Takip Et

Makale

Küresel hegemonya ve Ortadoğu çıkmazı- 2

A. Can Ataş yazdı: Artık NATO’nun yeni “Stratejik Konsept”i ile emperyalist güçlerin bölgesel veya Transatlantik boyuttaki politikalarının bilfiil uygulaması, yeni dönem koşullarına uygun (Soğuk Savaş sonrası) işlev görecektir!

19 Mart 1948’de Sovyet varlığı tehdit gerekçesi gösterilerek; Belçika, Birleşik Krallıklar (Büyük Britanya, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda), Fransa, Hollanda ve Lüksemburg ülkeleri, ‘ortak savunma da İşbirliği’ni hedef alan Brüksel Antlaşması’nı imzaladılar. Bu antlaşmanın pratikteki somut yansıması, NATO’nun kuruluş amaç ve de sürecini hızlandırmak, diğer yandan da bu örgütün yükleneceği misyon ve amacına taşıyan neden, niçin ve nasıl bir Transatlantik örgütlenme gibi sorular daha da netlik kazanmış oluyordu.  4 Nisan 1949’da NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması) uluslararası askeri bir ittifak olarak kurulur. 17 ülkenin katılımıyla oluşan bu birliktelik, sayısı sonraki yıllarda 28’a çıkar. ( Almanya, Amerika, Arnavutluk, Belçika, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İngiltere, İspanya, İzlanda, İtalya, Kanada, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya, Türkiye ve Yunanistan) adı geçen ülkeler topluluğunu bir arada tutan; askeri, siyasi ve iktisadi güç birlikteliğine paralel –  bir de NATO’nun askeri komutasının güç otoritesi şeklinde dış yansıması (kuvvet gösterisi, caydırıcılık ve tehdit vs’ler) kaçınılmaz olmuş olmasıdır. Bu yapı, örgütün kuruluş yıllarından günümüze dek gelen süreç de hep ABD’nin inisiyatifinde kalmıştır. (1)

Uluslararası boyutta emperyalist güçlerin çıkarını hedef alan veya aleyhine olabilecek tüm durum ve gelişmelere müdahale etme ve de yaptırımlarda bulunan askeri ve siyasi bir ittifak olmuştur. Politik ve ekonomi ilişki-sistemi kendini süreç içerisinde Marshall Planı’ndan beri (5 Haziran 1947) NATO ile entegre olmuş, “uluslararası güç dengesi”ne dayanan bir oluşumdur. İşin ekonomik boyutu 2017’lerde de devam ede gelmiştir. Bu yapı her koşulda üye ülkeler çıkarına işletmek ve NATO çatısı altında bütün silahlı ve silahsız yaptırımlarını meşru kılmak olmuştur. Bir adım daha ileri giderek; “NATO’ya üye ülkelerin herhangi birinin dış güçten (ülkelerden) gelebilecek saldırıya karşı ortak savunma yapmak”, hakkını buluyor kendinde… Bu sav, NATO’nun 5. Maddesinde şöyle dile dile getiriliyor; “(…) Bir ülkeye yapılan saldırı tüm üyelere yapılmış saldırı demektir” (2) şeklinde fikir belirtirken, bu, özünde NATO varlığının başka ülkelere karşı bir tehdit unsuru olarak yansımıştır. Anlatılanları daha somut örneklerle anlaşılır kılmak gerekirse: Hiçbir NATO üyesi ülkeye sınırdaş olmayan değişik bölge ülkelerine ortak müdahalelerde bulunurken, esas amaçlarının uluslararası sistemlerini koruyup kollamak olmuştur. Bir yandan ülkeler işgal edilirken, “demokrasi” gelecek diye, bölgesel uzantıları üzerinden kalıcı olmaya hep özen göstermişlerdir. Israrla işgal demokrasisini bir çözüm görenler, o halklara kan ve göz yaşı olmaktan öte gidememişlerdir.  Bu müdahaleler sonucu geriye bırakılan yıkım, ölüm, korku, psikolojik etki, ülke insanları arasındaki dostluk ve kardeşliği yok edip –uzlaşmaz ilişkileri topluma yer edinmekten başka bir işe yaramamıştır. Afganistan, Irak ve ne de Libya, hiçbiri ne ABD ile sınırdaş bir ülke ve ne de Batı’lı bir NATO ülkesiyle sınır tehdidini oluştura-bilecek bir konumdaydılar.

ABD işe Afganistan’da kendisiyle anlaşmaya yanaşmayan Taliban rejimine savaş açmak, onu yıkmak ve işbirlikçi bir politik rejimi kurmakla başladı. (Dönemin Sovyet’lerine karşı kendi eliyle kurduğu ve desteklediği Taliban’ı).

Ancak Afganistan’ın bütününü kapsayan bir politik rejim kurmayı başaramadı. Zira, Afganistan’daki işbirlikçi “merkezi” hükümetin kontrol ettiği alan sınırlıdır.  Bir ulus bütünlüğünden yoksun Afganistan’da fiilen “çoklu iktidar’lı” bölgesel yönetimlerin etkisi vardır. Merkezi yönetime ters; kendi dini, kültürel ve feodal aile yapısına dayalı bir “aşiretler” yönetimi söz konusudur.

Dönem dönem bu aşiretler dış güçlerin oyun alanına hapsolmuş ve ülke bütünlüğüne hizmet etmeyen, emperyalist güçlerin böl yönet politikasına açık olmaktan öte de gidememişlerdir.                                                                          ABD, 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında, Ekim 2001’de Taliban rejimine savaş açtı ve ülkenin önemli bölümünü işgal etti –oluşturduğu işbirlikçi yönetimle Taliban iktidardan uzaklaştırıldı. İşgal sonrası Afganistan’a ne ‘demokrasi’, ne ‘refah’ ve ne de insanca bir yaşama ortamı sağladı. Ülkede 21. yüzyılın en ilkel, en baskıcı -ve dünya sıralamasında kadın hakları ihlalinin en bariz şekilde yaşandığı birinci sırada bir ülke yaratıldı. Gerek işbirlikçi rejim ve gerekse de işgalci güçlerin  yapmaya çalıştığı şey; bir işgal demokrasisi örneğinde ‘umutların’ havada uçuştuğu ve yoksulluğun ise bir ülke halkı için ‘kader’ diyebilecek kadar bir yanılsama da kaldığı, bir insan yurdu Afganistan yaratıldı!..

Taliban rejimine karşı savaşı Irak’taki Baas rejimine karşı savaş izledi

ABD, Saddam Hüseyin’i El-Kaide ile iş birliği yapmakla suçladı. ABD ve işbirlikçileri Irak’ta kapsam-lı ve de olabildiğince güç gösterisinde bulunurken, aynı zaman da orantısız bir “NATO-Irak savaş profilini” sergilediler. Irak, bir Vietnam benzeri yoğun bombardımana tutuldu ve 9 Nisan 2003’de Bağdat düşmekten kurtulamadı. Gerek işgalci güçlere karşı ve gerekse de işbirlikçi-kukla rejimine karşı halktan güçlü bir direniş örgütlendi. Savaşın orantısız gücü ve direnişin kararlılığı yeni savaş sonrası döneme ilişkin görüşlerin ortaya atılmaya kadar neden oldu.  Bush-yönetimi Irak’ı bütün bir Ortadoğu için örnek olabilecek, çekici bir “demokratik model” yapacağını iddia ediyordu. Bush’un bu söylemi ardında Ocak 2005’te parlamento seçimleri yapıldı ve demokratik görünümlü işbirlikçi/bölgesel uzantılar iş başına getirildi. Bu tarihte şehirler, köyler, kasabalar gelişi güzel ve tarihin hiçbir döneminde görülmemiş bir yoğunlukta bombalandı ve tahrip edildi –ve binlerce sivil hayatını kaybetti. (3) 2005’ten sonraki Irak tam anlamıyla bir kan tarlasına dönüşür-ve hiç kimsenin can güvenliğinin olmadığı bir ülke konumunda olur. 30 Ocak 2005 tarihinde ülkenin ilk “demokratik” seçimi için milyonlarca oy kullanılır.

Bu dönemde TV haber programları oy kullandıklarını işaret eden mor mürekkeple boyalı parmaklarını gösteren ve gülen Iraklıları gösteriyordu. Bu görüntü özellikle Batı medyasında bir işgal demokrasisinin örneği olarak öne çıkarken – diğer yandan da bir Batı’nın ‘demokrasi zaferi’ şeklinde görsel ve yazı medyada ön sayfalarda ve de ilk duyurulan haberler arasındaydı. Tam da bu gelişmeler paralelinde Bush’un Ortadoğu çıkmazı için önerdiği “demokratik model”i giderek işgalci güçler için birer umut kaynağı olmuştu. Ancak seçimle birlikte yaşanan gerginlikler, katliamlar vs’ler bu modelinde pek inandırıcı olmadığı görüşü Batı başkentlerinde çoktan konuşulmaya başlamıştı bile. Irak’ta ki El-Kaide lideri Ebu Musab el-Zerkavi halkı tehdit ederek oy kullanmamaları talep ediyordu. Sünni bölgelerde oy kullananlara karşı saldırılar ve intihar eylemleri yapıldı- kırk dört kişi hayatını kaybetti.  ‘Allah’ın adına kafa kesmeler’ ve ‘sokakları kanla yıkama’ vb gibi tehditler El-Kaide’nin bölgedeki varlık gücüne işaret ediyordu. El-Kaide Irak’ta Sünni kesimden geniş destek almak ve onları temsil etmekle mükellef oldukları iddiasıyla- sorunların çözümü noktasında muhataplarına (ABD, NATO-ülkeleri ve Irak hükümeti) göz ardı edilemeyeceklerini ısrarla vurguluyordu. El-Kaide seçim esnasında kendisinden isteneni önemli ölçüde yaptı denilebilinir. Ülke genelinde Suriye sınırından, İran Körfezine kadar Sünni seçmenler evlerinde oturdular. Ambar eyaletinde, Sünni oy oranı sadece yüzde 2 idi. Ülkede güç ve petrol zenginliklerinin otuz altı milyon insan arasında nasıl pay edileceği sorusuna net bir yanıt verilmedi. İktidardaki yeni hükümet, karar aşamasında Sünni sesler susturulurdu. Buna karşın çözüm ne bir uzlaşıda ve ne de ortak payda da buluşma vardı. Aşiret geleneklerine göre ‘Iraklı Sünniler ölen aile üyelerinin intikamını almak zorundaydı’. Dolayısıyla, kendi deyimleriyle ‘sokakları kanla yıkama’ geleneğine döndüreceklerdi. Bu retorik özelde Ortadoğu coğrafyasında ve genelde de Irak tarihinin her döneminde gündeme geldiğini söylemek mümkün.

22 Eylül 1980 – 20 Ağustos 1988 tarihlerinde Irak ve İran arasında 8 yıl süren bir savaş yaşandı ve 500.000’den fazla insanın yaşamına mal oldu. Hırs ve ihtirasla sürdürülen bu savaşın Irak’a borç maliyeti ise 80 milyar dolar olmuştur. (4) Bu savaşta da açıktan bir Sünni ve Şii çıkar çatışması vardı. Bugünün Irak’ında azınlık olarak bulunan ve gayrı meşru, yönetim ve karar alma/verme mekanizması dışı bırakılan Sünnilerin (%33) bugün yaşadıkları ile, Saddam Hüseyin döneminde ülke çoğunluğunu temsil eden Șiilerin (%62) yaşadıkları arasın hiçbir fark yoktur. Zira, Sünni ve Șii’ler kadar da tarihin her döneminde Kürtler hep ama hep katliamlara ve soykırımına maruz kalmış tek halktır. Çünkü ne Șii yönetimi ve ne de Sünni yönetimi hiçbir dönem Kürtlerden yana olmamıştır. Onlar, o coğrafyada bir Kürt varlığını kendilerine bir tehdit unsuru olarak kabul etmişlerdir… Dolayısıyla, Irak’ta gerçek anlamda bir demokrasi, özgürlükçü, eşitlikçi ve çoğunluğa göre değil de – çoğulculuğa dayanan ve toplumda bütün katmanları eşit oranda temsil ve tercih etme anlayışıdır, gerçek demokrasiyi düşündüğümüzde…

ABD’nin bölge üzerindeki hegemonyası pekiştirilmek isteniyor.

Gözden kaçmaması gereken bir nokta da “Büyük Ortadoğu” coğrafyasının batısında, Libya’da yaşanan gelişmelerdir. Libya yönetimi ABD başta olmak üzere, emperyalist devletlerin baskısına boyun eğdi. Kaddafi rejimi “Batı” ile var olan gerginlikleri yumuşatmak, dış sorunları çözmek ve “uluslararası toplum”dan soyutlanmış olmasına son vermek için ödün üzerine ödün veriyordu. NATO’ya bağlı hava güçleri Kaddafi ordu birliklerine ciddi kayıplar verirken, Batı destekli isyancıların güçlenmesini sağlıyordu. Kaddafi konvoyu 20 Ekim 2011’de Sirte kentini terk ederken, yoğun NATO hava gücü saldırına maruz kaldı. Kaddafi yakalanır ve aynı gün işkence edilerek öldürülür. Kaddafi’nin ölümü sonrasında ki Libya, yeni bir Irak’ı veya Afganistan’ı hatırlatır duruma düşer oldu. Bu gelişmeler akabinde, 11 Eylül 2012 gecesinde ABD’nin Libya’nın Bingazi şehrindeki ABD Konsolosluğuna saldırı gerçekleşir. Bu saldırıda, ABD Büyükelçisi Chris Stevens ve üç elçilik çalışanı hayatını kaybeder. Bu olaydan hemen sonra; NATO’nun 19-20 Kasım 2010 tarihindeki Lizbon Deklarasyonu’nda karara bağladığı strateji konsepti daha etkili bir şekilde yürürlüğe girer. Lizbon Deklarasyonu’ndaki kararlar bağlayıcıdır. Bu bağlamda Lizbon kararı üç önemli noktada ısrarlıydı: NATO üyelerinin “kolektif savunma”, “kriz yönetimini oluşturma” ve zaman kaybı olmaksızın anında gerekli “işbirliğini sağlamak” -ve müttefik güçler bir müdahalede bulunmalıydı. Artık NATO’nun yeni “Stratejik Konsept”i ile emperyalist güçlerin bölgesel veya Transatlantik boyuttaki politikalarının bilfiil uygulaması, yeni dönem koşullarına uygun (Soğuk Savaş sonrası) işlev görecektir!..

Yararlanılan Kaynaklar:

1 – “Europa Nu, Noord-Atlantische Verdragorganisatie(NAVO)”, 19-06-2017, Holland.

https://www.europa-nu.nl

2 – “Kuzey Atlantik Antlaṣması”, Washington DC, 4 Nisan 1949.

3 – Warrick, Joby, “Siyah Bayraklar – İȘİD’in Doğuṣu ve Yükseliṣi”, A- Kitap. İstanbul 2016, sayfa 223-245.

4 – Hoff, Ruud, “Het Midden Oosten – Een Politieke Geschiedenis”, Het Spectrum, Utrecht 1991, sayfa 269 – 286.

 

 

 

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler