Takip Et

Makale

Küresel hegemonya ve Ortadoğu çıkmazı- 3

NATO, artık eski NATO olarak “Soğuk Savaş” döneminin stratejik yapılanmasında değildir.  1991’de Sovyetler Birliğinin dağılması ve Varşova Paktı’nın son bulmasıyla yeni döneme girildi

NATO uluslararası sistemin bir kur ayarıdır

Her dönem NATO’nun zayıf ve istikrarsız ülkeleri, örgütün zırhına sığınarak; ısrarla “biz bir NATO üyesiyiz” veya “NATO toprağıyız” gibi söylemler de  bulunurken, uluslararası boyutta bir pozisyon almak istemişlerdir. Bu bağlam da Türkiye’deki söylemin de tam anlamıyla bu versiyonun ekseninde bir ‘dönemeç oyunu’ olduğunu söylemek mümkün. Unutmamak gerekiyor ki; silah almak, parasını ödemek, silahların kullanımındaki entegrasyonu sağlamak bile NATO patronlarınca belirlenir. Bu şartlı NATO üyeliği zannedildiği gibi hiçbir üye ülke için ne hareket özgürlüğü söz konusu ve ne de bağımsız bir ulus devletin tavır belirleme serbestliği vardır.

Militarist bir güçle uluslararası toplumu tehdit eden ülkeler ve NATO üye ülkeleri; bulaṣtıkları her ülkede kan ve gözyaṣı olmuṣtur. Korku, yasaklar, inkarlar, çoğulcu yaṣam ve varlık anlayıṣını toplumda dıṣlayan ülkeler olarak öne çıkmıṣlardır. Bu ülkelerde “bağımsızlık” veya “yurtseverlik” kavramlarının bir anlamı yoktur. NATO’ya üye ülkelerin temel amacı hiçbir dönem demokrasi ve özgürlükleri yüceltmek olmamıṣtır-  bu örgüte üye ülkeler ta kuruluṣun baṣından itibaren (1949) uluslararası boyutta oluṣturdukları iṣbirlikçi uzantılarla emperyalist sistemin genel çıkarlarının korunması yönünde iṣlev görmüṣtür. Bu çerçevede ṣunu belirtmekte önem vardır; NATO’nun Türkiye’ye yansıması çok yönlü olmakla birlikte, yönetimin toplumsal uzlaṣıya ve ‘demokratikleṣme’ taleplerine giden yolu tam anlamıyla tıkamıṣ ve ‘zorun’ gücüyle meṣruyet kazanmak istemiṣlerdir. Devlet ve ilerici-muhalefet iliṣkisi uzlaṣmaz bir çeliṣki düzeyinde seyrederken, ülkeyi yöneten sivil, asker ve bürokratik güçler tam anlamıyla demokrasiden yoksun, bir üst perdeden askeri/militarist güç ṣeklinde ifade bulmuṣtur. Dolayısıyla, bütün ilerici ve demokratik unsurlarla bir çatıṣma içinde olmuṣtur. Yakın geçmiṣte, ülkemizde komünizm korkusuyla Demokrat Parti’nin (DP) 1950’de iktidara gelmesiyle, NATO’ya üye olmak için her yolu mübah görürmüṣtür. DP’nin yoğun çabası sonucu Kore Savaṣı’na (1950 – 1953) bir tugay asker (1) gönderir –ve adeta ağlamaklı bir konuma düṣer. Her ṣey NATO’ya üye olabilmek için olmuṣtur… Hükümetin Kore Savaṣı’ndaki ortaklığı ABD’yi ikna eder ve 1952’de Türkiye NATO üyesi olur. Üyeliği kabul edilen Türkiye; ekonomik, politik ve askeri alanlarda ki dıṣ bağımlılığı kaçınılmaz olurken, ABD’nin hegemonyası altında bir ülke konumuna gelen Türkiye, bağımlılık konumu her alanda görünür duruma gelmiṣtir. Bu, IMF’siyle, Dünya Bankası’yla, ABD’siyle ve diğer birçok uluslararası sermaye çevresiyle hüküm bulmuṣtur. Tam da bu iliṣki ekseninde Türkiye’de Gladyo örgütlenmesinin somut adımları atılır. Gladyo örgütlenmesinin ülkemizdeki varlığı, NATO’nun ‘Soğuk Savaṣ’ stratejinin (1950 – 1990) genel yansımasıyla anlam kazanır. Temel hedefi devrimciler-sosyalistler ve demokrat aydınlar olmuṣtur. Saldırı ve katliamlar ‘gizli’ veya ‘açık’ operasyonlar ṣeklinde bir dizi olaylar paralelinde yürümüṣtür.  Bu süreçten itibaren artık Türkiye’de yoğun bir anti-komünizm mücadelesi ile gündemde yerini alır. Ülke tarihi darbeler, baskı, iṣkence, insan hak ve özgür-lüklerinin ihlaliyle gündemde kalır. Gerek içeride ve gerekse de dıṣ dünyanın sürekli tepkisini almıṣ bir ülke gerçeğidir. Bu örgütlenme bir yandan devlet korumasında olurken, diğer yandan da ABD ve diğer birçok NATO üyesi ülkelerin destegini (para, silah ve egitim vb’ler) alarak ülkede büyük bir tehdit unsuru olmuṣtur.  Ülke korku sarmalına girer ve toplu katliamların sıkça yaṣandığı yıllar olmuṣtur.

Bu katliamların sayısını sayfalarca vermek mümkündür!.. Ülkenin birçok bölgesinde örgütlenen, sivil faṣist yapılanmalar, bütün NATO üye ülkelerinde de varlığı söz konusu olan Gladyo örgütlenme temelinde geliṣip ülke sahtına yayılır. ABD Soğuk Savaṣ döneminde, bütün NATO ülkelerini kendi denetiminde tutmak ister. Bunu ya rejim değiṣikliğiyle veya zorunlu/baskı müdahalelerle askeri darbeler yaparak emperyalist ülkelerin iṣ güzarlığına soyunur. Tüm bu rejim değiṣikliklerinin örnekleri gerek ülkemizde ve gerekse de benzer sayısız birçok ülkede de olmuṣtur. Gladyo örgütü NATO’nun “standby” (yedek ordu) olarak sivil faṣist güçleri takviye etmiṣtir. Bu konsept askeri darbeler için yedeklenirken, kimi zamanda antiemperyalist cephedeki güçlere karṣı en amansızca katliam ve tehditler ṣeklinde iṣbaṣında tutulduğu yıllardır. Ülkemizde özellikle 90’lı yıllarda “faili meçhul cinayetler” veya “yargısız infazlar” , adına ne dersek diyelim – Türkiye Gladio’su tam anlamıyla “NATO’nun Soğuk Savaṣ” stratejisi konseptiyle Kontrgerillanın kirli savaṣının tezgahlandığı bir ülke gerçeğidir, Türkiye’yi her düṣündügümüzde.

“Yeni sürece uygun NATO”

NATO, artık eski NATO olarak “Soğuk Savaṣ” döneminin stratejik yapılanmasında değildir.  1991’de Sovyetler Birliğinin dağılması ve Varṣova Paktı’nın son bulmasıyla yeni döneme girildi. NATO’nun müdahale gerekçesi nitel anlamda geçmiṣ uygulamalardan hiçbir farkı yoktur. Neden ve sonuç itibarıyla gerekçe ve niyet aynıdır. Yani, uluslararası emperyalist güçlerin çıkarlarlarının korunup kollanması noktasında bunu görememek olası değildir. Dolayısıyla, sözkonusu değiṣim bir nicel değiṣimdir. Müdahale biçimleri, oluṣan müttefikler, herhangi bir NATO üyesi ülkenin tehdit durumunun (5. Maddenin aksine) sözkonusu olmadığı bir coğrafyada olmak, uluslararası sermaye gücünden çok uluslu sermaye iliṣkisine geçiṣin belirleyici bir önemi vardır. Artık birlikte müdahale etme -ve de güçleri birleṣtirme taktiğine yönelmiṣtir. Rizkler sermayenin bir ‘ulus’ tanımı ile sınırlı kalmadan, çok uluslu sermaye’nin iṣbirliği konsepti öne çıkmıṣtır.  Bu anlattıklarımızdan yola çıkarak, Lizbon’da alınan kararlar ıṣığında NATO’ya emperyalizmin ekonomik, siyasi ve ideolojik egemenliğini diplomatik ve ısrarla askeri yöntemlerle sağlamlaṣtırmıṣtır. Bu taleplerle dünyanın yeni koṣullarını dikkate alarak kendi örgütsel, askeri (NATO’nun) vs. konumunu belirlemektir. Rusya’nın NATO üye ülkeleriyle zaman zaman bir iṣbiliği içinde aynı müdahelelerde buluṣmaları (Afganistan, Libya, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da olduğu gibi), yeni sürecin ruhuna uygun olduğunu anlıyoruz. ABD, ısrarla NATO’yu öne sürerek yeni Rusya politikasını etkilemek istemiṣtir. Nedeni ise, Asya-Pasifikte yükselen Çin’e karṣı önemli bir çaba içerisindedir -ve NATO üzerinden Rusya’yı etkileyerek Çin’in yanında yer almasını ve muhtemel güçlü bir Asya cephesinin oluṣmasını engellemek istiyor.

Emperyalist sistemle iç içe geçmiṣ bir Rusya; kendi güvenliği noktasında, gerek NATO’ya ve gerekse de diğer Batı ülkeleriyle olan iliṣki mesafesini yakın tutmak istiyor. Bunun önemli nedeni ise, ekonomik bağımlılıktır. Bu perspektifle, Rusya enerji güvenliğini NATO’un stratejik-politik cizgisinde tutmak ve dahil etmek istemektedir. ‘(…) Amerika’nın her koṣulda Batı’ya ihtiyacı vardır’ (2) ve bunu da NATO üzerinden askeri üstünlüğünü kullanarak önemli ölçüde baṣardığını söyliyebiliriz. Dolayısıyla NATO, yeni süreçte; uluslararası politik sistemin denge faktörü olurken, ekonomik, siyasal ve politik sürecin kendileri tarafından belirlenmesini hep etkilemiṣ ve angaje etmiṣtir. Türkiye ve benzeri birçok NATO ülkesi ABD emperyalizmin ve de uluslararası sistemin operasyonel üssü konumuna getirilmiṣtir. Ortadoğu’nun önemi göz önünde bulundurarak – bölgesel odaklama ve karargahların coğrafi konuṣlandırılması nedeniyle, Lizbon görüṣmeleri sonrasında 2012’de NATO bir dizi kararlar aldı. Zira NATO’nun Madrid ve Heidelberg üsleri kapatılırken cografi ve de stratejik önemi nedeniyle tüm bunlar Kasım 2012’de İzmir’e taṣınmıṣtır. Bu olayın paralelinde de Kürecik radar üssünün kurulmasıyla Türkiye üzerinden NATO’nun operasyonel ağı dahada önem kazanmıṣtır. Türkiye tam anlamıyla bir NATO operasyon üssü olmuṣtur. Bu oluṣumlar ṣüphesiz daha geniṣ ve çok yönlü çıkarların emperyalist güçlerin lehine iṣleyeceğinin iṣaretidir. ABD’nin Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Körfez bölgesine yönelik stratejik politikalarının ve enerji üretiminin dünya pazarlarına sürdürülmesinin iṣini de Türkiye üzerin-den bir ‘kontrol kulesi’ görevi yapılmak istenilmiṣ – daha yakında olmak ve gerekli denetimi sağlamak istiyor.

24 Aralık 2012’de NATO’nun Türkiye’de Patriot füze bataryalarının kurulmasını ve NATO’nun Kara Kuvvetleri Komuta Merkezi’nin İzmir’e taşınması kararlaştırılır. NATO’nun gerekçesi; Türkiye’de kurulacak olan Patriot füzeleri “İran’dan İsrail ve ABD’ye karşı gelebilecek saldırılara karşı korunma” gerekçesi ile ifade edilir. Batı ve NATO’nun bu kararına karşı sosyalist ve anti-emperyalist cepheden yoğun sesler yükselir. Bu kararın iptali talep edilir, tepkilerle Türkiye’nin askeri hedef haline geleceği görüşü dile getirilir:

“İzmir Çiğli NATO Üssü Emperyalistlerin Libya Saldırısının Karargahı yapıldı!”

“Topraklarımız Emperyalist Üslerle Delik Deşik Edildi!” 

Halkın bu yoğun gösteri ve tepkileri dikkate alınmadı. Geçmişte olduğu gibi bugünde, yine NATO kararıyla bir başka ülke toprakları emperyalist güçlerin arka bahçesi olarak peşkeş çekilmiştir. Bu tarihlerde NATO provakatif tavırla Suriye’nin Türkiye’ye her an füze saldırısını yapabileceği propagandasını yapar ve Patriot füzelerinin yerleştirme kararı alır. Amerika bu kararla, Patriotların çok yönlü fonksiyonu olacağı tezin savunmasında ısrar eder. ABD yönetimine göre; bir yandan Türkiye’yi savunmak ve diğer yandan da İncirlik ve Kürecik’e kurulan Amerikan radar üssünün korunmasıyla birlikte – İsrail’in güvenliğini sağlanacağı iddiasında bulunuyordu. AKP iktidarının Sunni yandaşlığı, NATO’nun bu önerisini kolaylaştırırken ve diğer yandan da Suriye’de yaşanan savaş üzerinden Sunni blok dışında ki ülkelere gözdağı vermek istemiştir. Tamda bu süreçte, özelinde Suriye ve genelinde de Ortadoğu’da esen ‘Arap Baharı’ rüzgarı tam anlamıyla mezhepsel ve de dinsel sürece evrilir. AKP’nin Ortadoğu’da tarafgir olduğu Sunni ittifakı, Suriye karşıtı tüm yaptırımları meşru görür ve yaptığı destekle Suriye ile karşı karşıya geldi. Çok yönlü saldırı ve tehditle yüz yüze kalan Suriye bir biçimde zaptu rapt altına alınmaktan da kurtulamadı.

ABD, NATO (28 NATO-ülkesi) ve Türkiye üçlüsü görüşmeler sonucu Patriot füzelerinin hava savunmasının gelmesi kabul edilir. (3) Dolayısıyla, Suriye’den gelebilecek ‘saldırılara’ karşı Almanya, ABD ve Hollanda 26 Ocak 2013’te İncirlik Hava Üssü ile Seyhan İlçe Jandarma Komutanlığı’na  Patriot hava savunma sistemini yerleştirdiler. Bu tarihten itibaren Suriye’den Türkiye’ye ne ciddi bir saldırı belirtisi söz konusu oldu -ve ne de bu yönden Beşşar Hafız el-Esad tarafından somut bir tehdit sinyali verildi. Bu olay tam anlamıyla halk deyimiyle, ‘kendin çal kendin oyna’ söyleminden öte gidemedi…

Sonuçta her üç ülkenin Patriot füze sistemi Ekim 2015’te kaldırıldı (4) ve ülkelerine geri gönderildiler. İspanya bir seneliğine Aralık 2015’te Patriotların konuşlandırılmasını ABD, Almanya ve Hollanda’dan devralır. İronik olan da, Patriot füzelerinin bugüne kadar amacına uygun gerçek anlamda hiçbir savunmada bulunmamış olmasıdır. Sınıra yakın IȘİD’in (Irak ve Șam İslam Devleti) eskimiş, kendi yapımı kısa mesafeli füze atışları olmuştur. Zira, en son modern cihazlarla donatılmış Patriot hava savunma füzelerinin kullanılan alan ve hedefleri farklıdır. Bu füzeler 5,5 metre uzunluğunda olup, ses hızından 3-4 kat hızla gelen hava objelerini tespit edip imha yeteğine sahip savunma füzeleridir. Ne Esad’ın ve ne de IȘİD’in hava savunması Patriot savunma gücüne iş yaratabilecek kabiliyetteler, birkaç istisnalar hariç. Yazımızın başında da belirtmeye çalıştığımız gibi; ABD ve NATO ülkelerinin – topyekün Türkiye ‘savunmasında’ bulunmalarının temel ve de en önemli amacı farklıdır. Emperyalist güçler Türkiye üzerinden Ortadoğu, Kafkasya ve Kuzey Afrika’nın jeopolitik, jeostratejik ve jeoekonomik önemini kontrolde tutmak –ve bir baskı unsuru olarak kuvvet ve güç gösterisinde bulunmakla birlikte, dünyaya gözdağı vermek istemişlerdir. Öte yandan, Ortadoğu halklarını bir biriyle savaştırmak ve çatışma ortamını gündemde canlı tutmak olmuştur. Dolayısıyla dış müdahalelerin bölge üzerinde ki belirleyici rolü daha etkileyici ve de kaçınılmaz olmuştur! Bu anlamda NATO ülkelerinin IȘİD’e karşı verdikleri mücadele öteden beri farklı ajanda içermiştir – Ortadoğu’da oluşturulan Sunni ve Şii müttefik bloku düşünüldüğünde.

IȘİD, “Her kim Allah yolunda bir Gayrimüslimi öldürürse Allah ona cehennemi yasak eder” (Enfal Süresi 12. ayet) (5), bu cihat çağrışımı ısrarla örgütün gündeminde belirleyici savaş/katliamlar yapma gerekçesi olmuştur. Bu mantıkla IȘİD’ciler özellikle Ortadoğu coğrafyasında ve zaman zaman da Türkiye’ye karşı katliam girişiminde bulunmuşlar. Suriye sınırına 5 kilometre mesafede bulunan Kilis kenti, 2016 yılında örgütün defalarca hava saldırısına uğramıştır. Bu olaylarda birçok insan yaṣamını yitirirken, yüzlerce yaralı ve büyük çapta da maddi hasara neden oldu. Neden NATO gücü Türkiye’ye yapılan saldırılarında bir müdahalede bulunmadı? Patriot savunma füze sistemi Türkiye’yi korumak için mi, yoksa yukarıda sözünü ettiğimiz emperyalist dünya sisteminin bölge çıkarlarının korunup kollanması için mi? Birçok bilinmezliklerle ve şaibelerle dolu yanıtsız kalan Suriye’de ki savaş gerçeğini; Hürriyet  gazetesi Washington Temsilcisi Tolga Tanış’ın dikkate değer bir konuya işaret eder: “(…) IȘİD’in bombaları Türk malı” (6). O halde, kim kimi vuruyor ve kim kimi kime karşı koruyor?

A. Can Ataş

Kullanılan ve yararlanılan kaynaklar

1 – C. Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı – Kore Harbinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin Muharebeleri 1950-1953”, Gnkur. Basımevi, Ankara 1975, 5. Ve 6. bölüm.

2 – Kagan, Robert, “Balans van de Macht – de Kloof Tussen Amerika en Europa”, De Bezige bij, Amsterdam 2004, sayfa 146-148

3 – De Volkskrant, Nederland, 27 Januari 2013.

4 – Milliyet, 26 Ocak 2015.

5 – Milliyet, 23 Mart 2016.

6 – Hürriyet, 18 Aralık 2016.

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler