Takip Et

Edebiyat

Gül ey saf çelişki / Akın Yanardağ

Gelip geçtiklerini gördü ellerin. Kapılara yüklendiklerini, kırıp içeri girdiklerini, evleri karınca yuvası gibi dağıtıp yıktıklarını, hayvanları ahırlara kapatıp yaktıklarını, olgun meyve gibi bazı kimseleri seçip götürdüklerini, onlardan bir daha haber alınamadığını.. Toprağa düşen kanını insanların. İşgal ve yağma, ateş ve kül, dil ve aidiyet; birbiriyle savaşımı bin yılların. İşte bin yılların elleri bu sendeki. Ağıt olabilirler, sesleniş olabilir, yaralı olabilirler, yaz olabilirler, kış olabilirler ama esir değiller. Bir kez ölüme yaklaşmış, ölümü yaşamış arayıştır onlar

“Biz ikimiz? Nereden geliyoruz? Nereye gidiyoruz?

Ne bekliyoruz? Bizi bekleyen ne?” E. Bloch

1.İşte merdiven. Orda dinleniyor asansör. Onu kullanmayacaksın. Merdiveni kullandığını görecek herkes. Birazdan göreceksin ellerinin uzaklaşmasını, kendini çekmesini, sürmesini; kimin ne düşündüğünü, ne kurduğunu, kendini nasıl çekip getirdiğini buraya. Daha önce yazıldı mı bu, yazılmıştır. Söylendi mi, söylenmiştir. Geçip gidilen, varıp gelinen her şeyle birlikte gireceksin oraya. Duygunun dip akıntısından eser olacak mı, olacaktır. Haberini almıştın, bir değil bir kaç yerden. Omuzları hoş görüntülerle parlamış, güzel kıyafetler eklenmiş, süslenmiş günlerini onun. O süsü görecektin. Unutulmuş mu bazı sözler, görecektin. Yaşanmış mı bazı durumlar, anlayacaktın. Etrafta sözler, gülüşler, tatlı telaşlar var. Dışarıda hava soğuk ama içerisi sanki yaz evi. Kanatları kırılmış sözler işitince bir an, duygunun ilk başlangıcını yitirince yani  balkona çıkar gibi geçeceksin, o da tersi yöne doğru geçer gibi yapacak. Aslında sen ona o da sana geldi buraya ama bir selamlaşma olmayacak, iki çift söz edilmeyecek; bu mutabakat kendiliğinden sağlanmıştı aranızda. Kararlar önceden alınmış duygulara göre verilecek. Merdiveni kullanmam da bu yüzden. Merak, arzu, istek boca edilmiş bir şekilde yüz ifadelerinden okunacak, o bir kaç saat böyle geçecek. Üstüne gelecek senin o birkaç saat, suçunun, itirafının, önceden söylenmiş olanın. Kendini belli etmiş olanın. Başkalarıyla konuşacak, sigaranı onlarla içeceksin. Orda olması istenenlerin üstünü örtecek bir şey olacak bu. Herkesin birbirini tanıdığı bu mekânda yükün buydu senin. Burada. Doğallığını yitirecek olan davranışlar arasında

İşte biri kendini cama kapıyor, güldürmeye çalışacak karşısındakini. Bir değil birkaç defa aynı hareketi tekrar edecek. Başaracak da. Kelimelerin kökenleri diye hoş bir sohbet başlatacak diğeri. İşte geliyor, siyaset olabilir bu. İşte edebiyat, işte dedikodu ve işte müzik de geliyor. Hepsi oradalar. Davranışların inceliği, sözlerin kıymeti de. Benim bir göz ucum sende seninki bende. Görünmez ipin gerildiği, gevşediği, birbirini çekip iten uçları gibi. O dolambaçlı dehlize inen Tesesus’ta da vardı bu ipten.* Koparılamayan bağ bu sanki. İpin görünmezliği.. İnsanın orda olmasıyla bir anda görünürlük kazanan, anlaşılır kılınan bir şey. Kişi o günkü haliyle gelir evet ama o güne kadar zihnimizde yer edinmesiyle gelir asıl. İşte şu kadın, şu erkek.. Ne söyledi ne yazdı ne kazandırdı. Caddeden geçişi nasıl, oturduğu yerler, edindiği miras neydi. Üstüne bina etmek dışında bir hayatı yoktu insanın, o güne değin yaptıklarıyla mı sürdürecekti kendini, yoksa inkârını başlatarak mı? Her şey şahidi ve tanığı olacak, hakkında yargılara varacak, ardından konuşacaktı. Konuşacaktır oturduğun sandalye, kalktığın masa, yazdığın şiir. Bir ömür yeter mi insanın hayatla koparamadığı bu bağı anlayabilmesi için? Bu ip bağını

Mevsimlerin bu ip bağı.. Yaz gelsin, çıkarıp atacağım şu elbiseleri dersin. Yaz gelir elbiseler çıkarılır, ama o ten, o beden gömleği kalır yine, insanın kendi olduğu kumaşı kalır. Değişen sözlerdir diyeceksin, aklın giyindikleri değil. Güldün, eğlendin, yeni sözler edindin, yeni biçimler buldun ama işte alışkanlık içine saklanır insanın. Eşyanın benzerliği gibi, huyların benzerliği gibi, her gün edilen sözlerin benzerliği gibi. Benzerliğin kanda dolaşan ritmi kalır her defasında. Şu insan şu yüzden şöyledir, şu kişiden başka bir şey beklemeyiz, şunun kendi sınırları şudur deriz

Deriz.. İşte sınırlarımdasın. Bunu diyorum kendime. Orda kımıldıyorsun, gelenleri karşılıyorsun. Güldüğünde bir elma gibi öyle güzel kızarıyor ki yanakların, gözlerin o kızarıklığı kapatmak, ilgiyi kendine çekmek için varlar sanki. Sırtında dahi bir çift göz, bana bakıyorlar, beni sınıyorlar. Beni takip et; kokumdan, siluetimden, sesimden beni takip diyorlar. Öyle yapmıyorum ama. Balkona çıkıp sigara içiyorum, sigaranın oyalayıcılığına sığınıyorum. Diğerleriyle benzerleştiren görünmezliğine sığınıyorum. Başka seslerin zihnimde belirişine, başka görüntülere

O görüntüler arasında ellerin.. Fotoğraf mı çekiyor şimdi, haber mi yazıyor, bir yarayı mı tutuyor ellerin. Hatırlanıyor şimdi; akşamın gölgesi inmişti ellerine. Gölge ne zaman inse sen, ağaçların gölgesini vurduğu ırmağı düşünüyorsun. Sıcaklığın yaktığı ekin başlarını. İkisinin birbirine isteğini düşünüyorsun. Dağdan indiğini atların, ötede belirişini, dönüp ardına bakışını. Sıcağın bozkır otları üstündeki yalımını. Yaz gelsin, yaz gelsin diyorsun durmadan.. ne yapacağımı bilirim ben o zaman gibi bir istek bu. Şeylerin birbirine bağlılığını, birbirine yakınlığını, diyalektiği omuz başında taşıdığını. İnsan bir huydur işte, dolaştırıp durur kendiyle. İçinde yer edineni, hafıza izlerini. Ellerin.. Gelip geçtiklerini gördü ellerin. Kapılara yüklendiklerini, kırıp içeri girdiklerini, evleri karınca yuvası gibi dağıtıp yıktıklarını, hayvanları ahırlara kapatıp yaktıklarını, olgun meyve gibi bazı kimseleri seçip götürdüklerini, onlardan  bir daha haber alınamadığını.. Toprağa düşen kanını insanların. İşgal ve yağma, ateş ve kül, dil ve aidiyet; birbiriyle savaşımı bin yılların. İşte bin yılların elleri bu sendeki. Ağıt olabilirler, sesleniş olabilir, yaralı olabilirler, yaz olabilirler, kış olabilirler ama esir değiller. Bir kez ölüme yaklaşmış, ölümü yaşamış arayıştır onlar

Tutacaktır onlar sözünü, ağır adımlarla yürüyen bir kurt gibi, keskin gözleri, azı dişleriyle. Yolda oyalanacaklar kuşkusuz çünkü burada her adım bir çağrı, her nefes bir geri çekilmedir aslında; renkler, görüntüler, kodlar, imajlar; neon filmler gibi, elektronlarla yüklü insanlar şehrindesin, sokağın içlenişini, yapıların hayat bilgisini, evlerin bir zamanki yaşayanlarını geçip gidecek insanlar. Belirlenmiş, kutuplara ayrılmış, çizgilere bölünmüş hayatlarını hiç düşünmeyecekler. Düşünmesinler

Yaz gelsin, yaz gelsin, o zaman anlayacağım şeylerin zamanını. Beni ne hakla yargılayabildiğini, hakkımda nasıl konuşabildiğini, beni kendine çekmekle bitmez tükenmez sınırlarımı nasıl yokladığını şu dağlarımın. Şu yüksek kayalarımın, şu bulutlarımın, çiçeklerin kokusuna bulanmış saçlarımın beni ne hakla ırmaklarıma doğru çektiğini. Mayıs ayının deli taylar gibi coşan yurdumun beni ne hakla çağırdığını. Bu yorgunluk, bu stres, bu dolmuşluk, bu kendini unutturan yoğunluk yanı başımdaki vahaya dönüşecek elbet. O zaman işte, takip edebilirsin beni. Ordaki yeşil ırmağın yakınında, o yaz evinde, görünmez ipin çektiği o görünmez rüya

2.Rüyamı anlatacaktım sana:

Ses ver dağları göründü. Zaman yankılandı orda. Irmaktan gelmiştim. Dizim toprağa değdiğinde yolumu kaybettiğimi ama özgürlüğü kazandığımı sandım. Bu, yanılgıydı çünkü bilinç sahasının çekirdeği yol idi. Yalnızlığı tarif ediyordu rüzgâr yaprağı. Yalnızlık mıydı bu? Düşünmem gerek. Kendiliğin mutlak sınırı yoktur. Öteki ile buluştuğum yer her ne ise, bu benle öteki arasında salınıp duran zamandı. Onun birbirine karşılıklı anlarda karışmasıydı. Tercihen tutturulan bir dil kendiliğin ayırdını veriyordu. Beden dilinin ahengini

Ses kimi zaman uzak burada, kimi zaman yakın. Kimi zaman ezgin bir rüzgâr alnıma çarpıp, kendi halesine kavuşuyor. Ruhum dingin. Kırılmış duyguma rastladığım bazı anlarda, bir yaban ağzı çekip alıyor beni. Ardından dolaştırıp ırmağına kavuşturuyor. Dilim öyle müstesna ki arada ses veriyor bu kamaşmaya. Ağaçlara inanıyorum. Bitkileri solur gibi soluyorum ciğerimi. Laf üstüne laf kurmuyorum. Ne haklılığa ne de haksızlığa varmıyorum. Bir kaplumbağa hızı ile yanaşıyorum kendime. An akıyor üstümden. Silkelendiğim tozu seçebiliyorum

Dün varmıştım buraya. Taşlara kaya kınası, parmaklara yosun kokusu. Dağılmaktan kurtardım kendimi ki pek hoş geldi bu. Önümde siper kazıyor bir şey, ne güzel. Bir yol kenarına tutunuyor kertenkele, ne güzel. Soluması ne güzel, diyorum kendi kendime. Dünkü karanlığını gecenin, yanı başımda bir ay gibi duyumsuyorum. Öyle açık, öyle netti ki yalnızlığım, o an, bütün her şeyi kendi yalnızlığında büsbütün tanıdım. “Gül ey saf çelişki.” Sana bir şey vaat etmiyorum çünkü vaat edilmedi bana bir şey

Vardım oraya. Günleri henüzdü. Bir kuyu dibi gibi dolacak, suyu alınacaktı günlerin. Görülmemiş itilmelerde, katlanılır zahmetlerle vardım. Yandı kavlim. Orada burada yanmış bir ağaç gibi köklerine tutunmak kaldı. Kökler dayandı bana bir zaman. Yarama baktı. Baktı ki henüz değildi yaralarım. Orman şenliği içinde kuşların kanadı bir yapraktı o zaman. Tutundum ona. Yazgımı bildim. Onun rüzgârıydı çünkü alnım. Yapraktı hikayeler, söylenceler arasında bugüne bir bağ gibi kuruldum. Cismim zaman, uzam ve mekândı. Şimdi buradaydı. Dünün ve geleceğin içinde. Yaralanmış yaralarımı silinmiş adımla taşıdım. Yani belki bir taşa saklandım. Bir müziği vardı bozkırın da, denizin de, ormanın da. Bilmiyordum henüz. Çağlayanı, tipisi, bahar adımları arasında yetiştim, üç mevsim oldu. Yetiştim oraya. Chapkuli’ye. Henüzdü günleri. Güneş bir yabanıl gibi yakıyordu, alıştım ona da. Yabani ve gülümseyen bir hayvandım. Kuyuya girip çıktım.  Taşları yonttum, çizikler attım. Levlahalar yazdım. Hiyeroglif kanımda dolaşıyordu ki yazıp sildim kendimi, sonra yine..  rimelimin aktığı gözümde, yani çamur ve kil içinde yeniden kazandım kendimi. “Biz çekildiğimiz dağdan inmedik” harflerini bir yazıta kazılı buldum. “En önemlisi insanın gözleri ve ayaklarıdır. Dünyayı görebilmeli ve ona gidebilmelisin.” Bunu da başka bir zamanda başka bir yazıtta okudum. Hikâyeler, önceyi ve sonrayı imler. Kendinden ötekine yol alır, ötekinden bir alt metin gibi akar. Akardı. Duygunun salt suları saklı benliği akardı. Bir ötekiydi o da. Tamamlanması zaman alırdı. Kendiyle buluşma olanağı öyle mümkün olurdu ancak. Yazılı dilin bulunduğu beş bin yıl öncesinde nereye akardı bu dil. MÖ III. yüzyıl yazı örnekleri, kime seslendi. Harcayıp geliyorum tarihimi. Kendimi silip geliyorum. Yer tarif eder gibi imgesel zeminimi arıyorum. Silindiğim bu zaman içinde. Kendimin nedeni ve sonucu olarak kazı kazıyorum. “Uyanıklığın ve rüyanın bölgeleri yegane coğrafyadır ve aksine, manzaranın imgesel bir mevcudiyeti yoktur” demiş, İnuitler. Hareket ediyorum. Ettikçe deneyim salgılıyorum. Boş bir kutu gibi çıkarıldığım sesler, yanımda bir yere varıyor

3.

Burada direniyoruz. yolları tutuyoruz. bizi rahat ettirecek eylemler gerçekleştiriyoruz. Sözleri yayıyoruz. biçime, üsluba bir katkımız olur mu diye bakıyoruz. Çünkü bunun da bir direnme biçimini oluşturduğunu biliyoruz. Müziğin katkısını, enstrümanların kullanım biçimleri konusunda kafa yoruyoruz. Atlarımız var. Onların gece bildiği yolları geçiyoruz. Gözümüze ilişen, kulağımıza ulaşan her şeyi kullanmak istiyoruz. Nesnenin nasıl biçimler alabileceğini, öznenin nasıl kendini kurabileceği üstüne konuşmalar yapıyoruz. Araç-gereç teminatı, insan kaynağı, arazi uygunlukları.. bunun gibi şeyler.. İlk zamanların, ilk oluşumların, ilk adımların kendine içerili acemiliklerini, görmezliklerini insanüstü bir iradeyle atlattığımızı söyleyebilirim. Sonra doğal akışını buldu bu. Pratiğimize, bilinç sahamıza yerleşti. Kişinin hem kendi olduğu, hem öteki olarak kaldığı suyun doğal akışı, bizim kendi hayatımız. Onu kuruyoruz ve burada, yalnızlık gibi rüya örtünen orman şenliği

Yurt mu yurtsuzluk mu o orman şenliği.. Burada duruyoruz. Bak sütunlar gelmiş, durulmuş bakışlar içinde geçiyorlar, sözüne bakıyorlar, aynada kendinle nasıl konuştuğuna, nasıl bakıldığına sana. Dilin yetmediği, aşkın hep üstün geldiği bir yerde oluşmanı izliyorlar. Etrafındalar, sesinin sıcaklığını ölçmek istiyorlar. Gülüşünü tanımlamak, ona karışmak istiyorlar. Tatlı bir merakla seni bir kez daha bildikleriyle yüz yüze bırakmak, bunun anlaşılmasını sağlamak istiyorlar. Hayranlıkla nefretin olanaklarını yansıtıyor bu. sarkacı biliyorlar, tehlikeli ve tutkulular

Ellerini göğsünde birleştirmiştin, kalabalık bir alandaydık, inip çıkıyordu müzisyenler, ışıklar kararıp açılıyordu. orda, kalabalık içinde sana bakıyordum. Bir yerde buluştu bakışlarımız, o zaman mı demiştim; bak işte sütunlar.. başını kaldırıp yukarı bakmıştın, oysa yukarda bir şey yoktu ki. Sütunlar arkandaydı senin, sol tarafında, karşında; sigaramın dumanında. fark edildiğini gördüğün an gülümsemiştin. Kalbi yükseğe asıyor sözler, sütun deyince yukarı bakman da bu yüzden

Havalar soğuyunca oluyor bu, yanaklarının kızarması, gözlerinin kocaman açılması, ellerinin kendine yetemeyişi.. birini düşününce, onun da seni düşünmesini sağlayacak ne yapardın. İnsanlar tıkış tıkış, ağızlar kapalı, sevgisizlik bizim olmayan bir yerde ayaklarına dolanmış onların, sen bunu anlıyorsun. Ama bak işte sütunlar; çember çiziyorlar havada, takla atıyorlar; dikkatini dağıtmak mümkün senin. Bir yaklaşım gerektiriyor sadece, düşünü tanımlayan bir yaklaşım

Bak şimdi, dağlarımızın orda, göğün ardına bakıyordum. Dikkatle bakıyordum bulutların hareketlerine. orda bir yere yağmur olup düşüyordu onlar. Dağlar mayıs dağları, duygular mayıs duyguları, bulutlar yine öyle. Kıskanmak olası mıydı onları! bir yerde olmanın unutturduğu bir şeydin sen. İşte öyle havada süzülür gibi yürüyordum. İhtiyarı geçtim, güzel bir mizacı vardı, konuşmayı seviyordu. Renk renk otları geçtim, ırmağı geçtim, bir tepeyi, ve sonra diğer tepeleri. Ardında onların ifade edemediğim bir şey vardı, Oraya kadar gideceğimi düşündüm. Yoruldum. Yorulmak değil de, içimdeki duygu başka bir şeyle yer değiştirmişti, başlangıç noktasında değildi artık. Daha büyümüştü ama artık durmam gerektiğini, geri dönüşün asıl kavuşmak olduğunu fısıldayan bir şey.. peki ama sen hangi yöndeydin şimdi? Yönümü tespit edemiyordum. Oldum olası kayboluyorum yön duygusu içinde. İyi dedim, merkezi duygularımsa bu sevginin, bedenimin her bir parçasıysa merkez, yön de benim, yol da. Anlıyor musun?

İşte sana bakıyorlar, ağzını yokluyorlar, kendini nasıl yedirip içtiğine bakıyorlar. Seviyorsan nasıl sevdiğine, ayrılıyorsan nasıl yapabildiğine. Biliyorlar mı oysa, senin duvar günlerin de oldu. Yoldaşsız nasıl durabileceğini merak ettiler; işte seni alıp içeri attılar. Tutkulu ve tehlikeliydiler, bir çırpıda harcayabilirlerdi insanı. Merak ediyorlardı, tüm o madde günlerini. İçinde yoğunlaşmasını kesebilir mi onlar, kendini iletmeni kesebilirler miydi. İşte sütunlar orda da çıktı karşına: yasa, demir, koridor gibi. Mahkemeler demirdi. Demir eritilemez miydi.. eritildi. Kuşlar dinlendi, ırmaklar dinlendi, dağlar dinlendi. Geçip geldiler. Sen bir çeşmenin anısıydın, geldi. Elinde çubuğunla bir kayanın üstündeydin, geldi. Yazdığın yazı okundu dışarıda; baktığın çiçek, öptüğün keçi, özlediğin yol geldi. O görünmez ipin çektiği her şey!

O ipin çektiği “üzüntümü hâlâ haklı görüyorum, ama sanki bir biçimde ortadan çekildi.” Anlattım işte: “Yani kendini bu bahsettiğim her şeyden mahrum mu bırakıyorsun?”

“Gül ey saf çelişki”: Rilke

“Biz çekildiğimiz dağdan inmedik”: Mehmet Çetin

 “En önemlisi insanın gözleri ve ayaklarıdır..”: Doğulu bir Yahudi

“Üzüntümü hala haklı görüyorum..”. Kafka

“Yani kendini bu bahsettiğim her şeyden..”: Ebu Nuvas

*Ariane, bir canavarı öldürmesi gereken sevgilisi Teseus’a, canavarın ini olan dolambaçlı dehlizde kaybolmasın diye, bir yumak iplik vermişti, yumağın bir ucu da kendisindeydi.

Günün Haberleri

Edebiyat konulu diğer haberler