Takip Et

Makale

İnsan ve Doğa için Düşsüz Bir Gelecek: Kapitalizm! (2)

Üretim-tüketim kaosu çılgınlık düzeyinde seyrederken, elbette kaynaklar açgözlülükle yağmalanacak, insan kendine ve doğaya yabancılaşacak, ozon tabakası delinecek, atmosfere bol miktarda gaz salınarak küresel ısınma ve iklim değişikleri gündeme gelecek, biyolojik türler yok olacak ve dünya küresel krizlere, çölleşmeye, yoksullaşmaya ve nihayetinde tükenişe sürüklenecekti

Kapitalist Üretim-Tüketim Döngüsü, Küresel Isınma ve İklim Değişiklilği: Kötü Bir Arzuyu Beslemek !

Kapitalist döngünün ana ekseninde hala iki temel endüstriyel alan önemli yer tutuyor:

  1. Petrol-Gaz
  2. Demir ve Çelik

Kapitalist gelişmenin ve yarattığı tahribatın boyutlarını somut olarak görebilmek için, öncelikle onun üretim ve tüketim tarzına, bu tarzın doğayı ve insanı ne tür sorunlarla yüz yüze getirdiğine bakmak gerekiyor.

Oluşum süreci milyonlarca yıla dayanan petrolün endüstriyel kullanıma girmesinin üzerinden çok değil, 160 yıl gibi bir zaman geçmiş bulunuyor. Yaklaşık olarak beş yüz bin tür ürünün üretiminde hem doğrudan ya da dolaylı katkı maddesi olarak kullanılan, hem de rakipsiz bir enerji kaynağı olarak yer alan petrolün 2018 yılı itibariyle kanıtlanmış toplam dünya rezervi 1 trilyon 700 milyon varil civarında. 2019 yılındaki tüketimi ise yaklaşık yüz 100 milyon 800 bin varile ulaşmış durumda.

Petrolün 2009 ile 2019 yılları arasındaki tüketim oranları karşılaştırıldığında, 12 milyon varilden daha fazla artış olduğu anlaşılıyor.

Petrole göre kullanım tarihi daha eski gibi görünen ve onunla ortak kökene sahip olan doğal gazın 2019 yılı itibariyle rezervleri ise 193 trilyon metreküp. Yıllık tüketim oranı 3.700 milyar metreküp.

Petrol ve gazın yanısıra, endüstriyel kullanım değeri bakımından bir başka önemli enerji kaynağı kuşkusuz kömür.

Kömür türlerinin toplam dünya rezervi bir trilyon ton olarak hesaplanıyor.

Yıllık üretimi ise sekiz milyar ton civarında.

Fosil kaynakların rezervleri ve üretim-tüketim oranlarına ilişkin yukarıda verilen kısa bilgiler Dünya Bankası, İMF, OECD, OPEC gibi kuruluşların raporlarında, yayınlarında sıkça yer buluyor kendine.

Bu ürünlerin yıllara göre üretim ve tüketim oranları incelendiğinde, genel kapitalist üretim ve tüketim kaosunun yükselişiyle tam bir kader birliği içinde oldukları görülür.

Tıpkı fosil enerji kaynakları örneğinde olduğu gibi, demir-çelik üretimi ve tüketimine de yıl yıl rekorlar kırıyor kapitalist uygarlık.

Küresel ısınmayı tetikleyen her iki sektör, otomotivden altyapıya, inşaattan silah, gemi ve elektronik sanayine kadar uzanan çok geniş bir alanda kullanım payına sahip.

Yüksek ısılı fırınlarda, atmosfere bol miktarda sera gazları salınarak işlenebilen demirin dünya rezervi 400 milyar tona yakın. 2019 yılı toplam üretim oranı ise 1.8 milyar ton.

Bu endüstriyel faaliyet alanlarında gözlenen gelişmeler aynı zamanda dünyanın yaşadığı küresel ısınmalara, çevre kirliliklerine ve genel olarak ekolojik yıkımların kaynağına da doğrudan ışık tutuyor. Bu nedenle, yeri geldikçe bu konuya tekrarlar pahasına değineceğiz.

Sadece bu alanlara değil, kentleşme, inşaat, hayvancılık ve tarımsal üretim alanlarına da sürekli büyüme rekorları kırdırıyor kapitalist sistem.

BM’in yan kuruluşu olan FAO’nın raporlarına yansıyan bilgilere göre, 1960 yılında dünya nüfusu üç milyarmış. Et üretimi ise 70 milyon ton.

2017 yılına gelindiğinde nüfus yedi milyarı, et üretim ise 330 milyon tonu aşmış bulunuyor.

Bu yırtıcı tırmanışın dışında kalmayarak, günümüz tahıl üretimi de 2.6 milyar tona ulaşmış durumda.

Kendi otomobilini yapabilen toplam 22 ülkenin 2017 yılında ürettiği araç sayısı 97 milyon 303 bin adet olarak gerçekleşiyor, vs.

Kapitalizmin yoğun üretim-tüketim döngüsüyle ilgili dehşet verici rakamlardır bunlar. Nereye, hangi alana el atsak, azmanlaşmış bir üretim-tüketim büyümesi ve kaosu çıkıyor karşımıza.

İnsan soramadan edemiyor: Bizim, sadece petrol kullanılarak elde edilen 500 bin çeşit ürüne ihtiyacımız var mı sahiden?

Bu yoğunluk dünya kaynaklarını hızla tüketirken, öte yandan arkasında pek çok kirlilik de bırakıyor elbette.

Bu gün herhangi bir tüketim marketine girdiğinizde, raflardan üstünüze üstünüze gelen ve ihtiyacınız olsun olmasın, sizi ısrarla tüketime teşvik eden binlerce ürünle karşılaşıyorsunuz.

Gıda endüstrisinde yaşanan utanmazlık öyle bir boyuta taşınmış ki, aynı marka altında üretilen yüzlerce ürünün hem “organik” olanlarını, hem de organik olmayanlarını market raflarında yanyana görebiliyorsunuz. Bu ürünler elbette farklı fiyatlarla ve bir an önce tüketilmek üzere gözünüzün içine içine bakıyor.

Sağlıksız gıdalara ilişkin olarak toplumdan itiraz sesleri yükseldikçe, kapitalist tekeller aynı döngü içinde kalarak yeni tuzaklara başvuruyor: “Yeşil enerji,” “bio yakıt”, “organik gıda” vs…

Üstelik bunlar, kapitalizmin ve tüketim ekonomisinin yeni “çözüm ilahları” olarak sunuluyor toplumlara.

Diş macunu gibi bir ürünün binlerce çeşidini yeterli bulmamış olmalılar ki, şimdilerde onun bile “organik” türünü icad edip “güvenle tüketilecek ürünler portföyü”ne eklemiş oldular. Reklamın kışkırtıcı gücünü de arkalarına alarak, tüketiciliği teşvik eden yeni pazar alanları açıyorlar yani. Hem de, sağlıksız gıda üretimi nedeniyle oluşan kitlesel güvensizlikleri, itirazları yanılsamalarla ve halince elimine ederek!

Kapitalizm basit bir “tüketim nesnesi” olarak gördüğü insana işte bu rezaleti “muhteşem seçme özgürlüğü” ve “refah” diye sunuyor. Ama aynı insana, “Madem organik ürünler bu kadar sağlıklıydı ve üretilebiliyordu, bu güne kadar bize yedirdikleriniz neyin nesiydi ve hala neden yediriyorsunuz?” sorusunu sorma hakkını dahi tanımıyor!

Aynı sarmalın içine düşüyoruz: Her şeyi oburca üretip-tüketerek büyümek!

Kapitalizmin büyümeye olan bağımlılığının nasıl bir doğa ve emek sömürüsü boyutu kazandığını görmek için, IMF’nin hazırladığı ve TOBB’nin “2017 Yılı Dünya Ekonomik Görünüm Raporu”na yansıyan bilgilere de kısaca gözatmak gerekiyor.

Bu raporda küresel ekonominin 2016’da %3.2 olarak gerçekleşen büyüme performansının 2017’de 3.8’e ulaştığı belirtiliyor. 2018 yılı için ise, 3.9’luk bir büyüme öngörülüyor. İhracat oranındaki büyüme ise %5.0. Küresel enerji sektöründeki büyüme oranları da yer alıyor burada. Örneğin 2017 yılındaki büyüme hızı yaklaşık oranlarda yükselmiş. Aynı kaynaklarda yer alan eski yıllara ait üretim-tüketim oranlarına da bakılabilir elbette. Yıl yıl artan bir genişleme, anormal bir obezite…

Kuşkusuz nüfus artışı etkisi vb. faktörler dikkate alınabilir, ama asıl gerçek şu ki, kapitalist ekonominin bütün bu büyüme halleri asla ve asla toplumsal refaha ve adil bir paylaşıma hizmet etmiyor. Sadece doğanın ve insan emeğinin devasa boyutlarda yağmalanıp sömürülmesini, tüketiciliğin ve olayısıyla tekellerin karlarının azmanlaşmasını sağlıyor.

Burjuvazinin “Kamu hizmeti” ya da “rafah” gibi cezbedici kavramları düpedüz istismar konusu yapıp yozlaştırdığını, sömürüsünü perdelemenin aracı olarak kullandığını çok iyi biliyoruz.

Hiç uzağa gitmeye gerek yok: Evimize “kamu hizmeti” gereği bağlanan elektriğin, suyun, gazın bir milimini dahi kullanmaya fırsat bulamadan kapitalist tekellerin tahsilatçı sayaçlarının devreye girmesi, üstelik bunca üretim yoğunluğuna karşın süreklilik kazanmış fiyat artışlarıyla bize şişirilmiş “fatura”lar çıkarması durumu yeterince anlatıyor olmalı.

Konumuz olmadığı için bunu geçelim şimdilik…

Dünya sadece insan türüyle ve onun ihtiyaçlarını karşılamak üzere değil, tüm varlıklarıyla, onların iç diyalektik dengeleri, ihtiyaçları ve bütünlüğüyle vardır. Özel mülk hırsına saplanıp kalmak; bütün bir yaşamı üretip-tüketme, kar-zarar ikilemi üzerinden kurmak; ayrıcalıklı sınıfsal statülerle var olmaya çalışmak tarih boyunca sadece insan türünün değil, yeryüzünün de başına olmadık belalar açmıştır. Hava, su, toprak gibi en temel doğal kaynakların sorumsuzca kirletilmesi; eşitsizlikler, adaletsizlikler, yabancılaşmalar, gerilimler, savaşlar ve yayılmacılıklar, sınıflı toplumlar piramidinin en tepesine yerleşmiş olan kapitalizmle birlikte doruğa çıkmış, bu arada bir paradoks olarak ona “son mülkiyet uygarlığı” payesi kazandırmıştır.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın hazırladığı araştırma raporlarına göre, yeryüzünde 9 milyon -başka bazı kaynaklara göre de 12.5 milyon- civarında canlı türü yaşıyor. İnsanın bu canlı türleri içindeki oranı sadece 0.01.

Tüketim toplumunun sınıflara, kastlar bölünmüşlüğü; bölgeler, ülkeler arasındaki eşitsizlikler dikkate alındığında, yeryüzünün ve biyolojik çeşitliliğin hem bu günü hem de olası geleceği hakkında asıl karar vericilerin ya da yeryüzünü cehenneme çevirenlerin aslında bu 0.01’lik dilimin içinde nasıl da cüceleştikleri, her şeyi paraya, servete, mülke, tüketime tahvil edenlerin aslında bu bir avuç ayrıcalıklı asalak dışında bir şey olmadığı açıkça görülür.

Bu gerçeği daha iyi anlamak için, IMF’nin verilerine tekrar bakmakta yarar var. Küresel ekonominin durumuna ilişkin olarak hazırladığı raporunda, 2019 yılı dünya GSYH toplamının 85 trilyon dolar civarında gerçekleştiği bilgisine yer veriyor IMF.

Bu raporun ayrıntılarından öğreniyoruz ki, 85 trilyonluk bu toplamın 34 trilyon doları sadece ABD (20 trilyon dolar. Nüfus: 328, 957, 869) ve Çin’e (14 trilyon dolar. Nüfus: 1.4 milyar) ait.

28 ülke ve 517 milyon nüfustan oluşan Avrupa Birliğinin 2019 yılı GSYH toplamı ise 18.8 trilyon dolar. Aynı raporda Japonya 5 trilyon dolarlık bir GSYH ile boy gösteriyor. Bunlar küçük sekmeler gösterebilen, ama gerçeğe en yakın rakamlar kuşkusuz.

Bu tablonun açık özeti şu: 85 trilyon dolarlık dünya GSYH’nın 57.8 trilyon doları sadece yukarıda adları anılan üç ülkeye ve bir birliğe ait. Bu, hepimize ait olan yeryüzü kaynaklarının nasıl bir adaletsizliğe kurban edildiğini de apaçık gösteriyor.

Çünkü BM bünyesinde üye ya da gözlemci olarak yer alan toplam 206 ülke var.

Kapitalist “adalet”in ve “refah paylaşımı”nın yarattığı bir başka çarpıcı sonuçtur bu!

***                                      ***                                      ***

Bir Avuç Asalak İçin Yaşamın Anlamı:

Kar Herşeydir!

 Üretim süreçlerinden milyarlarca insanı dışlayıp düpedüz “paryalar” haline getirmek, sonrasında kar amaçlı meta ve hizmetler yığınını çok “rasyonal” bir yolmuş gibi tüketilmek üzere o milyarlara sunmak; fosil kaynakların oburca kullanımını vazgeçilemez bir yol olarak seçip ardından onlara hakim olmak için kaoslar, krizler, çatışma ve savaşlar çıkarmak; insanlar da dahil tüm canlılara ait olan doğayı-çevreyi, yaşam alanlarını ve kaynakları artan oranlarda sömürüp, kirletip mahvetmek bir kapitalist uygarlık tarzıdır.

Ormanları yok etmek, bile bile küresel ısınmaya neden olup mevsimsel döngüyü bozmak, temiz su kaynaklarını kurutup sonra da Avustralya örneğinde olduğu gibi, “çok su tüketiyorlar” gerekçesiyle binlerce deveyi-atı kurşuna dizmek olsa olsa kapitalist uygarlığın trajik tüketiciliğini, insanı nasıl bir yabancılaşmaya sürüklediğini ve giderek nasıl bir barbarlığa evrilip zombileştiğini gösterebilir ancak.

Avustralya’da yaşanan katliam elbette bir istisna oluşturmuyor.

BM Çevre Programı’nın talebi üzerine Yale Üniversitesi’nden -ABD- bir grup bilim insanının yaptığı araştırmanın sonuçlarına göre, yeryüzündeki doğal ormanlarda -Antartika hariç- 3 trilyon civarında ağaç var.  Bu oranın ilk yerleşik uygarlıkların görüldüğü 12-15 bin yıl öncesinin %50’sine zar zor denk düştüğü tahmin ediliyor. Yine aynı araştırmaya göre, yılda yaklaşık 15 milyar ağaç yok ediliyor.

Araştırmayı yöneten ekipten Thomas Crowther, ormanların yeryüzündeki en önemli ve kritik organizmalar arasında yer aldığını söylüyor. Büyük miktarlarda karbon depolayan ormanların aynı zamanda hava, su ve besin kalitesi üzerinde tayin edici bir rol oynadığını da vurguluyor.

BM Gıda ve Tarım Teşkilatı’nın -FAO- raporlarına dünyanın “Doğal Ormanları”yla ilgili yansıyan bilgiler ise facianın başka boyutlarını gözönüne seriyor.

1990 yılında 4 milyar 128 milyon hektar olan toplam orman alanları 2015 yılına gelindiğinde 3 milyar 900 milyon hektara kadar gerilemiş.

12.7 milyon insanın istihdam edildiği orman sektörü 2011 yılında küresel ekonomiye 606 milyar dolarlık bir girdi sağlamış.

Aradan geçen sekiz yıl boyunca bu rakam hep yükselme eğilimi göstermiş.

Dünyanın en büyük yağmur ormanları olarak bilinen Amazonlar aynı zamanda “Dünyanın karadaki akciğerleri” ünvanını da taşıyor. Gel gör ki bu ormanlar da kapitalist sermayenin ve onun emrindeki devletlerin “tasarrufu” altında ve artık resmen can çekişiyor. Hepimize oksijen sunan, iklim döngüsünü dengeleyen dünyanın akciğerleri açgözlü bir kediye teslim edilmiş yani!

2000’li yılların başından 2004 yılına kadar yaşanan olağanüstü talan sırasında bu ormanların sadece Brezilya’daki kımında 27 bin kilometerkarelik bir alan kaybı oluşmuş. Bu felaketin sorumluluğunu o dönemki Brezilya çevre bakanı “yasadışı kesimciler”e bağlıyor. Aradan bir süre geçip Jair Bolsonaro devlet başkanı olunca, başka bir gerçekle karşılaşıyoruz.

Brezilya’nın yeni devlet başkanının ilk işlerinden biri, “Amazon Ormanları’nın korunması ülke ekonomisine zarar veriyor. Bu alanları ticari kullanıma açıyoruz,” demek oluyor. Yani dünyanın akciğerlerinin sökülmesi, eko sisteminin bozulması, küresel ısınmaya yol verilmesi artık “Orman Mafyası” eliyle değil, aç gözlü sermayenin faşist sözcüsü bir herifin siyasi kararıyla ve “yasal yollar”la gerçekleştirilecek!

Kapitalist dünyanın “yasadışılık” ve “yasallık” kavramlarının nasıl bir ikiyüzlülükle malül olduğunu bu gelişmeyle bir kez daha test etmiş oluyoruz.

Amazon Ormanları aynı zamanda “Küresel Isınma” denen kapitalist tahribata karşı dünyanın sahip olduğu çok önemli güvencelerden biri.

Ama hem uğradığı kıyımlar, hem de sera gazlarının artan oranlardaki salınımının elimine edemeyecek düzeye ulaşması yüzünden bu ormanlar da küresel ısınmanın doğrudan tehdidi altına girmiş bulunuyor artık.

Kyoto Protokolü” falan derken, dünyanın karasal akciğerleri kapitalist yıkıcılığın çok yüzlü ve keskin bıçağının ölümcül tehdidi altında can havliyle çırpınıyor yani!

FAO raporlarında, dünyanın “Doğal Orman” alanlarının 2010 ile 2014 yılları arasında yıllık kaybının 6.5 milyon hektara ulaştığı bilgisine yer veriliyor.

Öte yandan “Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği” -IUCN- 2016 yılında Hawaii’de bir uluslararası kongre düzenliyor ve “soyu tehlike altında” olup “Kırmızı Liste”de yer alan canlı türlerin sayısının 82.954’e ulaştığını -buna bazı bitki türleri dahil- 23.928’nin ise artık “tümüyle yok olma” tehdidiyle karşı karşıya kaldığını duyuruyor.

Aynı duyuruda yer verilen bir başka bilgi, “Doğu Gorilleri” diye bilinen türle ilgili. Yok olma tehdidi altındaki primatlar arasında gösterilen “Doğu Gorili”nin nüfusunun son yirmi yılda %70’lik bir azalmayla 5 binin altına düştüğünü anlatılıyor.

“Doğu Gorilleri” familyasının bir alt grubu olan “Grauer Gorili”nın 1996 yılında 19.900 olan popülasyonu ise, 2016 yılında 3.800 kadar düşmüş.

Kuş türlerinin %15’i yok olmakla karşı karşıyaymış ve bu oran bin kuş türüne denkmiş.

Balık rezervlerinin %50’ye yakını tüketilmiş, %18’i ise aşırı tüketim yüzünden yok olmak üzereymiş…

Hızla yok oluş yani…

İşte böylesi bir dünyada kapitalizm bize hala, “Sürdürülebilir bir büyüme”den falan söz edebiliyor.

Öyle görülüyor ki yakın bir gelecekte çocuklarımıza dinozorları, mamutları, mağara aslanlarını falan anlatırken, yeryüzünde artık nesli tükenmiş olan bu canlıların adlarını da anmış olacağız. Örnekler çoğaltılabilir kuşkusuz. Bütün bu yok oluşlar, “doğal” bir “seleksiyon” gereği değil, kapitalist mülkiyet uygarlığının devasa üretim-tüketim döngüsünün yarattığı küresel ısınma, kentleşme, tarım alanlarının genişlemesi ve tarımsal üretimde kullanılan kimyasallar, büyük çaplı avlanmalar, canlı türlerin yaşam alanlarının -daha çok da ormanların- yok edilmesi, okyanusların ve doğanın kirletilmesi sonucunda yaşanıyor. İlgili raporlarda bu gelişmeler sıralanırken, dünyaya bu yıkımı yaşatan kapitalizmin adının bir kez olsun anılmaması ise “ilginç” gerçekten!

Üretim-tüketim kaosu çılgınlık düzeyinde seyrederken, elbette kaynaklar açgözlülükle yağmalanacak, insan kendine ve doğaya yabancılaşacak, ozon tabakası delinecek, atmosfere bol miktarda gaz salınarak küresel ısınma ve iklim değişikleri gündeme gelecek, biyolojik türler yok olacak ve dünya küresel krizlere, çölleşmeye, yoksullaşmaya ve nihayetinde tükenişe sürüklenecekti.

 Bu gün “çok su tüketiyor” gerekçesiyle binlerce deveyi-atı kurşuna dizerek güya susuzluğa çözüm üreten bencil burjuva zihniyet; yarın işsizliğe, açlığa mahkum ettiği milyonlarca yoksulu,“yükten kurtulma” adına neden kurşuna dizmesin ya da kimyasal gazlarla, laboratuvarlarda üretilen virüslerle zehirleyip yok etmesin ki?

Devam edecek…

Zafer Yılmaz

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler