Takip Et

Makale

İç Sorunlar Demokratik Tarzda, Uzlaşmaz Çelişkiler Devrimci Yolla Çözülür 2

Politik örgütleri geçmişe takılı bırakan bu katı dogmatik tutumdan özgürleşmesi sadece bu durumda olanların içsel çabasına bırakılamaz; devrim saflarındaki her politik örgütün, devrimin büyük görevlerinin üstesinde gelme sorumluluğu tüm devrimcilerindir. Bunu yerine getirmenin biricik yolu da ideolojik mücadeleyi halkın çıkarlarına uygun yapabilmektir.

 “Dükkanım bana yeter” anlayışı nereye kadar…

Eğer teoriyi, stratejiyi, siyaseti, taktiği, tüm gelişme ve olguları tarihsel bağlamından kopararak ele alırsak, her şeyi tutarsız hale getirir zihnimizi içinden çıkılmaz bir çözümsüzlük ağına düşürürüz. Çelişki çözme niyetiyle hareket etmemize rağmen kendimiz çözülecek çelişkilerin çözümsüzlüğünde özneye dönüşürüz. 

Devrimci ve komünistler olarak toplumu ve toplumsal sistemi değiştirmek istiyoruz. Âmâ bu sadece niyet etmekle olmaz. Önce metot gereklidir. Metot her tür devrimin yegâne sağlamıdır. Zira bir devrim için gerekli olan maddi ve manevi araçlara hayat veren metottur.   Komünist toplum tanımı da ona ulaşılabileceği kabulü de bu metodun keşfiyle olanaklı oldu. Diyalektik ve tarihsel materyalizme dayanarak, içinde bulunulan anın tahlilini yapmak ve bunu da “değişmeyen tek şeyin değişim olduğu” yasasına dayanarak yapabilmektir. Yani, ne bugünü dünde donup kalmış olarak görmek, nede yarına bugünün elbisesini giydirebileceğin rüyasında yatıya kalmamaktır.  

Değiştireceğimiz toplum her neyse ve neye benziyorsa onu koruyucu sistemiyle birlikte an’da tahlil etmek durumundayız. Bu da yetmez, ertesi gün ortaya çıkan her ne gelişme varsa onları da geçmişle ilişkide görüp değerlendirmek durumundayız. Böyle yapmaz da bizden öncekilerin kendi zamanındaki doğrularını değişmez doğrular olarak kabul edersek, gelişme yasaları bize ilerleme şansı tanımaz. Yapacağımız tek şey, somut durum ve gerçekle değil, eskide kalmış gerçekle uğraşırız ki, bu bütün çabaları etkisiz kılar enerjimizi boşa düşürür.

Fazla değil, elli yıl geriye, yani Kaypakkaya yoldaşın kürecik bölgesi tahlilini yaptığı zamana gidip oradan şimdiki zamana doğru yürürken ne görürüz? O dönemde ekonomide mal-ürünün takas edildiği klasik kapalı köy ekonomisinin tipik biçimlerini görürdük. Çerçiler (ilkel birikimin sonuna yetişmiş küçük tüccar da diyebiliriz bunlara), başka illerden atlarıyla eşya-mal getirirdi köylerimize. Getirdikleri bu malları; örneğin Hurmayı buğday, fasulye gibi şeylerle takas ederlerdi: Bir tas Hurmayı bir tas fasulye ile değiştirirlerdi. Ya da, pazen, basma türü elbiselik kumaş getirirlerdi. Bunları da esasta, eskimiş naylon ayakkabı, eskimiş yün çorap, bazen de bakır, gümüş gibi eski tencere ve eşyalarla değiştirirlerdi. Yakın cıvar köylüleri atlarla armut, vişne, üzüm gibi meyveler getirirlerdi örneğin.  Bu meyveleri buğday veya fasulye ile değiştirirlerdi. Para istemezlerdi çünkü biliyordu köylüde para olmadığını. Para, bu karşılıklı değiş tokuşa aracı olarak köylüden aldıklarını pazarına ulaştıran olarak ancak kendilerinin cebinde biriken bir araçtı.

Küfeli eşeksırtı yükleriyle gelen bu çerçiler daha sonraki yıllarda atlı çerçiler ve giderek arabalı çerçilere dönüştü. Ama ilişki biçimi esasta takas-değiştirme temelinde devam ederken seksenlerden sonra giderek az da olsa bu alışverişe para da iştirak etmeye başladı.  Bu sürece denk gelen yıllarda, köylüler patates, fasulye, buğday, tereyağı gibi ürünlerini son baharda en yakın ile götürüp satarak önce paraya çevirir, sonrada o parayla kışlık ihtiyaçları olan çay şeker, pekmez, kurutulmuş meyve çeşitleri, makarna, bulgur, kışlık lastik-çizme, elbise vb alırlardı. “Pazar için üretim” gibi görünen bu durum(ki pazara götürüp satıyorlardı), özünde Pazar için üretim niteliğinde değil, fiilen ürün değişimi niteliğindeydi… Bütün bunlar feodal/yarı-feodal değerlendireceğimiz ekonomi, üretim ve üretim ilişkisine denk geliyordu. Ki bu dönemler esasta böyle değerlendiriliyordu ve bu değerlendirme o günler için doğruydu. Kaypakkaya’nın toplum tahlili de o günkü bu olgulara dayanarak sonuçlara varması anlamında oldukça doğruydu. Ve şimdi onun ardılları onun bu tahlili yaptığı zamanın ellinci yılına girmiş oluyor.

O günden bu güne hızlı değişimler oldu. Özellikle son 20-30 yıl içinde bu değişim belirgin hale geldi. Yüksek Toros, Munzur ve Artvin dağlarındaki yayla çadırlarında oturan sürü sahibi, elinin altındaki bilgisayarla internet üzerinden peynirini pazarlayıp satarak sermaye de biriktiriyor. Elle sağımın yerini Süt sağım makinaları; kas gücü yayıkla yağ çıkarmanın yerini yağı henüz süt aşamasında sağan yağ çıkarma makinaları aldı. Sürüyü günler boyu yürüterek götürmek yerine şimdi sürüler kapalı kamyonlarla yaylalara taşınıyor. Bu hayvan telefini azaltmakla kalmadı, verimliliği artırdı.  Tarımda karasaban gerçek manada müzelik olalı on yıllar oldu. Onların yerini her ekim ve biçim alanında Traktörler, biçerdöverler aldı.  Köylüler evde ekmek yapmayı bıraktı ve köy ve kasabalarda yapılan evlerde de artık yerleşik hayatın tarihi kadar eski olan ve modern fırın ve mutfak tezgâhı görevi görmüş olan on bin yıllık bacalı ocağın yerinde televizyon sehpası duruyor. Köylü ekmeğini fırından alıyor. Yamalı elbise giymek de artık sadece modacının kararlaştırmasıyla oluyor.  Kaldığı kadarıyla köylü gencin merakları arasında tarımı tecrübe etmek hayal oldu. Hayallerinde iyi bir telefon, modaya düşmüş üst baş ve fiyakalı bir araba edinmek olanlar ağırlıkta olsa da okuyup aydınlandılar da az değil. Bu ikinci gruptakiler de eski angarya işler yerine daha kolay ve karlı işleri tercih ettiler. On tane verimsiz inek yerine bir tane montofon besler oldular örneğin.  Çünkü bir montofon inekten aldıkları süt, yerli on inekten aldığına bedel bir üründür.  Böylece eski ilkel ve zor koşullardaki eziyetli çalışma ve yaşam görece daha kolay yaşamla yer değiştirdi. Eskisi gibi kötü şartlarda çalışıp para kazanma yerine daha kolay ve karlı işlerde çalışma, daha fazla para kazanma tercihi fiilen öne çıktı. Üretim ilişkilerindeki değişim gözle görülür biçimde değişti… Din bile üretim ilişkileri ve sosyal gelişmedeki bu değişimin baskısına dayanamayarak kendisini güne uyarlama çabasına girdi, değişmelere uygunluk sağlama çabasında…

İktisadi ve sosyal yasaların doğal sonuçları olan; üretim ilişkilerine sosyal ve kültürel dokuya ve demografik hareketlere tekabül eden bu değişimler açıkken ve en sıradan insanın bile gördüğü yukarda tarif ettiğimiz bu olguları görmezden gelen bazı politik hareketlerin tutumuna ne demeliyiz? Bunların 71 çıkışının tezlerinde harfi harfine diretmelerinin devrim için ne tür yararı vardır… Gibi pek çok soru soru sorulabilir. Hatta “Kaypakkayacı” olarak kendini tarifleyen bunlardan bazılarının ise o’nu, onun zamanından bir adım illeri attırmadan sahiplenme iddiasını sürdürmesi ise, akıllara ziyan bir durum değilse, “benim dükkanım bana yeter” anlayışı olarak ufuk darlığı ve yetinmeciliktir…

 Oysa çok basit bir şey ver. Bu değişimlerin Kaypakkaya karşı olmadığını, Kaypakkaya’yı komünizm ufkuna ve tutumuna eriştiren şeyin de bu değişim yasası olduğunu kabul etseler her şey çok kolaylaşır. Yarım asır öncesi koşulların/durumun değişmediğini veya yaşanan değişimin ciddi ve belirleyici önemde olgular olmadığını savunarak toplumsal şartların esasta aynı kaldığını ileri süren bu eğilimin gösterdiği tablo, doğa ve toplum yasaları karşısında sadece hatalı değil aynı zamanda gülünç oluyor. Politik örgütleri geçmişe takılı bırakan bu katı dogmatik tutumdan özgürleşmesi sadece bu durumda olanların içsel çabasına bırakılamaz; devrim saflarındaki her politik örgütün, devrimin büyük görevlerinin üstesinde gelme sorumluluğu tüm devrimcilerindir. Bunu yerine getirmenin biricik yolu da ideolojik mücadeleyi halkın çıkarlarına uygun yapabilmektir.  

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler