Takip Et

Makale

Kaostan Karantinaya

İnsanlığın kayda geçen tarihi boyunca, öldürücü bakteri/mikrop ve virüslerin neden olduğu sayısız kitlesel ölümlerin yaşandığı malum. Çünkü kompleks bir organik  bileşime, daimi bir hareket ve çatışmaya, kaotik bir uyuma ev sahipliği yapıyor dünyamız. Kozmik alemin ve doğanın parçaları olarak aramızda bin bir organik ilişki mevcut. Virüs türleriyle aynı doğal ortamı paylaşıyoruz ve aramızdaki ilişki de genellikle dostça olmayabiliyor.
Denizde, karada ve havada ele geçirdiğimiz canlı türlerinin bir kısmını yer bir kısmını da hizmetimize koşar ve ardından da hastalıkların vebalini onların
sırtına yıkarız.

Büyük kalabalıkları çaresizliğe sürükleyen koronavirüs eksenli  gelişmeler ilginç boyutlar almaya devam ediyor.

Yeni tipte deney ve tatbikatları andırır tarzda Batılı ülkelerin birbiri ardına dış sınırlarını kapatmaları, AB içi sınır kontrollerini artırmaları, sınırlar dahilinde ise üst üste alınan karantina önlemleri halk katmanları arasındaki tedirginliği virüsten beter bir hızla yaygınlaştırmaktadır.

Fransa devlet başkanı E. Macron’un 16 Mart akşamı Fransızlara seslendiği 20 dk’lık yarı teatral Tv konuşmasında tam altı kez,  “evet, savaştayız” diyerek bütün ulusu ardında birleştirmiş oldu! Karantina altındaki diğer ülkelerde olduğu gibi acil çözüm bekleyen ekonomik ve sosyal sorunlar bir anda ortadan kalktı ve hükümetin şahsında devlete, onun  şahsında da kapitalizme olan güvenimiz tazelenmiş oldu! Yaradanlar egemen güçlere ve devletlerine zeval vermesindi! Bu sayede, “birinci”, “ikinci” diye numaralandırdıkları savaşlar gibi “Covid-19” olarak numaralandırılmış virüse karşı başlatılan savaştan da muzaffer çıkılacaktı! Ya da “Covid-19”, “yeterli sürü bağışıklığına ulaşıldı, benden bu kadar” deyip yanına da birkaç yüzbin ölü alarak sahneden çekilecek ve nöbeti “Covid-20-21” numaralı olanlara devredecekti!

Kapitalizmi ruh derinliklerine kadar içselleştirenler anlamasalar da, yaşananlar bir avuç egemenin yerküreyi nasıl kendi özel mülkü, üzerinde yaşayanları da kendi hizmetkârı ve çift öküzü gibi görme saplantılarının ne tür yıkımları tetikleyebileceğini gösteriyor aynı zamanda.

“Nasıl paraya ve silaha çeviririm” dürtüsüyle okyanus diplerinden atmosfere kadar her şeyle oynayan bir kapitalist delirmenin dışına çıkılamadıkça, sistem sahiplerininin tayin ettikleri ya da sebep oldukları detay sonuçlar etrafında döner dururuz. Sorunu yalnızca “Deli dana salgını”, “İspanyol gribi”, “Asya gribi”, “Kuş gribi”, “Domuz gribi”, “Sars/Mers” ve şimdi de “Covid-19” virüsü gibi tekil sonuçlar üzerinden ve sistem bütünlüğünden kopuk bir “sağlık sorunu” olarak değerlendirmek özürlü, safdil bir yaklaşım olur.

İnsan bedenine yuvalanan organik virüsler ile bir biçimde baş edilebilir. Fakat insan zihnine yuvalanan mülkiyet ve hiyerarşi eksenli virüslerin alt edilmesi o kadar kolay değildir.

1520 yalından başlayarak beyaz sömürgecilerin marifetiyle Aztek ve Mayaların arasına taşınan ve 22 milyon insanın ölümüne neden olan çiçek virüsü, insen nesillerine enjekte edile gelen din tescilli sınıflı toplum virüslerinin yarattığı çoklu hasarın yanında hafif kalır.

Çin’in Wuhan eyaletinde ortaya çıktığı iddia edilen koronavirüsün şu ana kadar verdirdiği insan kayıpları, 8 Ocak 1778’den itibaren İngiliz kaşif Kaptan James Cook ve adamlarının -ve elbette onların açtığı yoldan dalgalar halinde gelen Avrupa’lı sömürgecilerin- Hawaii adalarına taşıdıkları grip, verem, frengi, tifo ve çiçek virüsünün sonucunda adalarda yaşayan yarım milyon yerliden yalnızca 70 bin kişinin kurtulabilmesinin yanında “yan tesir” sayılır. Denilebilir ki, tüm bu ölümcül virüslerin toplamı da, mülkiyet ve eşitsizlikler dünyasının ebediliği masallarını yüklenmiş ideolojik virüslerin yanında kocaman bir hiç kalır.

***

İnsanlığın kayda geçen tarihi boyunca, öldürücü bakteri/mikrop ve virüslerin neden olduğu sayısız kitlesel ölümlerin yaşandığı malum. Çünkü kompleks bir organik  bileşime, daimi bir hareket ve çatışmaya, kaotik bir uyuma ev sahipliği yapıyor dünyamız. Kozmik alemin ve doğanın parçaları olarak aramızda bin bir organik ilişki mevcut. Virüs türleriyle aynı doğal ortamı paylaşıyoruz ve aramızdaki ilişki de genellikle dostça olmayabiliyor.

Denizde, karada ve havada ele geçirdiğimiz canlı türlerinin bir kısmını yer bir kısmını da hizmetimize koşar ve ardından da hastalıkların vebalini onların sırtına yıkarız.

“Evcilleştirme” adına köleleştirdiğimiz, sonrasında da boğazlayıp yediğimiz diğer canlılardan bizlere taşınan hastalıklara

“Tavuk vebası”, “Domuz gribi” gibi isimler takarız da, onlara bulaştırdığımız virüslerden asla söz etmeyiz.

“Covid-19 vesilesiyle sınır tanımaz virüslere karşı kara, hava ve deniz sınırlarını kapattım” diyerek önlem aldığını beyan eden ahmaklık türleri, doğal hayatın ve olgusal gerçeğin karşısında bir kez daha gülünç duruma düşüyor.

Bizzat kendisi yaşamın aleyhine işleyen kapitalist uygarlık modelinin ve onun alıklaştırdığı, derinlemesine yabancılaştırdığı modern sürülerin tezatları saymakla bitmez…

Kapitalist Dünya ve Komplo

Ülkelerin/toplumların tarihi, bitmeyen komplo tartışmalarının da tarihidir. Dünyayı etkileyen her beklenmedik doğal ve toplumsal fenomen, şok tesiri yaratan her büyük cinayet ve ani sosyal sarsıntı, komplo tartışmalarını da harekete geçirir.

Maruz kalınan büyük yıkım ve korku dalgalarının yarattığı çaresizlik duygusu da büyük oluyor. On-milyonların yaşamına mâl olan doğal afetlerin, büyük savaş ve salgın hastalıkların yarattığı kollektif korku ve umutsuzluk duygusu, komplo senaryolarına hayat veren önemli bir faktördür. Güçsüzlük, çaresizlik veya iktidar paranoyasının pençesindeki insanın, yaşanan kâbusların sorumlusu olarak uzaylıları, “iç ve dış düşmanlar”ı araması bir teselli kolaylığı sağlar vs…

Ama bütün bu algısal ya da irrasyonel nedenler, komplo denilen bir entrikalar toplamını, bir hedef şaşırtma, savaş ve bertaraf etme tekniğinin varlığını da ortadan kaldırmaz.

Komplo, sözlük tanımı gereği, “bir kimseye ya da bir kuruluşa karşı topluca alınan, o kimseyi ya da kuruluşu güç duruma sokacak gizli karar; gizlice yürütülen herhangi bir plan ve iş” ise eğer, komplo iktidar kavgasının olduğu her yerdedir. Bu tanımla bakıldığında, devletler ve rakip dünya tekelleri arasındaki sürtüşmelerin tarihinin komploların da kirli bir tarihi olduğu görülür. Devasa fonlarla beslenip eğitilen gizli servislerin, özel harp dairelerinin faaliyet yöntemlerine ve ne tür karanlık icraatlara imza attıklarına bakmak yeterlidir. Bir zaman aşımından sonra ulaşılabilen kimi belge ve istihbarat şeflerinin anılarıyla deşifre olan komplolar, gerçeğin onda biri bile değildir. Kimi derin arşivler ise hiçbir zaman açılmaz veya tanıklarıyla birlikte imha edilirler.

Mevcut uygarlık modelinin acımasız gerçeğiyle başedemeyen kimi parlak beyinlerin komplo teorisyenliğine yönelmeleri anlaşılır bir durumdur. Bu yolla, geçmişte maruz kalınan çeşitli travmalar ve ezici gerçek karşısındaki yetersizlik duygusu bir nebze de olsa hafifletilmiş olur. Benzer güçsüzlük duygusuyla bu teorisyenleri hayranlıkla izleyip tekrar eden toplulukların ruh halleri de aynı ölçüde anlaşılırdır. Ama bunlara bakarak, kapitalist devlet ve tekellerin dünyanın başına ördükleri yeni çorapları, yeni tipte bir dijital sömürgeci tahakküm manevralarını ifşa etmeye dönük her düşünsel girişime “komplo teorisi” damgasını vurmak ya da buna çanak tutmak da bir başka tuzağa basmaktır.

Virüslerin mutasyona uğraması gibi egemen güçlerin hegemonya yöntemleri de mutasyona uğruyor.

1347-1351 yılları arasında kara Avrupa’sını kırıp geçiren “Kara Veba”nın başlangıç hikâyesini hatırlayalım: 1347 yılında  Viyana önlerine kadar gelen Moğol istilacıları, sert direniş gösteren Avrupa kalelerini teslim almak için çürümüş vebalı cesetleri mancınıkla kale içine fırlatma şeklindeki hin bir savaş taktiğiyle, “kara ölüm” dalgasına neden olan “Yersinia pestis” bakterisini yaymışlardı. Oldukça bulaşıcı bu hastalığın hızlı yayılımı sayesinde Moğollar kale ve şehri kolaylıkla ele geçiriyorlar.

700 yıl kadar önce kullanılan kalleş bir savaş tekniğinin günümüzde 700 kat daha geliştirildiğini anlamak için pek çok neden ve veriye sahibiz bugün.

Doğal birer seri katil olarak iş gören virüslerin insan eliyle biyolojik manipülasyona tabi tutulduklarında bir soykırım ordusuna dönüşmeleri işten bile değil. Küresel iktidar delilerinin silah envanterlerinde biyolojik/bakteriyolojik silah stoklarının varlığı da bir sır değil ayrıca. Şimdilik bunları kullanma ihtiyacı duymuyorlar, o başka mevzu.

Komploların, doyumsuz egemen azınlıklar için dışsal değil içsel bir olgu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kapitalizmin tarihi birbirini yeme sanatının, büyük savaş ve yağma hareketlerine küçük bahaneler uydurmanın, en meşru sosyal hareketleri dahi rayından çıkarmak için geliştirdikleri envai çeşit provakasyon ve komploların tarihidir. Bunu anlamak için dünya kapitalizminin 300 yıllık tarihine “şöyle bir göz atmak” yeterlidir aslında.

Gerçeğin bu yanına vurgu yapmak, deli saçması senaryolara itibar ederek enerji ve zaman kaybetmemizi de gerektirmiyor tabi ki.

Yeni Bir Dünya Düzeni İhtiyacı

Dünyanın yeni bir düzene ihtiyacı olduğu aşikâr. Hem insanlık çoğunluğunun ve hem de gezegenin ve insan soyunun başına bela kesilen küresel mali oligarşik azınlığın…

Kapitalizm, kaçınılmaz olarak kaostur; bir adım sonrasında ise çok boyutlu bir karantina, savaş ve yıkımdır.

30 yıl kadar önce büyük debdebeyle ilan edilen ve çok geçmeden iflas eden “yeni dünya düzeni”lerini bir yenisiyle değiştirmenin vakti gelmiş bulunuyor. Çünkü bu model külliyen duvara dayanmış durumdadır.

Dizginsiz/doyumsuz bir büyüme hırs ve eyleminin burdan öte gidebileceği nasıl bir akılcı yol olabilir? Geçerli olasılıklar olmakla birlikte, dünya ölçeğindeki konvansiyonel bir savaş ya da termonükleer bir kapışmayla işi çözmeye kalkışmak da çok kolay görünmüyor.

Dünya servetlerinin tamamına rakipsiz sahip olma dürtüsünün kapitalizmin mantığı içinde bir tedavisinin bulunmayışı, ikili bir kriz ve çatışma nedenidir. Bir yanda halklar cephesinin oluşturduğu potansiyel çatışma dinamiği, öte yandan dinmeyen bir nüfuz/hakimiyet ve pazar dalaşı…

21. Yüzyılın başından bu yana yana şu minvalde argümanlar daha sık dillendiriliyor: “Bu nüfus bu dünyaya çok fazla”, “ekosistemin dengesini bozan da, bu nüfus fazlasının tükettiği kaynakların yeniden üretimine harcanan enerjidir”, “sayısı giderek artan işe yaramazlar sınıfı ne yapılacak?”…

Dünyanın doludizgin radikal çözümlere doğru yol aldığı olgusal bir gerçektir. İflasının içinde kendini güvenlikte hissetmeyen küresel kapitalist kastların mevcut uygarlık formuyla, insanlık çoğunluğunun daha adil, eşitlikçi ve özgürlükçü bir uygarlık tahayyülü dışındaki ara formların uzun vadede tutunma dayanakları yoktur.

Ya dünya halkları epidemik kâbusa bakıp kapitalizmin kâbusuna razı olmayı reddederek kollektif/komünal bir çıkış yoluna girecek, ya da muktedirlerce zaten hizmetçi, yük beygiri ve kondukları kaynakları kurutan çekirge sürülerinden öte bir şey olmayan fazlalık milyarlar bir kitabına uydurularak tedricen bertaraf edilecektir.

Ancak, toplumsal evriminin istikametinin iki köklü seçenekten birine doğru olması, bir algoritma işlemine tabidir anlamına da gelmez. Komünal bir uygarlık yoluna adım atmak her şeyden önce kapitalist çılgınlığa muhalif dinamiklerin isteklerindeki samimiyeti, geçen yüzyılın devrimci paradigmalarını aşma kapasitelerini, zamanı ve yakın geleceği doğru okuyabilecek bir vizyon genişliğini gerekli kılar. 

İnsanlığın tarihi, “bu imkânsız”, “bu kadar da olamaz”,”bunlar hayâl” denilen radikal dönüşümlerle doludur. Pozitif ya da negatif…

1346-1353 yılları arasında ortaya çıkan ve  75-200 milyon arasında insanın hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan Kara Veba salgını, bir hayra da vesile olmuştu.

Ölümcül salgın, Avrupa’yı cehalet ve terör içinde tutan, yaşananları şeytan ve kızgın tanrılarla açıklayan engizisyonun adım adım sorgulanmasına, dinde reforma ve  zamanla da rönesansa giden yolu açan bir işlev görmüştü.

Zaman, koronavirüsün yeni bir rönesansı tetiklemesini dilemekle kalmayıp aklı organize etmenin ve küçük titreşimleri büyütmenin zamanıdır.

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler