeler istediği için değildir.  ABD önderliğinde ki NATO, küresel aktörler mevcut düzenin sürekliliğini sağlamak istemekteler, diğer üye ülkelere rağmen. Dolayısıyla, diğer üye ülkelerin tek bir seçeneği vardır, o da itiraz etmeden angajmanlıklarını sürdürmek olacaktır.  Varlığını sürdürebilmesi için, NATO’ya üye ülkelerin halklarının gözünde ve genel olarak dünya politika sahnesinde “kabul edile-bilir” ve oynanabilir yeni rollerin arayıṣındaki bir değiṣim ve uyum süreci iṣletmek istiyor. Aksi du-rumda askeri bir ögüt olarak gereksiz duruma gelir ve politik tartıṣma ve düṣün üretme platformuna dönüṣür kaygısı vardır. Bu gerekçelerle yeni sürece uygun (çok kutuplu günümüzde) çok yönlü bir örgüt konseptine sahip olmak istemektedir. Küresel unsurların ve de sermayenin önemli destegini almıṣ olan bu örgüt, yeni konsept sürecini iyi uyguladığını söylemek mümkün. NATO temelde, teritoryal ve siyasi egemenliğini korumak ve bir baskı unsuru olarak küresel rolünü pekiṣtirmek istiyor.

Sözkonusu askeri blok, hedeflediği bu yeni yapılanmayla birlikte, Birleṣmiṣ Milletler (BM, 24 Ekim 1945) örgütü ile aynı resmi statüde (eṣdeğer) olmak istemiṣ ve istemektedir. BM’nin ilk kuruluṣ aṣa-masından beri yan yana ve aynı örgüt çatısı altında bulunan dost-düṣman (sosyalist/kapitalist veya günümüzde Batı ve Batı karṣıtı rejimler) ülkeler kendi uluslararası çıkarlarını korumak istemiṣ olsalar bile, “zayıf” ve “güçlü” ülkelerin kavga ve uyumsuzluğu BM ekseninde de hep süregelmiṣtir. Emperyalist ülkeler, böyle bir denklemde BM’yi öteden beri bir amaç olarak değilde, bir araç olarak kullanarak, etki alanını geniṣletmek istemiṣtir. BM, NATO için bir sıçrama tahtası esprisince iliṣki ağı olmuṣtur. Bu yaklaṣımla, uluslararası sistemi düzenleyen, disipline eden güçler sermayenin müdahale gücünün etkisini her fırsatta yoksul ve bağımlı ülke yöneticilerine aba altında sopa göstermiṣtir. Yaptırımlarla donatılmıṣ, uluslararası “devletler üstü” karar verme ve uygulama (iktidar değiṣiklikleri, darbeler vs’ler) mekanizması olarak “zorun” yansıması olmuṣtur. Çünkü NATO, üye ülkelerin güvenli-ğini ve de kapitalist dünya sistemini korumak için vardır. Dolayısıyla NATO’nun, bir devletler üstü ve küresel düzeyde hukuki yaptırımlara sahip olan BM’yle aynı imtihazlara sahip olmak istemesi, bugün itibarıyla NATO patronlarının öncelikli projesi olarak gözükmektedir. NATO’nun tüm imtiyazlarına rağmen; “Lizbon Zirvesiyle Avrupa’yı (kapitalist sistemi) 2000’li yıllarda izolasyondan kurtarmak” (2), gerekiyor tezi ısrarla gündemde tutarak, anlayıṣ olarak da örgüt yaptırımlarını istisnasız olarak ulus-lararası düzeyde meṣru görmek istemiṣtir. Pratikte NATO’nun bu imtiyaza çoktan sahip olduğunu söylemek mümkün. Hatta, gerek Strazburg/Kehl Zirvesi öncesi ve gerekse de Lizbon Zirvesi’den çok önceleri devletler üstü bir imtihazla birçok müdahale ve saldırı durumlarında bulunmuṣtur. Esasında, NATO’nun yeni sürece iliṣkin yapılanmasının somut adımları çok önceden Irak iṣgalinde de atılmıṣtı. Yukarıda dile getirmeye çalıṣtığımız NATO’nun BM ile eṣdeğer konumda olma planı, özünde Irak iṣgalinde açık bir ṣekilde yansımıṣtı. İṣgalde  ABD önderliğinde NATO üye ülkeleri  “Çokuluslu Koalis-yon Kuvvetleri”ni (2003) oluṣtururken, 26 NATO üye (o dönem)  ülkesindenden 16’ı iṣgalde yer almıṣ – toplam 31 ülke de bifiil Irak iṣgalinde bulunmuṣ -ve ayrıca 5 ayrı ülkede iṣgal gerekçesini haklı bularak savaṣı destekler olmuṣtur. Irak iṣgalinde oluṣan bu geniṣ müttefikler ordusu, sayısal olarak tarihte hiç bir örneğine rastlanılmamıṣtır. Bu savaṣ cephesi ne Vietnam’da ve ne de Kore savaṣında oluṣmuṣtur.

Yeni dönemin yeni NATO görevleri

Bu süreçte NATO’ya verilen görevleri ṣu ṣekilde başlık altında toplayabiliriz:

-Önleyici diplomasi,

-Kriz yönetimi,

-Barıṣı koruma,

-Kolektif güvenlik.

NATO’nun yeni Stratejik Konseptinden hareketle bu görevleri uluslararsı terörizme karṣı savaṣımda yürürlükte tutarken; artık “coğrafi sınırlar” aṣılmıṣtır. Diğer bir ifadeyle, “düṣman” çeṣitlenmiṣ ve dün-yanın her bölgesinde – özellikle jeostratejik ve jeoekonomik değerdeki alanlar (!) hedef haline gelmiṣ-tir. Yeniden yapılandırılan NATO’daki silahlı kuvvetler; savunma ve caydırıcılık iṣlevlerini görecek is-tikrar güçleri ve karṣılık verme ve müdahale etme iṣini yürüten acil müdahale güçleri olarak üç katego-riye ayrılmaktadır:

İlk değiṣiklik; “caydırıcılığı yöneten hantal, kalabalık ve bürokratik komuta yapısından, hızlı ve esnek hareketleri yönetecek komuta yapısına geçilmesidir.” Gerekli olmadığı düṣünülen birlikler ve üsler kapatılmakta, komuta kademeleri ve mevcut komutanlıkların sayısı azaltmaktadır.

İkinci değiṣiklik; birliklerdeki hava, kara ve deniz komuta ayrımının kaldırılması ve “yaklaṣık 9-10 bin kiṣiden oluṣacak acil müdahale güçlerinin kara, hava ve deniz birliklerini aynı anda barındırması ve bunların tek bir komutaya bağlı kılınması‘nı sağlamak.

Üçüncü değiṣiklik; “kuvvetlerin ve komuta merkezlerinin giderek Doğu’ya kaymasıdır. Özellikle Orta Avrupa merkezli kuvvetler ve komutanlıklar giderek Doğu Avrupa’ya, Balkanlara ve Türkiye’ye doğru kaymaktadır.

Șunu belirtmek de yerinde olur; NATO’nun kuruluṣunu “gerektiren” gerekçelerin ortadan kalkmıṣ olmasına rağmen , NATO kendini dağıtmak yerine yeni “tehditler” ve “düṣmanlar” üreterek varlığını sürdürmeye devam ediyor. 1989’dan ve özellikle Sovyetler Birliği’nin 1991’de ki dağılıṣından sonra yalnızca uluslararası iliṣkilerde değil, kavramlarda da büyük  değiṣiklikler görüldü. Artık “düṣman” değiṣmiṣ, buna koṣut olarak da ‘stratejik kavramlar’ söylemi öne çıkmıṣtır.(3) Düṣman artık ideoloji olarak “komunizm” ve devlet olarak “komünist” “Sovyetler Birliği” değildir. Uluslararası terörizm, uluslararası terörizmi besleyen ve destekleyen devletler, köktenci politik İslam, kitle imha silahları ve hatta her türlü uluslararası belirsizliği etkisiz kılmak öne çıkmıṣtır. Çünkü, “düṣman” kavramı değiṣmiṣ ve geniṣlemiṣti – dolayısıyla NATO’nun da stratejik kavram ve müdahale biçimleri değiṣmeliydi. Bu değiṣim önemli ölçüde gerçekleṣti de. Yazımızın baṣından itibaren anlatmaya çalıṣıldığı gibi, tüm değiṣim, yapılanma ve yeni savaṣ/müdahale anlayıṣı – “NATO’nun yeni stratejisi konsepti” ekseninde geliṣti!

Dönemin ABD Dıṣiṣleri Bakanı Colin Powell, (02.08.1990 – 28.02.1991 Irak ve Kuveyt Savaṣı dönemin-de ABD Genel Kurmay Baṣkanı’ydı) Afganistan’daki Taliban rejimine karṣı gerçekleṣtirilen kara ve hava saldırılarının planlanmasının ve ABD’nin bölgeye iliṣkin müdahale planlarının en önemli mimarı olarak bilinir. Batı, Powell’ı devamlı onun öne sürdüğü savaṣ ve iṣgale iliṣkin görüṣ ve düṣüncelerinden ötürü, Bush’tan hep önde tutmuṣtur. Powell’ın iṣgal bölgesi konusunda geliṣtirdiği plan ve ileri sürdüğü görüṣler, uluslararası emperyalizmin geleneksel çıkar anlayıṣı ile muazzam bir ṣekilde örtüṣmekteydi. Bu perspektifle, Batı Powel Doktrini’nden hareketle Afganistan savaṣının sürdürürebilirliğini ve “kazanma” ṣanslarının mutlak olduğuna inanıyorlardı. Bu tez Batı baṣkentlerinde olduğundan fazla kabul görmüṣtür. Powel Doktrinine göre; “Afganistan savaṣı uzun vadeli, bir kalıcı olabilmeyi (özgür-lüğü) içermeli” (4) düṣüncesinde ısrar ediyordu. Bu görüṣ giderekten destek görürken; ABD, her müdahale için ülke içinde “halk desteğinin” önemine vurgu yapmayı da ihmal etmiyordu. Powell’e göre  ABD’nin Vietnam’da aldığı yenilgi sonrasından alanı terketmek -ve o dönem Amerika’ya karṣı oluṣan yoğun uluslararası  eleṣtirilere yanıt verememek, Amerikan dıṣ politikasında büyük bir zaaf olarak görür. Powell’a göre, tarihin bu olusuzluklarından ders çıkartmak gerekiyordu, ABD’ye karṣı en ufak bir saldırı savaṣla karṣılık verilmeli – savaṣılan alanda “yerleṣik” ve “kalıcı” olmak (5) düṣünce-sinde ısrar eder. El Kaide’nin 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’ine yaptığı saldırılardan sonra, ABD Ortado-ğu’ya savaṣ ilan etti. Önce Afganistan ve ardından da Irak (2003) iṣgal edildi. Dönemin ABD Baṣkanı George W. Bush “Terörizmele Savaṣ Kampanyası” baṣlattı, NATO’yu bu kampanyaya dahil ederek NATO’nun 5. Maddesini yürürlüğe koydu. Amerika 7 Ekim 2001 tarihinde İngiltere’nin desteğiyle Afganistan’ı iṣgal etti –ve 2002 yılında da Amerikan ve İngiliz askerlerine NATO güçleri takviye ediler-ek savaṣa ortak oldular.(6)

Zira, 1. Körfez Savaṣı sırasında, ABD Savunma Bakan Yardımcısı, Paul Wolwitz’in, Baṣkan H. W. Bush için 1992’de hazırladığı bir yeni savunma stratejisi raporunda, ABD’ye rakip olabilecek tüm olası güçlerin yükselmesinin bütün olanaklar ama esas olarak da askeri yöntemler kullanılarak engellen-mesi, bir anlamda ABD’nin üstünlüğünün dünyanın geri kalanını zorla kabul ettirilmesi gerektiği (7) görüṣünü ısrarla dillendiriyordu. Uluslararası emperyalizmin çıkarlarının söz konusu olduğu ülkelerde varlığı belli kalıcılık esasına göre savunulmak düṣüncesinde ısrarlıydılar. Son 50 seneden beri Orta-doğu’da BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) veya GOP (Geniṣletilmiṣ Ortadoğu Projesi) adı altında oynan-mak istenilen oyunun senaryosunda bir değiṣiklik yoktur, sadece zamanın ve aktörlerin yer değiṣtir-diklerini gözlemliyoruz. Örnek vermek gerekirse; Emperyalist güçler, Ortadoğu coğrafyasında farklı dönemlerde kurulan birçok “uzun” veya “kısa” vadeli iṣbirliği plan/proje anlaṣmalarını onayla-mıṣtır. Tüm bunların kalıntıları, Ortadoğu halklarının tarihi derinliklerinden yükselen çığlık sesleriyle bugün yankısını tüm çıplaklığıyla duyurmaktadır. Ancak, ezilen ulus bilinciyle örgütlenip kendilerine sahip çıkamayan bir halk, dıṣarıdan ikame “çözüm” ve buyruklarla tarihi gerçekliği ne yakalayabilir, ne de aydınlık bir gelecek yaratabilir ṣansları olur.

Ortadoğu çoğrafyasında verilen siyasi, bağımsızlık ve iktidar çağrıṣımındaki mesajlar; çok ama çok anlamsız, adeta kolsuz ve kanatsız bireylerin ülkeleri gündeminde üç maymunu oynar gibiler. Çünkü onlar, öteden beri umutlarını bugün de farksız olarak ṣu söylemlemlerin çözümüne endekslemiṣlerdir:

İslam coğrafyasının genelindeki adelet ve hukuk mücadelesinin temel çağrıṣımı;“Allah, vatan ve demokrasi”- ve iktidar/yönetim talebi ise;“Allah ve İslam”söylemlerine bağlı kalarak muhtemel “değiṣimine” umut bağlamıṣlardır. Bu söylemlerle toplumun sosyal ve tarihsel gerçeklerini yok sayıldığı, ancak kendi din ve mezhep önceliklerini ön plana almak isteyen bir çoğrafyadır. Tüm bu gerekçelerden hareketle, Arap Baharı’nın dalga dalga Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasına yayıldığı bir dönemde, bölgede“ değiṣim” beklentisi umut olmuṣtu. Ancak bu ayaklanmalar, geleceğe umut olabilecek nitelikte bir toplumsal dönüṣümü sağlayamadı. Değiṣim “hareketi” iddiasıyla ülke gündemine oturan örgütlenme, süreç içerisinde yerli iṣbirlikçi uzantıların çabasıyla önünü tıkadılar. Belli çevreler bu kitle kabarıṣını bir fırsat bilip, değiṣimin ayak sesini kendi lehine çevirdiler – din ve mezhep savaṣına giden yolun taṣlarını döṣediler. Oysa, 18 Aralık 2010 tarihinde Tunus’ta baṣlayan protestolar bütün Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Yakın Doğu’da birçok ülkeye yayılırken; tek bir istemleri vardı: Özgürlük, Demokrasi ve Adelet. (8) Oysa bu talep din ve mezhep kavgasına yenik düṣtü; özgür-lük, demokrasi ve adelet  çölün dipsiz karanlığına gömüldü…

A. Can Ataş 

Yararlanılan ve kullanılan kaynaklar

  • NATO, Lisbon Summit Declaration, Offical texts, 20 Nov. 2010 Brussel. nato.int/ops/.nl
  • Herman Rompuy, “Spanning in Europa”, Elsevier Boeken, Amsterdam 2014, sayfa, 176, 198.
  • Brabander, “Oorlog Zonder Grenzen”, EPO, Berchem 2016, sayfa, 11-18, 213-228.
  • De Volkskrant, 9 Ekim 2001, Amsterdam 2001.
  • De Volkskrant, 17 Eylül 2001 Amsterdam.
  • https://tiogattours.nlhttps://historianet.nl
  • Yıldızoğlu, Ergin, “Emperyalizm ve Jeopolitik”, Remzi Kitabevi, İstanbul 2017, sayfa 146.
  • Halim El Madkouri, ‘Na Arabische lente is het woord aan de Islamisten”, de Volkskrant, 31-12-2011, Nedederland.

 

 

 

 

Günün Haberleri

More in Makale