Connect with us

Analiz

Kadınlar Özgürleşme Eyleminin En Güçlü Öznesi Olarak Yerlerini Alıyorlar

Kadın mücadelenin tüm alanlarında attığı adımların toplamıyla geldi bugüne. Bu tarihsel mücadele deneyimleri pratik yoluyla geleneksel algıların kırılmasına yol açtı. Bu kırılma kadını özgürlüğe yakınlaştırdı. Kadınlar özgürleşme eyleminin en güçlü öznesi olarak yerlerini dün olduğu gibi bugün de alıyorlar

Durmadan ilerleyen ve ilerledikçe gelişmeleri ve sorunları beraberinde getiren 21. Yüzyılın 20 yılını geride bırakırken, baskılar da giderek artıyor, fakat bunun karşısında güçlenen mücadeleler ve toplumun huzursuzluğu da tüm kesimlerde hissediliyor. İnsanlık ya büyük bir alt üst oluşla kaderini kendi ellerine alacak ya da kapitalizmin çarkları arasında varoluş amacına tümden yabancılaşarak yaşam dışı kalacaktır.

İnsanlık ailesinin ezici çoğunluğu için sömürü ve baskı artık kaldıramayacağı ağırlığa ulaşmış durumda ve bunun tek nedeni özel mülkiyet ve onun bu çağdaki örgütlü sistemi kapitalizmdir. Kapitalizmin yayılmacı ve talancı karakteri, tarih sahnesine çıktığından beri hız kesmeden ilerliyor. Arkasında bıraktığı enkaz karşımıza her gün başka bir felaket çıkarıyor. Kar ve sürekli yayılma hırsı geçtiği tüm coğrafyaların yer altı ve yer üstü kaynaklarını yok ediyor, çıkarılan savaşlarla başta kadınlar olmak üzere bölge halklarını mülteci durumuna düşürüyor.

Egemenler için artık kendi varlıklarını sürdürebilmek de bir sorun durumundadır. Üzerinde yükseldikleri kapitalist ekonomik ilişkiler artık kendilerini de besleyemiyor. Yarattıkları kriz kendilerini de vuruyor. Dünya genelinde artan işsizlik, sağlık problemleri, eğitim hakkı, doğal kaynakların tüketilmesi, ekolojik dengenin bozulması, savaşlar nedeniyle göçün artması ve artık Avrupa kapılarının daha çok vurulması gibi nedenler devletleri ve hükümetleri daha da hırçınlaştırarak halkların karşısına çıkarıyor. Gün geçtikçe artan insanca yaşam talepleri içinde insanlığın yarısını oluşturan kadınlarınkini daha acil kılıyor. Özel mülkiyet dünyasının ilk ezileni olan kadının toplumda mülkiyet olarak görülmesi ve bunu besleyen tüm toplumsal değer yargılarının alabildiğince toplumun içlerine sirayet etmesi, kadının yaşamında ve mücadelesinde çok fazla sorun yaşamasına sebep olurken aynı zamanda da kadınların devrimci tarzda kurtuluşunun anlaşılması adına oldukça öğretici dersler bırakıyor.

Kadınların yaşadığı sorunların temeline bakmak, aklı yarının kurtuluşu için değil, bugünden bugünün kurtuluş mücadelesine yeltenenlerin kafasını kurcalamak zorundadır. Kadın yaşamının artık yaşanılmaz hale gelme durumu bugün sadece doğduğumuz topraklarla alakalı değildir. Tüm dünya üzerinde adı konulmamış bir kadın kırımı yaşanmaktadır. Bu kırım oldukça aleni yaşanmasına rağmen bu duruma karşı duyarsızlık hali de o kadar çelişkidir.

İnsan denen varlık doğduğunda onu insan olarak tanımladığı özellikleriyle doğar. Dişi veya erkek olması belirleyici olan değildir aslında. Yani kadın da erkek de doğada aynıdır. Cinsiyetleri gereği belli biyolojik farklılıkları olsa da aslında gördükleri işlev aynıdır. Türsel sürekliliğin doğanın kendi ahengi içerisinde sürdürülmesidir, ancak insan büyüdükçe kendisine has tüm özellikleri, toplumsal ve tarihsel koşullar, değer yargıları, ahlak, din gibi koşullarla biçimlendirilir ve son hali verilir. Toplumun tarihsel koşullar süresi içersin de erkekleşmesi yani zihniyetlerin erilleşmesi karşımıza tahakküm ilişkisini getirdi. Bu tahakküm ilişkisi de kadını ‘ikinci’ konuma düşürdü. Toplumda belirlenen hiyerarşi de bunu sağlamlaştırdı. Kadın toplumda birey olmaktan çıkarılıp erkeğin tamamlayanı olarak lanse edildi. Bu yönelim süreç içerisinde tüm alanlarda kadınların baskı görmesine, ezilmesine, horlanmasına sözün kısası insan olarak dahi görülmemesine götürdü.

Kadının maruz kaldığı bu kırım ortamında ötekileştirilmesi, köleleştirilmesi insan yerine konulmaması her coğrafyada kendi toplumsal değer yargıları ile kendisini gösteriyor. Kadın kimliğinin yüz yüze kaldığı cinsel sömürü, şiddet ve tüm sindirme politikaları sınıflardan bağımsız değildir. İnsan türünün yarısını oluşturan kadın cinsinin bu cendereden kurtuluşu toplumsal mücadelenin acil sorunlarındandır. Kadın toplumsal kurtuluş mücadelesinin en etkin dinamiğidir ve yapılması gereken bu etkin dinamiğin zincirlerinden kurtulmasını sağlamaktır.

Türkiye- Kuzey Kürdistan coğrafyasına baktığımızda kadınların sürekli bir şekilde maruz kaldıkları baskı ve ötekileştirilme halleri son 20 yıldır artık katlanılmaz hale gelmiştir. Kırım seviyesine varan kadın katliamlarının nedeni, hükümetin var olan yasaları birer birer erkek lehine değiştirmesi ve kazanılmış hakları da peyderpey ortadan kaldırmaya çalışmasıdır. Erdoğan/AKP iktidarı boyunca yüzde 1400 artan kadın cinayetleri (iki bu oran bugün daha da yüksektir) bizzat devlet tarafından salık verilmektedir. Devlet erkanının bireyleri tarafından sürekli kadına bir saldırı var. Kadına haddini bildirme, ayar verme, LGBTİ+ bireyleri sürekli hedef göstermek yoluyla tabiri caizse ‘katli vaciptir’ ortamı yaratmaktadır.

Dünyanın yüz yüze kaldığı Pandemi sürecinde kadına şiddet daha fazla artmıştır. Bazı hükümetler çok fazla olmasa da bu süreçte kadınların korunması için çeşitli bütçeler ayırarak belli korunma olanakları yaratırken, Türkiye’de bu nokta da hiçbir adım atılmamış aksine İstanbul’da imzaya açılan ve adı Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Birliği Sözleşmesi olan ve kısaca İstanbul Sözleşmesi denen bu sözleşmeden çekilme tartışmaları başlatılmıştır.

Peki nedir İstanbul Sözleşmesi

Sözleşme 2008 yılında Avrupa Konseyi tarafından önerilir ve 7 Nisan 2011 tarihinde kabul edilir. Türkiye’de 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’daki Bakanlar Komitesi 121. oturumu vesilesiyle ilk imzalayan olur.

Bu sözleşme kadına yönelik şiddete karşı tüm alanlardaki mağduriyetlerin giderilmesi, cinsel yönelimleri kapsaması, çocuklara dair tedbirleri içermesi, mülteci kadınların da düşünülmesi ve aynı haklara, korumalara ve kaynaklara erişilmesini sağlamak adına oldukça yetkin bir araç olarak görülmektedir. Bu sözleşme şiddetle mücadelede temel standartları ve devletlerin bu konudaki yükümlülüklerini belirleyen uluslararası insan hakları sözleşmesidir.

Sözleşmede öne çıkan dört temel madde şunlardır;

-kadına yönelik her türlü şiddetin ve ev içi şiddetin önlenmesi,

-şiddet mağdurlarının korunması,

-suçların kovuşturulması,

-suçluların cezalandırılması ve kadına karşı şiddet ile mücadele alanında bütüncül, eş güdümlü ve etkili iş birliği içeren politikaların hayata geçirilmesi

Kadına karşı şiddeti bir insan hakkı ihlali ve ayrımcılık türü olarak tanımlayan, bağlayıcı nitelikte ilk uluslararası sözleşme olmasıdır bu sözleşmeyi önemli kılan. Tarafların sözleşme kapsamında vermiş oldukları taahhütler, bağımsız uzmanlar grubu GREVIO tarafından izlenmektedir.

Bu sözleşmeyi şu an için 34 Avrupa ülkesi imzalamışken 11 ülke ise belli gerekçelerle imzalamıyor. Bu sözleşme hükümetlere sadece yazılı ortamda değil pratikte bu tedbirlerin alınması ve sürekli ve düzenli bir takip ve şiddettin ortadan kaldırılması için gerekli çalışmaların yapılması noktasında oldukça önemli görev ve sorumluluklar yüklüyor. Bazı hükümetlerse bu görev ve sorumlulukları yerine getirmekten ziyade sözleşmeden çekilme adına bahaneler üretiyorlar. Macaristan İstanbul Sözleşmesi göçü, toplumsal cinsiyet ideolojisini teşvik ettiği için reddedilmelidir diyor, Bulgaristan, Anayasa Mahkemesi 2018’de, İstanbul Sözleşmesinin, cinsiyetinin kişinin biyolojik özellikleri ile tanımlandığını belirten Bulgar yasalarına aykırı olduğuna hükmetti. Bulgaristan, Sözleşmenin eşcinsel evlilik ve üçüncü cinsiyet kavramının temelini attığını iddia ediyor. Polonya ise bazı maddelerin ideolojik olduğunu ve aileyi hedef aldığını savunarak çekilme başvurusu yapacağını söylüyor.

GREVIO’nun 2018’de yayınladığı değerlendirme raporuna göre Türkiye’nin sözleşmeyi uygulamada bir hayli yol kat etmesi gerektiği söyleniyor. Bu rapordan Av. Nazan Moroğlu tarafından çıkarılan sonuçlara bakarsak Türkiye’de kadına şiddeti engellemeye yönelik atılan “olumlu adımlar” şunlar:

“-2012 yılında 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadınlara Karşı Şiddetin Önlenmesine dair Kanunun kabul edilmesi;

-Kadınlara yönelik şiddetle mücadelede Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesindeki Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün bir koordinasyon kurumu olarak belirlenmesi;

-2007-2020 yıllarını kapsayan ve şiddetle mücadele amacıyla birbirini izleyen üç Ulusal Eylem planı hazırlanması;

-Ulusal Eylem Planlarında yer verilen bir dizi tedbirlerin odağında kadınlara yönelik şiddetin bir tür ayrımcılık olduğuna değinilmesi;

-Yapılan yasal reformlar, Türk Ceza mevzuatının İstanbul Sözleşmesi’yle uyumlu hale getirilmesi;

-Kadınlara yönelik şiddetle mücadelede toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadınların güçlendirilmesi odaklı tedbirlerin alınmış olması.”

Raporda bahsedilen Türkiye’nin eksik kaldığı noktalar ise Av. Nazan Moroğlu’nun açıklaması ise şöyle:

“-6284 sayılı yasaya ilişkin idari verilerin ötesindeki ayrıştırılmış verilerin derlenmemiş ve iletmemiş olması;

-Türkiye’nin genel politikalarında kadın erkek eşitliğinin esas alınmaması ve bunun kadınlara karşı şiddet üzerindeki potansiyel etkilerinin kapsamlı bir değerlendirmeye tabi tutulmaması;

-Türkiye’de kadının anne ve bakım sağlayıcı geleneksel rollerinin ön planda tutulması; bu eğilimin, kadın ve erkeğin aile ve toplumdaki rol ve sorumluluklarına ilişkin kalıplaşmış ayrımcı ön yargılarla mücadelede engel oluşturması;

-Şiddet faillerine yönelik soruşturmalar, kovuşturmalar ve cezalandırmalara ilişkin adli verilerin mevcut olmaması, bu nedenle yasaların kolluk kuvvetleri, savcılıklar ve mahkemelerce uygulanmasının etkili bir biçimde izlenmesi önünde ciddi bir engel oluşturması;

-Devletin mağdurları koruyamamasının, kadınların zaman zaman, yeniden mağdur edilme ve/veya çifte mağduriyete uğramasına yol açması;

-İstanbul Sözleşmesi’nin ve bu sözleşme ilkelerinin savunuculuğunu yapan bağımsız kadın kuruluşlarının, ilgili sivil toplum kuruluşlarının giderek kısıtlayıcı koşullarla karşı karşıya kalmaları;

-Mahkemelerin uygulamalarıyla kadına karşı şiddet eylemlerine cezai yaptırımların caydırıcılığının gerektiği gibi sağlanamaması;

-Koruyucu tedbir kararlarının etkili bir biçimde uygulanabilmesi için, bu kararların yasal kurumlarca mağdurun emniyeti ve güçlendirilip kurtarılması ihtiyacına gereken dikkat gösterilmemesi;

Tüm bu ifade edilen ‘eksiklikler ’in ortak dili, özel mülkiyetin karakterini alan devletin tarihinden devraldığı kültürel mirasında motivasyonuyla yaşamı kadın için bir hapishaneye ve giderek mezbahaneye dönüştürdüğüdür. “Eksiklikler” sadece erkek egemen zihniyetin tezahürü değil, din kültürü ve devletin ırkçı kuruluşunun sonucudur. Bu nedenlerden dolayı raporda belirtilen sözde olumlu adımların aslında hiçbiri pratikte uygulanmamıştır. İşte tamda bu yüzden kadın cinayetleri artmıştır.

Bugün devleti temsil eden Erdoğan/AKP iktidarı bu eksikliklerin üzerine düşünmek yerine İstanbul Sözleşmesinden çekilmeyi gündeme getirmiştir. 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadınlara Karşı Şiddetin Önlenmesine dair Kanunun bile kaldırılması gündemdedir. Aile kurumunu tehdit eden bir belge olduğu yönünde gündeme gelen yorumlara her gün bir yenisi eklenerek kadının her gün farklı biçimlerde katledilmesinin önü açılmak isteniyor. Bu sözleşmenin ‘toplumsal cinsiyet’ kelimeleriyle ‘sapkın cinsel tercihleri korumaya yönelik olduğu ‘söylenerek LGBTİ+bireylerin toplumda hiçbir şekilde yaşam haklarının olmadığı hatırlatılıyor ve hedef gösteriliyorlar.

İŞİD zihniyetine sahip yazarlardan biri olan Abdurrahman Dilipak’ın söyleyecekleri hala bitmemiş;

“Erken evlilik, evden uzaklaştırma, kadının beyanının esas alınması, partner, nafaka, evlilik birliğinin kurulması, cinsiyet eşitliği, kadının beyanını esas alan düzenleme, birey tanımlaması, hakemliğin reddi gibi konularda mevzuat sorunun çözümüne yardımcı olmuyor, dahası yarayı daha da derinleştiriyor. Bu yapıda, fuhuş meşru hale getiriliyor ve korunmak isteniyor. Din ve ahlak, gelenek sanık sandalyesine oturtuluyor.” (Yeni Akit Gazetesi 4 Ağustos 2020-Daha Söyleyeceklerim Var)

Bunların her biri ayrı ayrı ele alınıp cevaplandırılması gereken konular ama kısa cevabı şudur: en büyük suç bu zihniyetin kadına dayattığı yaşam biçimidir! Küçük yaşta evlendirilmeler, çocuk istismarı, tecavüzcüsüyle evlendirme, kadın istemediği halde hali hazırda evli erkeklerle evlendirilmesi, sürekli kadınların dış görünüşleri üzerinden katledilmelerinin gerekçelendirilmesi, aile içinde erkeğin her türlü fiziksel ve cinsel şiddetinin “dinen caiz” görülmesi, örf, adet ve gelenekler safsatasıyla üzerinin örtülmesi, sadece yaşam hakkını savunan kadınların ‘fahişe’ olarak nitelendirmesi gibi daha sayacağımız pek çok nedenden dolayı asıl çürümüş olan bu sistemdir.

Sistemin bu canhıraş çabasına karşı kadın kitlelerinin kurtuluş perspektifi ne olmalıdır.?

Dünya genelinde kadın mücadelesi yükseliyor. Dünyanın her köşesinde kadınlar her türlü bedeli göze alarak direniyor, büyüyor ve yürüyor. Bilince çıkarılması gereken temel nokta kadının üzerindeki baskıların çözümünün kesinlikle yarına; devrime veya komünizme ertelenemeyeceğidir. Kadın mücadelenin tüm alanlarında attığı adımların toplamıyla geldi bugüne. Bu tarihsel mücadele deneyimleri pratik yoluyla geleneksel algıların kırılmasına yol açtı. Bu kırılma kadını özgürlüğe yakınlaştırdı. Kadınlar özgürleşme eyleminin en güçlü öznesi olarak yerlerini dün olduğu gibi bugün de alıyorlar. Kadının kurtuluş mücadelesi toplumsal kurtuluş mücadelesiyle birlikte yürütülmelidir, çünkü ikisi de bir bütün devrim mücadelesidir. Bazı sorunlar gibi kadının kurtuluşu sorununun da özel ele alınmayı gerektirmesi, kendi özgün örgütlenmelerini oluşturmaları kadınların kurtuluş mücadelesini genel kurtuluş mücadelesine karşı konumlandıran bir durum değildir.

Mesele insanın insan üzerindeki, insanın doğa üzerindeki her türlü tahakküm ilişkilerini kırmak ve aşmak ise, o halde tahakküm ilişkilerini kırmak için öncelikle kadının kendi yaşamı üzerinden söz hakkını kazanması için kendisine giydirilmiş zincir sarmalına kendi elleriyle dokunarak onu kararlılıkla söküp atmaya cesaret etmesi şarttır. Zincirin her türüne saldırmak da komünist bir dünya görüşü ile donanmayı koşullar. Komünizmden başka hiçbir ideoloji kadına nihai kurtuluşun yol, yöntem ve aracını tanımlamamış aksine kadının köleliğinden kurtulmaya hamle yaptığı her seferinde kölelik halkasını ya tahkim etmiş yada inceltilmiş biçimini dayatmıştır. Devrimciler tarihi ilerleten her bir çabayı değerli bulur, destekler ve ortaklaştırır. Ama diğer yandan stratejik hedefimizi net belirleyecek ve bunu da yüksek sesle dillendireceğiz. Biliyoruz ki kadının kurtuluş mücadelesi ideolojik sahada da sürmektedir. Politik olarak, kadına düşman sınıflı toplum ve onun en yıkıcı biçimi olan kapitalizme ve kapitalizmin birleşip büyüttüğü ve kullandığı dinci-şeriatçı gericiliğe ve diğer her türden egemen erkek gerici zihniyetine karşı mücadele eden kadın hareketleriyle birlikte mücadele ederken, nihai hedefimiz olan komünizmi savunmaktan asla geri durmayacağız.

Dolayısıyla mücadele içinde değişik ideolojik-politik çizgilerle kendi bağımsız bayrakları altında hareket etmeleri ne kadar doğal bir hak ise, biz komünist kadınlarında kendi bağımsız çizgimizle hareket etmemiz bir o kadar doğaldır. Burada önemli olan komünist kadınların doğru ve bilimsel çizgiyi hayata geçirmede ısrarlı olmalıdır. Global çapta gördüğümüz kadın eylemlilikleri komünist kadının çok cüretli hareket etmesini emretmektedir.

Günün Haberleri

More in Analiz