Takip Et

Güncel

Kirli amaçlar için “Mültecileri” Kullanmaktan Vazgeçin

Vicdanın tam ortasında bir yaşam savaşı veriyor. “Modern Avrupa’da” izliyor. İzlemekle yetinmiyor gelenleri gaz bombalarıyla karşılıyor. Yerlerinden ettikleri bu insanları birer vebalı gibi görüp ölüme terk ediyorlar. Yunanistan’ın saldırıları sonucu insanlar hayatlarını kaybederken bindikleri botun batması sonucu içinde çocukların da olduğu insanlar boğularak yaşamdan koparılıyor

İnsan, tarihler boyu varlığını sürdürebilmek ve yaşamını idame  etmek için uygun ve elverişli bulduğu ortamlara yerleşmiş ancak kaynaklar yetmediğinde ve tükendiğinde veya tehlikeli şartlar oluştuğunda bu tehlikelere karşı direnmiş, başaramadığında ise  yer değiştirmek zorunda kalmıştır. Başlarda bu değişimler o günün koşullarında doğallığında oluşmuş olsa da daha sonraları yukarıda izah ettiğimiz zorunluklar nedeniyle yaşadığı toprakları terk etmiştir.

Biliyoruz ki yeryüzü dediğimiz topraklar kalıcı olarak kimseye ait olmamasına rağmen zaman içinde insanın yaşam alanları ihtiyaçlar doğrultusunda kalıcı yerleşimler haline geldi ve kabile yaşamından köylere, kasabalara, şehirlere ve en sonunda ülkelere dönüştü. Her parçanın bir sahibi çıktı. Her toprak parçası birileri tarafından mülk haline getirildi, isimlendirildi, bayrağı oldu ve sınırlar çizildi. Devletler oluştu ve bir gurup azınlık, çoğunluk üzerinde egemenlik kurdu. Kurulan bu egemenlik sınırları zaman içinde var olan sınırları aştı ve daha fazlası istendi hep.

Savaşlar, yıkımlar bu genişleme arzusunun sonucu, dünyanın tüm dengelerini bozan bir gerçekliğe dönüştü. Yüzyıllardır yapılan işgalci ve ilhakçı talan ve sömürü savaşları insanlığı yaşam alanlarından kopardı ve aynı gezegen üzerinde “mülteci” yaptı. Doğduğu yer kaderi oldu ve her nereye gidilse de doğduğu yerin bıraktıkları değerler peşinden geldi. Yabancı olundu, öteki olundu, hatta işgal edenler için neredeyse yerinden yurdundan edilen ‘işgalci oldu’. Birinci ve ikinci Dünya Savaşları sonrası çizilen sınırlar ([1] tabi Avrupa, Amerika, Rusya ve Çin gibi) büyük emperyalist güçlerin sınırları belirlendikten sonra gerisi durulmayan savaşlarla görüşülmek için masaya konulan pasta oldu. Diğer bazı kıtalarda olduğu gibi ama özellikle de Afrika ve Asya kıtası ve Orta Doğu bu paylaşım savaşında kesintisiz bir şekilde tüm yeraltı ve yer üstü kaynaklarının talan edildiği bir coğrafyaya dönüştü.

ABD ve Rusya başta olmak üzere tüm emperyalist işgalci güçlerin Orta Doğu üzerine plan ve talanları her gün daha büyük bir yıkım getirerek devam ediyor. Afganistan, İran, Irak ve Suriye topraklarına ‘barış, huzur ve demokrasi’ götürmek safsatası altında orada bulunan halkların  yaşadıkları baskı ve zulüme, eskisinden çok daha ağır olan yıkımlar, sürgünler, açlık, sefalet ve her türlü katliam ve kırımlara yerini bıraktı. Birleşmiş Milletlerin 2017 göç raporuna göre dünyada 68 milyon insan bölgesel çatışmalar, yoksulluk ve şiddet nedeniyle göç etmiş durumda ve bu göçler geri bırakılmış ülkelerden batıya doğru olmuş ve göç edenlerin çoğunluğu kadınlar ve çocuklar.

2011 yılından bu yana Orta Doğu’da yükselen savaş sonucu emperyalist devletlerin ve gerici yerel despot devletlerin bölgede ortaya çıkardığı ve yönlendirdikleri İŞİD kara belası yüzünden özellikle Suriye topraklarından yoğun bir göç durumu yaşanmakta ve şiddetin türlüsüne maruz bırakılan bu Suriyeli insanlar, yerlerini yurtlarını bırakarak yollara düşmekten başka çare bulamıyorlar. Çünkü belirsiz bir geleceğin içinde yaşamak istemiyorlar. Çünkü başlarına düşecek bir bombanın altında  ölecekler mi yoksa  sakat mı kalacaklar tehlikesini düşünerek yaşamak istemiyorlar. Çünkü İŞİD belası altında, “inanç-cihat” adı altında hayatların karartılmasını, özellikle de kız çocuklarının ve kadınlarının yaşamlarının karartılmasını istemiyorlar. Bu gerçekleri çoğaltabiliriz. İşte bu gerçeklerdir ki; insanları çoluk- çocuk, yaşlı-genç, kadın-erkek demeden belirsiz yollara düşüren.

Hayatta kalma arzusunun en temel hak olduğunu çıkardıkları yasalarla dünyaya “insan hakları” diyerek satmaya kalkanlar ve yine ezilen halklara modern köleliği dayatanlar emperyalist gerici ülkelerdir. Bu insanları sonu belirsiz yollara düşüren bu modernist talancılardır. Aylan bebeğin kıyaya vuran minik bedeni üzerinde timsah gözyaşı dökenler bu sahtekarlardır.

Osmanlı devlet geleneğinin yayılmacı, işgalci devamcısı olan Recep Tayyip Erdoğan şahsiyeti ve ona kafa sallayanlar, ülkenin dış tehditlere karşı vatan savunması naralarıyla işgal ettikleri Suriye topraklarında halkın güvenliğini koruma beyanatlarında bulunuyorlar. Nasıl bir halk güvenliği ise o halk bunlardan kaçıyor ve topraklarını terk ediyor. Ve en son yaşanılan kaçınılmaz sonun ardından dünyaya “siz bizi görmezseniz bizde göçmenleri bırakırız” hamlesiyle insan vicdanını,onurunu  ayaklar altına alan bir girişimde bulunarak binlerce insana “açtım kapıları hadi gidin” demiş ve herkesin izlediği bir insanlık dramına neden olmuştur.

Türkiye’den kara ve deniz yoluyla Yunanistan’a geçmeye çalışan binlerce insan zorlu koşullar altında boğuşmaya şu an itibariyle devam ediyor. İleri gidemiyor gaz atılıyor. Geriye dönemiyor kabul edilmiyor.

Vicdanın tam ortasında bir yaşam savaşı veriyor. “Modern Avrupa’da” izliyor. İzlemekle yetinmiyor gelenleri gaz bombalarıyla karşılıyor. Yerlerinden ettikleri bu insanları birer vebalı gibi görüp ölüme terk ediyorlar. Yunanistan’ın saldırıları sonucu insanlar hayatlarını kaybederken bindikleri botun batması sonucu içinde çocukların da olduğu insanlar boğularak yaşamdan koparılıyor.

Kapitalizmin yarattığı ırkçılık, milliyetçilik ve egemenlik hırsı gibi belalarla bilinci çarpıtılmış insan, kendisinin de bir gün bu duruma düşebileceği ihtimalini düşünmeden acımasızca ve vicdansızca olan biteni izliyor.

Geriye beriye çekmeden söyleyelim. Sınıra yığılmış on binlerce insanın içinde bulunduğu içler acısı ve utanılacak durumuna esas olarak Türk devletinin kabul edilmesi imkansız politikaları sebep olmuştur. Esas olarak sorumluluk devleti yöneten Türk hükümetinindir. Mültecileri amaçlarına ulaşmak için kullanmaktadır. “Merkel aradı, sınırları kapatın 100 milyon euro vereyim dedi” diyor Erdoğan. “Şimdi o parayı istemiyorum o dönem geçti dedim.” Doğrudur, o zaman geçti çünkü bugünlerde mültecileri sınırdan Avrupa’ya göndermedeki politikanın ve taktiğin amacı çok  başkadır. Sınır kapılarını açarak Avrupa hükümetleri üzerinde baskı kurup insanlık dışı amaçlarına destek sağlamak. İnsan hakları ve insan hakları kavramının ayaklar altına alındığına dair  çarpıcı bir örnek vermek ister misiniz diye sorulsaydı yakın zaman içinde bu uygulamadan daha iyi bir örnek olacağını hiç sanmıyoruz. Kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere yaşlılar, hasta insanlar saldırıya uğruyor. Çocuk ve bebelerin içinde olduğu botlar batırılmaya çalışılıyor.

Türk devletinin esasta sorumlu olmasından söz ettik. Kesinlikle bu böyledir. Fakat bu demek değildir ki Avrupa hükümetleri ve bu arada Yunanistan hükümeti masum ve pay sahibi değildir.

Orta Doğu, Suriye ve Libya iç savaşının başlamasında kim diyebilir ki Avrupalılar pay sahibi değildir. Pay sahibi de ne demek, başlatanlar bunlardır. Libya’yı düşünün! Fransa Libya’da nasıl bir rol sahibidir? Kaliteli petrolü elde edebilmek için Libya’yı bombalayanlar içinde Fransa’nın özel bir rol aldığını biliyoruz. Türk devleti geride kalır mı? Leş mahlukları dört bir yandan Libya’ya üşüştüler. Ve şimdi kalkıp onbinlerce Libyalının çeşitli ülkelere dağılmak zorunda kalmalarına hangi hakla kabul edilemez bulacaklar.

Açlık, sefalet, çaresizlik. Yollarda ve gittikleri ülkelerde uğradıkları taciz, tecavüz kadınlar için bu durumun başka bir yıkım halidir. Kendilerinin içinde oldukları girdabın yanında çocuklarını, bebelerini soğuklarda koruyamanın, karınlarını doyuramamanın o korkunç acısını her saniye, her dakika ve her saat yüreklerinin derinliklerinde yaşıyorlar. Bir annenin, bir kadının iç dünyasında kopan korkunç acılı fırtınayı hangi zalime anlatabiliriz? Ruhunu yitirmiş birine, insanlığa düşman hangi mahlukat anlayabilir ki. Temsil ettikleri sistem insana ve tüm doğaya düşman değil mi zaten? Varlığımızın kaynaklarını tahrip eden ve kar dışında ufuklarında bir şey olmayanların yapacakları uygulamalar ancak bunlar olur.

Son olarak bu düşürülmüş insanların ve özellikle de kadınların sesi olarak diyoruz ki; bu yerküre sizin değil sadece. Hatta siz küremize ait değilsiniz. Küre tüm canlılarındır. Kirli ellerinizi hayat kaynaklarımızda çekin. Gün gelecek o kapattığınız kapılar, sınırlar, girmemizi engelemek için çektiğiniz tel örgüler, soğuk duvarlar ile sıktığınız gaz ve silahlarınızla beraber yok olup gideceksiniz. Açın kapıları ve zorbalığınıza son verin. Bebeklerimizin, çocuklarımızın ve bizlerin canı kanı üzerinde yürüttüğünüz caniliklerinize son verin.

Günün Haberleri

Güncel konulu diğer haberler