Takip Et

Makale

Hangi felsefenin mirasçısıyız?

“Marx ve Marksizm, Hegel felsefesini tersine çevirdiğini ileri sürerken aslında Hegel ile birlikte 2500 yıllık tüm birikmiş felsefeyi tersine çevirdiği iddiasındadır. Hegel üstyapıdan, ulus devletten mutlak fikirden hareket ederken Marx, tersine üretim alanlarından ve üretim ilişkilerinden yola çıkar”

“Herkesin aynı gemide” olduğunu söylemek ne denli gerçekleri çarpıtmaksa “herkes için aynı felsefe” yaklaşımı da gerçekleri çarpıtmak ve olanların üzerini örtmek anlamına gelir. Dolayısıyla mirasçısı olduğumuz felsefenin, en sıradan özelliklerinden birisi gündelik yaşama konu olan yanlış bilinçle mücadele etmesidir. Bu amaçla Tüketiciler Derneği’nde yapılan bir toplantıda felsefe tarzlarını masaya yatırdık ve mirasçısı olduğumuz felsefenin temel unsurlarını saptamaya çalıştık. Bu felsefenin çeşitli özellikleri üzerinde bir gezinti yapmak istiyorum. Felsefenin netliğini araştırırken onun sınıfsallığına, dolayısıyla da emekçi sınıflar açısından ne anlam ifade ettiğine, emekçi sınıfların hangi felsefenin mirasçısı olduğuna dikkat çekmek istiyorum.

Felsefenin tek anlamlı, tek yapılı olduğu iddiası sorunlu bir iddiadır. Dahası felsefenin bir bütün olduğunu varsaymak, düşüncenin de bir bütün olduğunu, dolayısıyla tek tarz ve bir anlamlı olduğunu varsaymak, bir o kadar hatalıdır. Felsefe çeşitli düşünüş biçimlerinden yalnızca birisidir. Diğer düşünme biçimlerini bilim, politika ve sanat olarak saptamak yanlış olmaz. Bunlar içinde eleştirel ve sorgulayıcı düşünme biçimine en yakın ve yatkın olanı felsefedir. O da çağdan çağa, filozoftan filozofa, kişiden kişiye, daha da önemlisi sınıftan sınıfa değişik anlamlar almaktadır. Düşünce ve felsefe tarihinden aldığımız miras yüklüdür. Yaklaşık olarak 2500 yıllık bir bilgi birikiminden ve bilinç zenginliğinin ortak mirasından söz ediyoruz. Felsefenin zengin ve ortak miras olması, felsefeler arasında ayrım yapmayacağımız ve hangi felsefenin mirasçısı olduğumuzu araştırmayacağımız anlamına gelmez.

Sokrates’in Sokaktaki Felsefesinden

Platon’un Akademisi’ndeki Felsefeye

Önce popüler bir söz var, onu anmak istiyorum: “Ayakların baş olması.” Felsefe tarihine yakından bakıldığında görülüyor ki ayakların ayak olarak, başların baş olarak kalmasını savunun filozoflarla “ayakların baş olmasını savunan filozoflar” birbiriyle çatışıyor. Oysa bu çatışmaları egemen felsefe tarihi kitaplarında bulmak kolay değildir. Emekçi sınıfların ve büyük insanlığın hangi felsefenin mirasçısı olması gerektiği de bu değerlendirmede, sanırım yanıtını buluyor. Bu çatışma ve miras bahsine tekrar döneceğim. Önce felsefe tarihinde kısa bir gezinti yapmak umarım yararlı olur.

Pek çok kesim açısından felsefe, soba başında, bilemediniz filozofların kendi mağaralarında ya da akademisyenlerin, kürsülerde yaptıkları gevezelikler olarak görülür. Buna bağlı olarak felsefenin gereksiz yere yüceltildiği de söz konusu edilir. Onun anlaşılmaz olduğu, zor kavranır terimlerle, jargonlarla üretildiği ve halka kapalı olduğu betimlemelerini yapmak da eksik olmaz. Tüm bu türden yaklaşımlarda doğruluk payı vardır elbette. Egemen sınıflar, her zaman felsefenin bu türden boyutlarını baskın hale getirmek için çaba sarf ederler. Ta Platon zamanında felsefenin Akademi’nin duvarları arasına hapsedilmesinin mantığı nedir dersiniz? Sokrates’in sokaklarda yaptığı felsefenin böyle bir kabuk ve içerik değiştirmesinin sosyal ve iktisadi nedenleri olması gerekir. Mirasçısı olduğumuz felsefenin Sokrates tarzıyla ilgisi olduğu açıktır ama biz daha farklı bir yol haritası izlemek istiyoruz.

Mezopotamya’dan İyonya’ya

Konfiçyüs’ten Thales’e

Yaşamda olup bitenlerin, mutlaka düşünsel karşılıkları vardır. Bu karşılıklar kendisini bilim, sanat ve politika yerine öncelikle düşünsel, kavramsal çerçevede yani felsefede ortaya çıkarır. Bu yüzden düşün ve sanat disiplinlerinin anası felsefedir denilmektedir. Yaşamın olup bitenleri doğrudan doğruya iktisadi, sosyal olgulara gönderme yapar. Bu olgular yönünden felsefe uygarlığın geliştiği coğrafyaları etkinlik alanı olarak seçmiştir. Mezopotamya, Çin ve Mısır uygarlıkları düşüncenin ilk beşiği ve ana yurdu olmuştur.

Düşünür Konfiçyüs örneği bize Doğu’dan armağandır. Yine de ilk filozof Thales diyoruz. Çünkü Ege’nin (İyonya) verimli iklimi ve ticari faaliyetleri, doğa felsefesine ve Herakleitos’un diyalektik felsefesine ev sahipliği yapmıştır. Onu Platon ve Aristoteles gibi Yunan egemen sınıflarının sözcüleri izlemiştir. Bu büyük filozofların, çağımıza büyük bir felsefe mirası bıraktıkları kesindir. Bu mirasa, dönemin köleciliği savunan ruhunun sızdığı da bir o kadar kesindir. Dolayısıyla emekçi sınıflara bir miras bıraktıkları şüphelidir.

Yunan’ın klasik çağında (Antikçağ), büyük filozoflar ağırlıklı olarak aristokratların lehine felsefeler kurdular. “Endüstriyel” ilişkilere yakın olan tüccar ve “işletmeci” sınıflarını ise daha çok egemen sınıflar dışındaki, sofistler, kinikler, septikler, stoacılar temsil etti (Gorgias, Sinoplu Diyojen, Epiktetos, Timon vs.) Bunlar tarafından mevcut yönetimlere, egemen epistemolojilere itirazlar edildi. Yeniçağ’da, sermayecilik (kapitalizm) gelişince ticaret burjuvazisini savunan filozoflar kuşağı felsefede belirleyen durumuna geldiler: Bacon, Locke, Hobbes, Descartes, Leibniz, Spinoza, Hume, Berkeley…

Bu filozoflar sermayenin ilkel birikim sürecinin ürünleri oldular ve felsefeye azımsanmayacak denli materyal bıraktılar. Bugün de felsefe yapanların sıklıkla başvurduğu tezler, teoriler, kavramlar, perspektifler bu nesilden mirastır. Bunlar ampirist ve rasyonalist olarak birbirinden ayrılsalar da egemen sınıfların felsefesini kurma konusunda birbirleriyle yarıştılar. Bir şey var ki, yeni filozoflar kuşağı temelde teolojik, mistik ve metafizik felsefelere karşı da mücadele ettiler. Bununla birlikte, Yeniçağ (Rönesans) filozoflarının da emekçi sınıflar açısından bir miras bıraktıkları tartışma kaldırır.

Aydınlanma Felsefesinin Birikimi

Emekçiler İçin Miras Olabilir mi?

Felsefe etkinliği, en renkli ve popüler temsilcisini ise Aydınlanma düşünürlerinde buldu: Diderot, J. J. Rousseau, Dalembert, Voltaire, Dholbach, Helvetius… Bu kuşak, ansiklopediler aracılığıyla felsefeyi geniş kitlelere taşırken, bir yandan da sanat ve edebiyat yapıp toplumu aydınlatma faaliyeti yürüttüler. Ne var ki bunlar da önceki filozoflar gibi halk ya da insan derken emekçi sınıfları anlamadılar/anlamazlar.

Aristoteles, Platon ya da Locke ve Descartes ve Kant’ta olduğu gibi Aydınlanmacılar da insan ya da halk dediklerinde emekçileri değil, aristokratları, mülk sahiplerini, burjuvaları, kadınları da değil erkekleri, yöneticileri anlarlar. Dolayısıyla emekçi sınıfların bu felsefeyi ve filozoflar kuşağını da miras olarak aldıkları düşünülemez.

Elbette eski felsefelerde olduğu gibi Yeniçağ ve Aydınlanmada da emekçi sınıfların çıkarına uygun düşen felsefeler yapılmıştır. Fakat günümüzün felsefesi, bu türden felsefelerin açığa çıkartılarak felsefenin daha da zenginleştirilmesini beklemektedir. Bu yüzden “İngiliz Marksist Tarihçileri”nin çabasını muhakkak anmak gerekir.

Yeni Ekonomik Koşullar

Yeni Felsefeler: Hegel ve Marx

Kapitalizmin geliştiği serbest rekabetçi dönem, kendisinin doğasına uygun felsefelerin gelişmesini zorunlu kılmıştır. Hegel ve Marx gibi yeni filozof tipini felsefeye armağan eden koşulların en önemli özelliği ekonomik işleyişin yeni bir evreye sıçramış olmasıdır. Felsefe de yeni bir evreye sıçramadan kalamazdı. Sistemi olanca genişliği ve derinliğiyle öncelikle Hegel kurdu. Bu felsefe eski felsefeleri de ret etmeyen, tersine onları büyük oranda meşru gören bir felsefeydi. Ekonomik ve sosyal faaliyetler ile düşünce, felsefe (ki geist demek gerekiyor) karşı karşıya konuldu. Eski felsefelerde büyük oranda yürürlükte olan tabir caizse “kafadan uydurma” felsefeler yerini, pratik olana, sosyal olana dahası iktisadi olana bırakmıştı.

Hegel olağanüstü dehasına rağmen sistemi ters kurmuştu. Üretim ve iktisadi faaliyetler, düşünsel olanı izliyor, hatta maddi dünya düşüncenin, geist’ın içinde buharlaştırıyordu. Maddi olandan, somut üretim ilişkilerinden ve ögelerinden değil, fikri olandan hareket ediyor ve idealizmin içine düşüyordu. Yaşamı üreten emekçi sınıflar Hegel’in sistemine girse de (Emekçi- Köle diyalektiğinde olduğu gibi) pasif ve ikincil unsurlar olarak görülüyordu. Böyle bir felsefe elbette ki, felsefeye büyük bir katkı olsa da emekçi sınıflar açısından nasıl bir değer taşıdığı sorgulanmalıdır.

Felsefenin Tersine Çevrilmesi

Serbest rekabetçi dönem ile tekelci kapitalizm aşamaları yepyeni özellikleri olan bir çağı başlattı. Bu çağ felsefede de yankı buldu, ilgili filozoflar kuşağı ve yeni felsefeler oluştu: Marx ve Marksizm. Kısaca söylemek gerekirse emekçi sınıfların varlığı, Marx ve Marksistlerle birlikte felsefeye taşındı. Bu felsefeye göre emekçi sınıflar, felsefenin asıl taşıyıcılarıdır, felsefe de bu sınıflar için sınıf mücadelesinde adeta bir silah işlevi görmektedir.

Marx ve Marksizm, Hegel felsefesini tersine çevirdiğini ileri sürerken aslında Hegel ile birlikte 2500 yıllık tüm birikmiş felsefeyi tersine çevirdiği iddiasındadır. Hegel üstyapıdan, ulus devletten mutlak fikirden hareket ederken Marx, tersine üretim alanlarından ve üretim ilişkilerinden yola çıkar. Mesela Platon yöneticiyi, bir kral filozofta bulmuştu. Marx ise bunun tersine yöneticiyi emekçi sınıflarda buluyor. İlkinde ayaklar ayak kalmaya mahkum edilip emekçiler aşağılanırken, mirasçısı olduğumuz felsefe, tam tersine ayakların baş olmasını –toplumu ve dünyayı yönetmesini- öneriyor.

Hangi Felsefenin Mirasçısıyız?

Özetle söylemek gerekirse: Bir, emekçi sınıfların mirasçısı olduğu felsefe düşünsel ve kavramsal olandan değil aktüel ve pratik olandan hareket ediyor. Bununla birlikte kavramsal ve düşünsel olana da devrimci bir rol vermeyi ihmal etmez. İki, mirasçısı olduğumuz felsefe, diğer felsefelerde olduğu gibi yalnız olanla/mevcutla yetinmez “olası olanı” da gündemine alır. Üç, bu felsefe analitik düşünme yöntemlerinden yararlanmakla birlikte asıl olarak vurguyu diyalektik düşünme yöntemine yapar. Olguyu parçalayarak ele almakla birlikte (Bacon, Descartes) olgular arasındaki ilişkiyi bizatihi gözetir. Dört, emekçi sınıfların miras aldığı felsefe, sermayenin dolaşım sürecinden/alanından değil, sermayenin üretim sürecinden/alanından hareket eder. Yani üstyapıyı önemsemekle birlikte asıl belirleyenin ekonomik temel olduğunu işaret eder.

Beş, felsefede yorumlama geleneği önemlidir. Hatta Hermeneutik diye bir de akım vardır (Dilthey, Gadamer, Heidegger). Mirasçısı olduğumuz felsefe, bu akımların bilgi zenginliğinden yararlanır. Oysa asıl felsefi miras, yorumlama değil değiştirmeyi öneren felsefi mirastır. Altı, mirasçısı olduğumuz felsefe; sosyal yapıları, siyasal ve ekonomik sistemleri ilelebet kalacakmış gibi düşünen felsefelere karşı mücadele ederken mistik, teolojik, pozitif anlayışlar gibi; feodal, kapitalist, ulus devlet ve emperyalist sistemlerin de değişeceğini varsayar. Yedi, deneycilik (empirizm) bilim ve felsefe için büyük miraslar bırakmış olsa da, mirasçısı olduğumuz felsefelere göre deneycilik, materyalizm değildir. Dolayısıyla dünyayı kavraması ve değiştirmesi mümkün de görünmemektedir.

Dahası ve Devamı Var…

Sekiz, pozitivizm de emekçi sınıflar için albenisi güçlü olan bir anlayıştır. Teolojik düşünüş biçimlerine karşı ateizmi temsil ettiği de söylenebilir. Oysa olgulara durağan yapılar olarak yöneldiği, her şeyi duyu organlarının gücüne indirdiği için ve sistem eleştirisi içermediğinden dolayı miras olarak düşünülmesi sorunludur. Dokuz, emekçi sınıfların miras aldığı felsefe, kitaplarda kalan ve yalnızca okuyanları ilgilendiren ve “içsel zenginlik” yapmakla yetinen felsefeler değil, kendini pratik olarak da gösteren felsefelerdir. Buna göre kitaplarda kalan felsefelerin değerini inkar etmesek de ‘kitleleri peşinden sürükleyen felsefelerin mirasçısıyız” diyebiliriz.

On ve son, liberalizme gönderme yapan özgürlükçü felsefelerin değeri büyüktür; ama mirasçısı olduğumuz felsefe asıl olarak ekonomik eşitliği merkezine almaktadır. Özgürlük ve eşitlik felsefelerini birbirinden ayırmak zor olsa da eşitlikçi felsefelerin özgürlüğü getirmesi mümkündür; bunun tersi ise olası görülmüyor.

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler