Takip Et

Makale

İnsan ve Doğa için Düşsüz Bir Gelecek: Kapitalizm! (3)

Günümüz dünyası, burjuvazinin küresel yıkıcılığıyla sarsılıyor. Bu doğru. Kapitalizmin alternatifi olan sosyalizm düşü özgün yanlışlarının yanısıra, muhtelif burjuva akımların yoğun ve yaygın ideolojik, siyasal, felsefi saldırılarıyla epey yaralar alıp gerilere düştü. Bu da doğru. Ama gördük ki, bütün bunlar kapitalizm için bir kurtuluş olmadı ve ona bir zafer kazandırmadı. Geldiğimiz aşamada hem çok büyük ve yıkıcı bir çıkışsızlıkla, tıkanmayla karşı karşıya kaldı, hem de yeni sosyalizm düşünün seslenip harekete geçirebileceği milyonlarca mülksüze yeni milyonlar eklemiş oldu. Özellikle de önümüzdeki birkaç on yılda bu yönlü gelişmelerin çok daha büyük bir hız kazanacağı çok açıktır. Dolayısıyla da, devrimci marksitlerin sesleneceği, birleştirerek harekete geçirebileceği muazzam bir potansiyel var

Kapitalist Üretim-Tüketim Döngüsünün Marifeti:

Küresel Isınma ve İklim Değişiklikleri

İklim bilim ve antropolojik çalışmalardan biliyoruz ki, yeryüzündeki son köklü iklim değişimi bundan yaklaşık 12 bin yıl önce, Son Buzul  Çağı’nın bitimiyle yaşandı. Doğal yollarla yaşanan bu değişimin yarattığı etkileri kendi iç dengeleriyle ve zamanla elimine etti yerküre. Sonrasında zaman zaman daha düşük dalgalı seyreden istikrarsızlıklar yaşandı. Ama bütün bunları güncel küresel ısınma ve iklim değişikliği ile kesinlikle karıştırmamak gerekiyor.

Sonuçta bilimsel-akademik çalışmalar açıkça gösterdi ki, yeryüzünün bu gün yaşadığı iklim değişikliğinin esası “insan kaynaklı faktörler”den kaynaklanıyor.

Yani son mülkiyet uygarlığı kapitalizmin üretim-tüketim döngüsü ve “büyüme” sevdasının marifeti!

Sık sık vurgulandığı gibi, doğanın ve doğadaki her şeyin, kendine özgü işleyen çatışmalı bir iç birbirliği, dengesi ya da diyalektik bir bütünlüğü var.

Büyük çaplı dışsal müdahaleler zamanla bu doğal döngüyü bozup anormal sonuçların doğmasına yol açabiliyor.

Yeryüzünün günümüzde yaşadığı ısınmanın ve iklim değişiminin asıl sorumlusu yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, özellikle yoğun ve kontrolsüz kapitalist üretim-tüketim faaliyetidir. Uzmanların biraz da diplomatik bir dil ile “İnsan kaynaklı faktör” dedikleri şey zaten tam da budur.

Çünkü kapitalist endüstri tarafından salınan ve atmosferde birikip yoğunlaşan karbondioksit, su buharı, diazot monoksit, metan gibi gazlar güneşten gelen ve yeryüzünü ısıtan ışınların tekrar atmosfer dışına gönderilmesine engel oluyor.

Bozulmuş olan bu doğal döngüdür aslında.

Ortaya çıkardığı sonuç ise “Küresel ısınma” ve bunun tetiklediği “İklim değişikliği!”

Basit bir anlatımla, yeryüzü güneşten gelen ışınlarla ısınıyor ve ısı düzeyini belli bir derecede -14 derece civarında- tuttuktan sonra, o ışınları tekrar atfosmere geri gönderiyor.

Eğer siz yan etkilerini elimine edecek hiçbir önlem almadan ve tam bir aç gözlülükle yoğun-yaygın bir üretim-tüketim sarmalı yaratmışsanız, ardınızda bıraktığınız gazlar haliyle gökyüzünü kaplar ve yeryüzünün geri gönderdiği ışınların atmosfer dışına çıkışına engel olur. Bu da, havası, kara parçaları ve okyanuslarıyla yerkürenin olağan dışı yollarla ısınmasına yol açar.

Atmosfere salınan ve sera etkisi yaratarak küresel ısınmaya yol açan gazların ana kaynağına ilişkin pek çok neden sıralanabilir kuşkusuz. Ama uzmanların; yani kimyacıların, fizikçilerin, biyologların, iklim bilimcilerin ve daha pek çok uzmanın ısrarla dikkat çektikleri gibi, bu işin asıl suçlusu kapitalist endüstriyel üretim tarzı, onun kullandığı enerjinin türü, miktarı, kullanım biçimidir. Bir de, bunlara paralel olarak gerçekleşen, doğayı bu tür risklere karşı koruyan içsel oluşumların tahribi ve yok edilişi tabi…

Soruna buradan bakıldığında, karşınıza devasa oranlarda karbondioksit üreterek tüketilebilen petrol, kömür gibi fosil kaynaklar çıkıyor. Yine olağanüstü yakıt tüketip enerji üreten santrallerin de yıllar boyu gökyüzüne bolca karbondioksit ve diğer gazları saldığını biliyoruz.

Demir çelik endüstrisinde ihtiyaç duyulan yüksek ısı, doğal olarak aynı oranda enerji tüketimini gerektiriyor. Her tüketilen enerji karbondioksit ve diğer gazları ürettiğine göre, bu endüstri alanı da asla masum değil.

Kocaman çitliklerde beslenen ve karbon kaynağı olan hayvanlardan elde edilen etin yüksek oranlarda üretilip tüketilmesini de eklemek gerkiyor bunlara.   

Fosil kaynakların kullanım oranları ve biçimlerinin ardından, küresel ısınmanın bir diğer nedeni, yine öncelikle doğanın yağmalanması ve tahribatı oluyor.

Biliyoruz ki, dünyanın akciğeri ormanlar ve okyanuslardır. Ormanların yok edilmesini, okyanusların kirletilmesini, büyük ölçeklerde kentleşmeleri, endüstriyel tarıma ve hayvancılığa açılan devasa alanları ve benzerini küresel ısınmanın, dolayısıyla da iklim değişiminin asıl nedenleri arasında sayabiliriz.

Toplumun gerçek ihtiyaçlarını ötelerseniz, özenle kışkırtılmış kuralsız ve kaotik bir üretim-tüketim tarzını tek varlık nedeniniz sayıp doğanın ve insanın sömürülmesini öncelerseniz ve bütün bunları yaparken bir de, “yatırım yükü getiriyor” diye neredeyse hiçbir önleyici tedbire başvurmazsanız; evet, ekonominizin hacmini ve karlılık oranlarınızı büyüttükçe büyütürsünüz, ama arkanızda devasa bir insan ve doğa enkazı bırakmış olursunuz. Çünkü, üretim-tüketim döngünüzün çapı -yaratacağı istikrarsızlıklar, krizler bir yana- aynı ölçülerde kaynak tüketir; karbondioksit başta olmak üzere muhtelif gazlar üretir ve büyük ölçeklerde çöp çıkarır size.

Devasa oranlarda enerji tüketirseniz, toprak, hava, su gibi temel yaşam kaynaklarını onarılması zor düzeyde kirletmiş, yeryüzünden yükselen muazzam boyutlardaki gaz tabakalarının atmosferde katman katman dizilmesini sağlamış, doğal dengeyi bozmuş olursunuz.

“Kullan, at” tarzı ürünlere her gün yeni örnekler ekleyip bolca tüketimini teşvik ederseniz; hep büyümesini arzuladığınız endüstrinizin çeri-çöpü-yağı-kiri ile okyanusları kirletip asit oranlarını yükseltirseniz, doğal karbon emme oburu olan mercan ve yosun türlerini öldürmüş, su altındaki doğal döngüyü bozmuş olursunuz. Dengenin bozulmasının yarattığı sorunlar bir yana, cinayetinize kurban giden su altı varlıklarının çürümeye başlamasıyla birlikte ekstradan yoğun karbondioksit salınımı yaşanır ve kirliklik artar. Asit oranı yükselmiş okyanuslarda zamanla ne resif -su altı yosunu- kalır, ne de onun varlığıyla doğrudan ilişki içinde olan mercan. Bu gelişme denizlerdeki canlıların besin zincirinde yaygın ve ölümcül bir çözülmeyle sonuçlanır. Ardından okyanuslarda bol miktarda karbondioksit birkir ve sıcak havada buharlaşan suyla beraber, olağanüstü bir yoğunlukla armosferi kaplar. Çünkü doğal döngü gereği mercanlar, yosunlar ve türevi canlılar asit oranını ve ısısını yükselttiğiniz denizlerde sizin çöplerinizle beslenmek gibi bir yetenek kazanmamışlardır henüz. Artık sonuç bellidir: Yeryüzünün atmosfer dışına göndermek istediği ısı kaynağı güneş ışınları bir yolunu bulup geldikleri yere geri dönemezler. Isı emici okyanuslar da, çift yönlü kurbanınız olduğu için işlevsizleşir.

Bu marifetleriniz sayesinde yerküre taşıyamayacağı yoğunlukta bir ısıya maruz kalır ve olağan iklim döngüsü bozulur. Buzullar erimeye, su seviyeleri yükselmeye başlar.

Yırtıcı bir iştahla ormanları, yeşil alanları yok ederseniz, tüketim mabedi olarak kentleşmeyi azmanlaştırırsanız; o kentlerin sokaklarını, etrafındaki otobanları karbondioksit kusan motorlu araçlarla, yoğun enerji tüketen işletmelerle doldurursanız, atmosferde katmanlar oluşturan onca atık gazlar yüzünden dünyayı terk edemeyen ışınların ürettiği ısı fazlalığını emip elimine edecek bir yeşillik de bulamazsınız.

Böylece, aslında doğaya ait dinamik bir yaşam formu olan karbon, sonuçta bencilliğiniz, kar hırsıyla şişirdiğiniz “üret-tüket” kumkuması yüzünden öldürücü bir katile dönüşmüş olarak karşınıza çıkar.

“Küresel ısınma,” “iklim krizi”, “sürdürülebilir kalkınma” falan diye yatıp kalkarken, bunu yaratanın kapitalizm olduğunu söylemeye cesaret edemezseniz, söyledikleriniz boşa düşer, işlevsizleşir.

Meselenin özü basit bir anlatımla bundan ibarettir.

Buzulların, ormanların, okyanusların, yeşilin, kuşun, börtü-böceğin birbiriyle ilişkisi, bağlantısı, birbirine karşı bir misyonu ve sorumluluğu var şu yeryüzünde. Doğal dengelerin korunabilmesi için, bütün bu varlıkların paraya, kara, servete kurban edilmemesi, özenle korunması gerekir.

Sırf zeki bir varlık olmanın kültürel, felsefi, hatta “ahlaki” gereği olarak değil, rasyonel bir zorunluluk olarak da yapılmalıdır bu.

Çünkü pek çok erdemli bilim insanı ve gözlemci, eldeki verilerden hareketle, eğer nedenlere ilişkin ciddi önlemler alınmaz ise, yüz yılın ikinci yarısından başlayarak küresel ısınmanın iki derecelik bir risk sınırına ulaşacağını öngörüyor. Bunun nasıl bir felakete yol açacağını hesaplamak zor olmasa gerek.  

***                                      ***                                      ***

Kuşkusuz ki, pozitif amaçlarla ve dengeli kullanılan; toplumsal ihtiyacı, doğa-çevre uyumunu dikkate alıp önceleyen bir ilerleme -üretici güçlerin ve üretim tekniklerinin ilerlemesi- kötü değildir ve gereklidir. Dolayısıyla bu eleştirilerden bir “yerinde sayma,” “devinimsizlik” ve karşılığı olmayan bir “romantizm” sonucu çıkarılmamalıdır.

Eleştiri konusu yapılan şey, bir mülkiyet ve hegemonya uygarlığı olan kapitalizmin insan emeğini ve doğayı yağmalama amacına hizmet eden üretim-tüketim büyümesi ve bunun hizmetindeki bir “teknolojik ilerleme”yle sağlıklı bir gelecek kuramayacağı; bunun toplumsal gelişmeye, refaha, insanlığın ve yeryüzünün geleceğine hiçbir şekilde hizmet etmeyeceğidir. 18. Yüzyıldan günümüze gördük ki, kapitalizmin böylesi öncelikleri hiç olmadı ve olmayacak. Onun en “pozitif” yönünü belirleyen temel öğeler bile, burjuvazinin sınıfsal reflekslerine, sömürü ve kar güdüsüne, tüketiciliğine uygunlukla test edilebilir ancak. Sonuçta sadece “iktisadi yaşam”da değil; kültür, sanat, siyaset, bilgi-bilim alanlarında da abartılı ve riskli eşitsizliklerle yürüyen obur bir sistemden söz ediyoruz.

Örneğin, bütün o gelişmişliğine rağmen, donanımlı ve yüksek düzeyde sorumluluk duygusuyla biçimlenmiş bir sosyal ve bireysel bilinç yaratmamıştır insanda kapitalizm.  Tam tersine, bencilliği, bireyciliği, “her koyun kendi bacağından asılır”cılığı besleyen, tüketici bir kültürü ve insan profilini varlığının ve geleceğinin güvencesi saymıştır.

 Kapitalist gelişmenin ortaya çıkardığı sorunlar elbette yukarıda işaret etmeye çalıştıklarımızla sınırlı değildirdir. Önümüzdeki zaman dilimi, insanın ve emeğinin üretim süreçlerinden hızla dışlandığı, bir avuç mülk ve servet sahibiyle teknokratın denetimindeki yapay zekalı robotların, modern teknik-mekanik donanımların devreye gireceği bir sürece evriliyor.  

Kapitalizmin gözünde emek gücü ve tüketici olarak bile işlevsizleşecek olan milyonarca yoksul, mülksüz, işsiz insanı nasıl bir gelecek bekliyor olabilir?

Robotlara, yapay zekalara, 3D yazıcılara ürettireceği metaları, hizmetleri kime, nasıl satmayı planlıyor kapitalizm acaba?

Tarihsel Gelişmelerin İşaret ettiği Gerçek:

Kapitalizm Son Mülkiyet Uygarlığıdır, Alternatifi ise Komünar Uygarlık!

Bütün bu gelişmeler karşısında devrimci, komünist muhalefet güçleri neler yapmalıdır peki?

Varlığı, zekası, duygusu bile insan ve doğa değerlerine yabancılaşıp zehirlenmiş olan sömürücü, yıkıcı ve tüketici bir sistemin yerküreyi nasıl bir felakete sürüklemekte olduğunu ve bunun nasıl önlenebileceğini somut olarak anlatan kapsamlı bir yol haritasına ihtiyacımız var bu gün.

Sömürüsüz, baskısız, güvenli, özgür ve barışcıl bir gelecek kurabilmek için, bu temel meselelerin üzerinde mutlaka özenle durulması gerekiyor.

Günümüz dünyası, burjuvazinin küresel yıkıcılığıyla sarsılıyor. Bu doğru. Kapitalizmin alternatifi olan sosyalizm düşü özgün yanlışlarının yanısıra, muhtelif burjuva akımların yoğun ve yaygın ideolojik, siyasal, felsefi saldırılarıyla epey yaralar alıp gerilere düştü. Bu da doğru. Ama gördük ki, bütün bunlar kapitalizm için bir kurtuluş olmadı ve ona bir zafer kazandırmadı. Geldiğimiz aşamada hem çok büyük ve yıkıcı bir çıkışsızlıkla, tıkanmayla karşı karşıya kaldı, hem de yeni sosyalizm düşünün seslenip harekete geçirebileceği milyonlarca mülksüze yeni milyonlar eklemiş oldu. Özellikle de önümüzdeki birkaç on yılda bu yönlü gelişmelerin çok daha büyük bir hız kazanacağı çok açıktır. Dolayısıyla da, devrimci marksitlerin sesleneceği, birleştirerek harekete geçirebileceği muazzam bir potansiyel var. Üstelik günümüz devrimci muhalefetinin sırtını yaslayıp doğrular ve yanlışlar ekseninde kendini test edebileceği güçlü tarihsel-toplumsal pratikler ve derinlikli kültürel, ideolojik, siyasi, felsefi miraslar var.  

Kapitalist gelişmenin ortaya çıkardığı bütün o yıkıcılıklar karşısında, yaşanmış olan sosyalist deneyim ve birikimlerin mirası çok çok kıymetlidir. Bunlardan öğrenen, doğrularından beslenip donanan bir devrimci muhalefetin çıkışsızlıklar yaşayan kapitalist barbarlığı durdurup alt etmemesi, insanlığa ve yeryüzüne yepyeni bir seçenek olarak komünar uygarlığı sunmaması için hiçbir neden yok!

Yeter ki ufku açık, düşleri cesur ve atılgan olsun…

Eski dünyanın bize armağan ettiği en önemli bilgilerden biri, sınıfsal – etnik -inançsal parçalanmışlık zemininde inşa edilmiş olan ve kontrolsüz bir şekilde gelişmeye, tüketime zorlanan; doğayı, biyolojik çeşitliliği ve yaşam kaynaklarını korumakta gönülsüz davranıp doyumsuzluğunu islah edemeyen yağmacı, yayılmacı uygarlıkların zaman içinde bünyesel zehirlenmeler, ağır bunalımlar yaşayıp tarihe yenik düştükleri bilgisidir.

Tam da bu nedenledir ki, tarih aynı zamanda görkemli bir “uygarlıklar mezarlığı”dır.

Dikkatimizden kaçmaması gereken başka bir gerçek daha var: Sümer’den Mısır’a, Roma’ya, Antik Yunan’a, İnka’ya, Aztek’e, eski Çin’e, Persler’e, Hitit’e kadar uzanan eskinin sınıf esaslı “lokal mülkiyet uygarlıkları” silsilesi ardı ardına çöküp yok olurken, dünyanın o günkü tarihsel ve nesnel koşulları onların mirası üzerinden yeni sınıflı uygarlıkların doğup gelişmesine uygunluk gösteriyordu.
Kapitalist uygarlığın küresel çaptaki kuralsız ilerleyişi, mutlak hegemonyacılığı onu sınırlarının sonuna getirmiş, bu yönüyle de eski uygarlıklardan bariz şekilde ayırmıştır.

“Atomun sınırsız gücü, düşünme biçimlerimizi belirleyen her şeyi değiştirdi,” demişti Einstein.

Evet, bilimin ve teknolojinin gücü çok şeyi değiştirdi, ama burjuva mülkiyet uygarlığı olan kapitalizm onların değiştirme gücünü ne yazık ki çok kötü amaçlar için kullandı ve bu hem insana, hem de yeryüzüne çok pahalıya mal oldu.
Bu nedenle de, onun sömürücülüğü, kaotik üretim tarzı, tüketiciliği, yayılmacılığı ve teknolojik ilerleyişi, olası gelecek serüveninin eski uygarlıklarla hem “kader birliği” içinde olduğuna, ama hem de tarihsel özgünlüğü nedeniyle onlardan farklılaştırdığına işaret ediyor. Her şeyden önce, onun çöküşü kaçınılmaz olarak devasa çapta ve köklü bir yıkıcılıkla sonuçlanacaktır. Şöyle de ifade edebiliriz bunu: Kapitalizmin hem yapısal açmazlarının, hem de küresel çaptaki kuralsız tüketiciliğinin düzeyi, bir çöküş sonrasında yeni tipte sınıflı uygarlıkların doğma şansını ortadan kaldırmaktadır. Burjuvazi de dahil, aslında herkes için bir geleceksizlik ve aynı ölçüde barbar bir uygarlıktır kapitalizm.

Dünyanın ve insanın karşı karşıya kaldığı ölümcül sorunları önyargısız bir şekilde tartışmamızı; geleneksel anlayışlarımızı, eksikik ve fazla yönlerimizi test edip sorgulamazı gerektiren bir sürecin içindeyiz artık.

Kapitalist gelişme dünyayı küreselleştirip kaynakları öğüten devasa bir fabrikaya, yırtıcı bir tüketim pazarına dönüştürürken, aynı zamanda sınıflara, inançlara, milletlere, kabilelere, aşiretlere kadar bölünmüş, parçalanmış olan geleneksel statüyü de koruyor henüz.

Köklerinden kopmuş, kendine yabancılaşmış insan türünün bu koşullarda yeryüzünde neye ve daha ne kadar müdahale etme hakkı olabilir?

Bu müdahalelerin sınırlarının iyice aşılması halinde dünya ve insanlık ne tür gerçeklerle yüzyüze kalabilir?

Kapitalizmin başımıza açtığı bunca belayı ve yeni yıkıcı yönelimlerini hangi yollarla mücadele ederek alt edebilir ya da sınırlayabiliriz?

Ve en önemli konulardan biri: “Başka bir dünya mümkün” düsturundan hareketle, son mülkiyet uygarlığı olan kapitalizmi tarihe gömüp dünyayı köklü biçimde değiştirme arzusundaki dinamiklerin zihin dünyası, kültürel, siyasi, felsefi ya da ideolojik kapasitesi bu işe ne kadar hazırlıklı; ufku ne kadar açık, donanımı ve özgüveni ne durumda, gelecekten ne kadar umutlu?

Bütün bu soruları kendimize sık sık sormalı, ortak aklın gücüyle kapitalizmin karanlığından çıkış yolları aramalıyız.

Anti kapitalist devrimci muhalefetin özellikle de son otuz-kırk yılda içine düştüğü zihihsel-entelektüel kısırlığı yenmesinin, tüketici patinajlarından kurtulmasının, üzerindeki ölü toprağını atıp yeniden dinamik bir güç haline gelmesinin nesnel koşulları fazlasıyla olgunlaşmış bulunmaktadır esasında.

İnsanlığın modern tarihi bakımından söyleyecek olursak, Paris Komünü’nden 1917 Büyük Ekim Devrimi’ne, Çin başkaldırısına, Küba, Vietnam isyanına kadar uzanan geniş terihsel deneyimlerin doğrularından beslenerek “Başka bir dünya mümkün” düşünü sürdürenlerin bu nesnelliği ne ölçüde değerlendirme yeteneği göstereceğine önümüzdeki yakın dönemde hep beraber tanıklık edeceğiz elbette.

Tarih bir yandan kapitalizm karşıtı kimi güçleri zayıflatıp etkisizleştirirken, aynı anda sahneye yeni karşıtlar ve mücadele dinamikleri sürüyor.

Kapitalist tekellerin genetiğini değiştirdiği, hormonladığı sağlıksız gidalarla beslenip zehirlenmek elbette herkes için hayati bir itiraz konusudur.

Ayağı aylarca, hatta yıllarca toprağa basmayan; çiçeği-böceği-hayvanı sadece belgesellerde, saksılarda, kafeslerde görebilen; temiz hava yerine zehir soluyan, beton ve kızgın asfalt kum kumasından ibaret kentlere sıkışıp kendine yabancılaşan; çevre kirlilikleri, iklim değişiklileri, işsizlikler, gerilimler, siyasal-ekonomik istikrarsızlıklar ve çatışmalarla boğuşan; bütün bu gelişmelerin yarattığı faşist ya da otoriter iktidarların baskısı altında bunalan, geleceği belirsiz ve umutsuz bir insan kuşakları gerçeği ile karşı karşıyayız.

Büyük bir tahribata uğramış olan yeryüzü depremlerle, tayfunlarla, sellerle, kasırgalarla, salgın hastalıklarla alarm üstüne alarm veriyor. Kapitalizm, fırsatı ganimete çevirme zihniyetiyle, bu yıkımların sonuçlarını bile yeni pazar alanları olarak görüyor.

Geroge Orwell’in “1984”,  Zamyatin’in ‘Biz” adlı distopik romanlarında kurgulanan acınası yaşam biçimleri toplumların geniş kesimleri için  giderek bir gerçeğe dönüşüyor.

Devleti, ordusu, polisi, vergileri, diğer bürokratik mekanizmaları ve siyaset kurumlarıyla, artan oranlarda otoriterleşip zorbalaşıyor sistem.

Baskı, şiddet, değersizleşme, tanımlanamayan salgın hastalıklar, güvencesizlikler gibi sorunlar herkesi bunaltıyor. Bu gerçeklik geniş toplum kesimlerini derinden etkileyip kendiliğinden hareketlerin doğmasına da neden oluyor. Bu gün dünyanın dört bir yanında insanlar kapitalizmin yarattığı bu sorunlara karşı sokaklara çıkıyor.

2020 yılının Ocak ayında Hindistan’da elli milyon insanın küresel ısınmaya karşı bir araya gelip on yedi bin kilometre uzunluğunda ‘insan zinciri’ oluşturması, Fransa’da milyonların gelecek kaygısıyla sokaklara dökülmesi, insanların artan ölçülerde kapitalizmin mabeti kentleri, kentlerin konforunu terk ederek doğaya, sıradan yaşamlara sığınma isteği bize çok şey anlatmıyor mu?

Kapitalist ekonominin “büyüme” arzusu, teknik ilerlemeciliği pek çok şeyi dijitalleştirirken, aynı anda ağır bir insani “uyum” sorunu da yaratıyor.

Dünya nüfusu hızla artarken, yapay zekalı robotlar, 3D baskı teknikleri devreye girip insanı ve emeğini üretim alanlarının dışına itiyor. Tasarımdan tekstile, otomobil üretiminden cerrahi operasyonlara, güvenliğe kadar pek çok alanda bu günden kullanıma girmiş olan yeni yapay zeka ve teknoloji örneklerinin çok yakın bir gelecekte kapitalist mülkiyet uygarlığının “yeni üretici güçleri” olarak egemenliklerini ilan etmesi hiç şaşırtıcı olmayacak. Bu gelişmelerin yarattığı ve yaratacağı sorunlar çok doğal olarak insanları ve toplumları derin şekilde endişelendiriyor ve yeni arayışlara sevk ediyor.

İşaret etmeye çalıştığımız gelişmeler, kapitalizmin neredeyse herkes için karanlık bir gelecek sunduğuna, ama aynı zamanda kendisine karşı güçlü bir “muhalifler ordusu” yarattığına, hatta çarpıcı bir paradoksla, bizzat kendi geleceksizliğini açıktan ilan etme eğilimi gösterdiğine işaret ediyor.

Devasa boyutlar kazanmış olan üretim-tüketim fetişizmiyle, ileri teknolojisiyle, yırtıcı yayılmacılığı ve hızıyla, yarattığı küresel ısınma, iklim değişimi ve diğer ekolojik sorunlarıyla, sınıflı mülkiyet toplumlarının en tepe noktasıdır kapitalizm. Son yıllarda yaşadığı içsel değişimlerin ve ortaya çıkardığı risklerin bir nesnellik içinde yeniden saptaması gereği bu bakımdan da özel bir önem taşımaktadır.

Kapitalizmin gelişme-büyüme hızını, teknolojik ilerleyişini ve bunların yarattığı sonuçları endişeyle izleyen aklı başında pek çok bilim insanının sık sık tehlikelere vurgu yapması, önümüzde sadece ikili bir seçeneğin kaldığını ifade edip uyarılarda bulunması elbette boşuna değildir.

Nasıl kaygı duymasınlar ki?

Yaygın kentleşme, toplumsal ihtiyacı ve adil paylaşımı öncelemeyen kuralsız üretim-tüketim genişlemesi, hava, su, toprak gibi doğal kaynakların açgözlülükle zehirlemesi, biyolojik çeşitliliğin yok edilmesi, milyonlarca yılda oluşmuş fosil kaynakların bir kaç on yılda sorumsuzca tüketilip ardında devasa bir çöp yığını, küresel ısınma ve yıkım bırakması bize başka neyi anlatıyor olabilir ki? 
İşte, sağduyulu bilim insanlarının uyarı konuları tam da bu gerçekliğin ve olası sonuçlarının çarpcı özeti gibidir: Ya kapitalizmle birlikte tümden bir yok oluşa sürükleneceğiz ya da hayvanları, bitkileri, havası, suyu, kaynakları, insanıyla, barışık bir komünal gelecek kuracağız! 
Bir başka ifadeyle, ezilen insanlık ya kaderini kendi ellerine alıp kapitalizmi, onun mülkiyet uygarlığını yeryüzünden silecek ya da yeryüzünün cehenneme çevirilip yokoluşunu çaresiz bir edilgenlikle izleyecek…

Kapitalist mülkiyet uygarlığının ortaya çıkardığı riskleri ve alternatifini bundan yüz küsür yıl öncesinde, “Ya Barbarlık ya Sosyalizm” diyerek yerli yerince özertlemişti aslında Roza Lüxemburg.

Çünkü bir üçüncü yol o zaman da yoktu ufukta.

Anti kapitalist mücadele dinamiklerinin tutuculuklarından, yıpratıcı patinaj hallerinden kurtulması; tarihsel deneyimlerin sunduğu birikimlerden, moral desteklerden beslenip güncellenmiş bir kültürel, siyasal, felsefi, ideolojik formasyonla donanması, yeni bir ufuk kazanarak harekete geçmesi bütün bir yeryüzünün kurtuluşunun tek güvencesidir .

Kapitalizmin yeniden yeniden ürettiği gündelik kaosun, karmaşanın, şaşırtmacaların telaşına kapılmadan, kısırlaştırıcı, tüketici tuzaklarına düşmeden yapabiliriz bunu.

Bu rotanın izlenmesi halinde, yerleşik algılarımızın, zihin dünyamızın da devrimci tarzda değişeceği, yeni bir dinamizm kazanacağı çok açıktır.

Komünar bir gelecek yaratmanın keşfedilmiş başka bir yolu yoktur henüz.

SON…

Zafer Yılmaz

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler