Takip Et

Editörün Seçtikleri

Hasan Hakkı Erdoğan işkence edilerek öldürüldü: Kendi toprağında özgürlüğe hasret öldü

Hasan Hakkı Erdoğan işkence edilerek öldürüldü. Kendi toprağında özgürlüğe hasret öldü. Ve bir baba oğlunun katillerini istedİ

İşkence hekim elinde gizlendi

Onunla aynı dönemde Emniyet 1. Şube’de bulunuyordum. İsminin sonradan Hasan Hakkı Erdoğan olduğunu öğrendim. Kısa aralıklarla işkenceye götürüyorlardı. Ayakta duramayacak haldeydi. Onu yakından tanıyan bir kişi bile yüzünden tanıyamazdı; çünkü yüzü öyle bir haldeydi ki tanımak mümkün değildi. Bir gün, ama ‘kaçıncı gün?’ onu da bilmiyorum, tuvalete çıkmak istedi. Tuvalete götürüyorlardı.

Fakat yürüyemiyordu, ayağını her kaldırış ve yere basışında müthiş bir acı duyduğu hareketlerinden ve o anda çıkardığı seslerden anlaşılıyordu. Polislerse o sırada bir süre önce yukarıdaki sorgularının sonuçlarının yarattığı tabloyu dalga geçerek, gülerek izliyorlar ve “yürü şişko, yürü sana bunlar dokunmaz. Demir gibi adamsın” diyorlardı. Tuvalete kadar müthiş acılar çekerek gitti; ama tuvaletini yapamıyordu. Yine aynı acılarla döndü. Bir süre sonra mı?

Yoksa bir başka gün mü? Tam olarak çıkartamıyorum, alıp götürüldü. Sonra da Hasan Hakkı Erdoğan’ın ölümünün tehditleri başladı.

Eğer bir gün Hasan Hakkı Erdoğan’ın işkence edilerek öldürülmesi soruşturulursa konuşacak bir tanık Hasan’ın son günlerini bu sözlerle özetledi.

“Alıp götürüldü”, hastaneye getirildiğinde konuşamıyor ve ağzından kan geliyordu. Hastanede yarım saat daha yaşadı. Verilen rapora göre ölüm ‘solunum yetmezliği’ idi.

Askeri savcının hazırladığı iddianameye göre (TİKKO-6) Hasan Hakkı Erdoğan, TKP (ML) İstanbul Bölge Sorumlusu idi. 18 Eylül 1984 günü gözaltına alınmıştı. İddiaya göre aynı soruşturmayla ilgili olarak gözaltına alınan Hamdi Eroğlu 18 Eylül günü Hasan Hakkı Erdoğan ile buluşacağını söylemiş ve Erdoğan 1. Şube ekiplerince buluşma yerinde yakalanmıştı.

Baba Hüseyin Erdoğan oğlunun gözaltına alındığını duyduğunda kalktı İstanbul Emniyet Müdürlüğü 1. Şube’ye gitti. Oğlunu sordu çamaşır ve 5000 lira da para bıraktı. Oğlunu görmek istedi, “bir kez olsun uzaktan da olsa göreyim” dedi, “olmaz” dediler. Kapıda kendisine bir pusula yazdırdılar. Pusulayla para ve eşyaları götüren polis geri döndüğünde pusulanın altına şu not düşülmüştü; “Baba gönderdiğin para ve eşyaları aldım. Ben iyiyim.”

“Birden şaşırdım, çünkü pusuladaki yazı ve imza oğluma ait değildi. Oğluma bir şey mi oldu diye tedirgin oldum. Oğlumun yaşayıp yaşamadığını sordum. ‘Yaşıyor, işte gördün ya eşyaları verdik’ dediler. Ben yine de tedirgindim. Gittim 28.9.1984 günü Sıkıyönetim Askeri Savcılığı’na, Valilik Makamı’na, Sıkıyönetim Askeri Savcılığı’na birer dilekçe yazdım ve oğlumun hayatından endişe ettiğimi ve oğlumun Emniyet 1. Şube’de öldürülebileceğini bildirdim.

7.10.1984 günüydü, tekrar Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Kapıda bir komiser karşıladı, oğlumu sordum. ‘Senin oğlun öldü. Cesedi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Morgu’nda. Hiç konuşmadı. Hem üç yıldır İstanbul’da kal, hem de kimseyi tanıma. Üç yıldır İstanbul’da kalan bir kişinin tanıyacağı birçok kişi olur. Ama o hiçbir arkadaşının ismini vermedi’ dedi.

Hasan Hakkı Erdoğan 29 Eylül 1984 günü “Sor. 9 ve 984/24442 sayılı” bir yazıyla Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’ne götürüldü. Baştabipliğe yazılan yazı açıkça bu kişiye işkence yapıldığını söylüyordu:

“Müdürlüğümüzce sürdürülmekte olan TKP (ML) adlı illegal örgüt operasyonu sırasında yakalanarak gözetim altına aldırılan aşağıda açık kimliği yazılı Hasan Hakkı Erdoğan rahatsızlığını beyan ettiğinden memura teslimen gönderilmiştir.”

Konuşamayacak halde hastaneye getirilen kişinin işkencenin yarattığı rahatsızlık dışında başka da hiçbir rahatsızlığı yoktu, Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’nde 29.9.1984 ve 3282 sayı ile Hasan Hakkı’yı muayene eden doktor yalnızca bir iki kısa not düştü: “Her iki ayak bileğinde, ciltte, koltuk altlarında ekimoz ve yaralar… vardır.”

Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’nden Haydarpaşa Askeri Hastanesi’ne sevk edilen Erdoğan’a “akut böbrek yetmezliği ve akciğer ödemi” teşhisi kondu. Teşhisi koyan Tbp. Kd. Binbaşı Op. Dr. Nevzat Aknar, Hasan Hakkı Erdoğan’ı Çapa Tıp Fakültesi Acil Polikliniğine sevk etti. Saat 23.30- 00.00’dı. Hasan Hakkı Erdoğan burada ancak yarım saat yaşayabildi.

Hasan Hakkı Erdoğan’ın Acil Poliklinikte ölümü ile ilgili İstanbul Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şube Müdürlüğü 8.10.1984 gün ve 25020 sayılı bir yazıyla rapor istedi. Rapor ancak 15 Ekim 1984 tarihinde 20092 sayı ile yazılabildi. Raporda teşhisin “kronik renal yetersizlik artı akut sol kalp yetersizliği ve akut solunum yetersizliği tanıları konmuş….ancak … hasta solunum yetersizliğinden 30.9.1984 tarihinde saat 01.00’de vefat etmiş” olduğu belirtiliyordu.

Raporun altında ise Dr. Nevres Koylan, Mütehassıs Dr. Sacide Erden’in imzaları ve İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Sevim Büyükdevrim’in onayı bulunuyordu.

Raporu kim hazırlattı?

Raporun altında imzaları yer alan doktorlardan Sacide Erden raporu “ben hazırlamadım” diyor ve raporun nasıl hazırlandığını anlatıyordu:

“Raporu asistanım Nevres Koylan hazırladı. Ben uzun süre bu raporu imzalamak istemedim. Hatta Kürsü Başkanı’na bile çıktım. Kürsü Başkanı Prof. Dr. Ahmet Sevim Büyükdevrim ‘bize gelen sevk yazısında akut böbrek yetmezliği ve akciğer ödemi yazılı. Bu rapor da ona uygun olsun, imzala’ dedi ve ben de imzalamak zorunda kaldım. Benim gerçekten orada başka bir şey yapma imkânım yoktu.

Hasta getirildiğinde konuşamıyordu. Kendisine ne yapıldığını ya da rahatsızlığını söyleyecek durumda değildi. Beraberinde yedi sekiz kişi vardı. Hastanın başındakilerden doğru dürüst çalışmamız bile mümkün değildi. Hastanın solunumunu düzene koymak için oksijen vermek gerekiyordu. Ama oksijen hastanın bulunduğu bölümün dışındaydı, oraya bile götürmemize izin verilmedi. Polisler çok sıkı tutuyorlardı. Zaten fazla da yaşamadı…”

Daha sonra Dr. Sacide Erden bu sözlerini reddederek olayda hiçbir sorumluluğu olmadığını söyledi. Hatta Prof. Dr. Ahmet Sevim Büyükdevrim’de aynı kervana katılarak “Ben de sorumlu değilim. Ben kimseye baskı yapmadım” dedi. Ancak aynı hastanede görevli bir doktor o günü olayın başka bir yönüyle birlikte anlattı:

“Dr. Nevres Koylan benim arkadaşımdır. Bu olayda onun bir suçu olduğunu sanmıyorum. O gün nöbetçi olan arkadaşım bana olayı anlattı. Hasta polikliniğe getirildikten kısa bir süre sonra komaya girmiş. O gün ve o günü takip eden günlerde Emniyet Müdürlüğü’nden, Merkez Komutanlığı’ndan sabaha kadar ve ikinci gün telefonlar gelmiş. Hatta raporun bile dikte ettirilmiş olabileceğini duydum. Çünkü Nevres’in böyle bir rapor yazmaya kalkışacağını düşünenem.

Bu konuda Ahmet Sevim Büyükdevrim’in rolü olabilir. Rapor hastanın ölümünden kısa bir süre sonra hazırlanmış, o günlerde de kürsü başkanı daha yukardan gelen isteklere uyarak bu raporun hazırlanmasını istemiş olabilir. Çünkü Sacide Hanım’ın tek başına böyle bir rapor hazırlaması güç ama olağanüstü korkak olmasından dolayı bu raporu imzalamıştır.”

O gün ve raporun hazırlanmasını takip eden günlerde gelen telefonlar kimler tarafından edilmişti, bugüne kadar öğrenilemedi. Belki de bunu açıklayacak tek kişiler de Prof. Dr. Ahmet Büyükdevrim, Dr. Sacide Erden ve Dr. Nevres Koylan.

Hasan Hakkı Erdoğan’ın ölümünün işkence sonucu olduğu çok açıktı. Hasan Hakkı Erdoğan’la buluşacağı belirtilen Hamdi Eroğlu, Emniyet 1. Şube’de gördüğü ağır işkencelerden sonra götürüldüğü Selimiye Askeri Ceza ve Tutukevi’nde 18.10.1984 tarihinde askeri savcılığa gönderdiği dilekçesinde “ben gözetim altındayken Hakkı Erdoğan adlı şahsı işkence edilmiş ve komaya girmiş halde getirdiler ve sonra hastaneye kaldırdılar” diyordu.

Ancak Eroğlu 18.10.1984 tarihinde bu dilekçesini yazarken arkadaşı çoktan ölmüştü.

Emniyet 1. Şube polislerinden Yılmaz Hemen ve Seyfettin Bodur, Mustafa Hayrullahoğlu’nun işkence edilerek öldürülmesiyle ilgi verdikleri ifadelerinde “TKP (ML) TİKKO VE İGD adlı örgüt mensuplarının soruşturmasını K. Masası B grubu sorgu timi yapıyor” demişlerdi.

Yani Mustafa Hayrullahoğlu’nun sorgusunu yapan timler Hasan Hakkı Erdoğan’ın da sorgusunu yapmışlardı. Hayrullahoğlu’nun öldürülmesiyle ilgili davada Ali Can Özgenler, Mehmet Yetiş, Orhan Yaman, Engin Devren ve Ümit Baybek sanık sandalyesine ourmuşlardı.

Sorgulamalarda polisler kod adı kullanıyor ve tutanaklarda isimleri yer almıyordu. Ancak Hamdi Eroğlu askeri savcılığa verdiği dilekçelerde ve mahkemede verdiği ifadelerinde “Yetiş ve İbrahim” adlı polislerin işkence yapanlar arasında bulunduğunu söylüyordu.

Uluslar arası Af Örgütü de Hasan Hakkı Erdoğan’ın işkence edilerek öldürüldüğünü 1985 yılı raporunda açıklıyordu. Uluslararası Af Örgütü, Türkiye’nin Londra Büyükelçisi Rahmi Gümrükçüoğlu’na 18.12.1984 günü Hasan Hakkı Erdoğan’ın ölümünü sormuş ve “solunum yetmezliğinden öldü” cevabını almıştı. Ancak Af Örgütü de Hasan Hakkı Erdoğan’ın işkenceyle öldürüldüğüne emindi.

Hasan Hakkı Erdoğan’ın işkencede öldürülmesi ile ilgili baba Hüseyin Erdoğan birçok kez dilekçeler yazdı, sorumluların cezalandırılmasını istedi. Avukatları Yusuf Serhat Bucak ve Mihriban Kırdök “Hasan Hakkı Erdoğan’ın Emniyet 1.Şube’de görevli polisler tarafından işkence edilerek öldürülmüş olduğunu, sorumlular hakkında soruşturma açılmasını istediler ve 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı’na, Adli Müşavirliğe, Askeri Savcılığa dilekçeler yazdılar. Askeri Mahkemelerde suç duyurusunda bulunulduğu zaman mahkemenin ilgili yerlere” dediği yerlere başvuruldu.

Aradan iki sene geçti ve gönderilen dilekçelerin ne olduğu konusunda tek bir haber alınamadı.

Hasan Hakkı Erdoğan işkence edilerek öldürüldü. Kendi toprağında özgürlüğe hasret öldü. Ve bir baba oğlunun katillerini istedi…

*”Gözaltında Kaybolanlar”. İstanbullu, Kürşat. Yalçın Yayınları. 1. Baskı, Ekim 1986. Sayfalar: 115-120.


Kaynak-Özgür Gelecek

Günün Haberleri

Editörün Seçtikleri konulu diğer haberler