Takip Et

Analiz

Ekonomik eşitsizlik, iklim krizi ve savaşların kökeni

Kapitalist-emperyalist sistemin en tepesinde yer alan bu küçük, seçkin, azınlık gurubun elindeki muazzam imtiyazlar dünya emekçilerinin alın teridir

Hep denir ya! Barış, özgürlük, demokrasi, ekonomik güvence ve çevrenin korunması. İyi de bunları kim sağlayacak? Hangi sistem arzu edilen böyle istekleri yerine getirebilir?  Üstelik hakların hayli sınırlandığı, ücretlerin düşürüldüğü ve diplere doğru yıkıcı bir gidişatın başını alıp gittiği dünya koşullarında! Haksız savaşlara karşı savunulması gereken barışı, özgürlüğü, demokrasiyi, ekonomik güvenceyi ve çevrenin korunmasını tehdit eden sistemin adı nedir? Pekiyi tüm bunları güvence altına alacak olan hangi sistemdir? Nasıl bir sistem olacak ki her canlının hakkına, hukukuna saygılı olunsun ve gerçek bir adalet uygulanabilsin?

Şimdilerde ekonomik eşitsizlik, güvensizlik ve ortaya çıkan öfke hakkında daha fazla konuşanların olduğunu görüyoruz. Dünyamızın kirletilmesi ister istemez daha geniş kesimleri tedirgin etmektedir. Hal böyle olunca konuşanların çoğalması normaldir. Ancak sadece sonuçları konuşmak ve bu sonuçlara götüren nedenlerin adını doğru koymak çoğu kere es geçiliyor.

Çatışmalardan, zulümlerden, insan hakları ihlallerinden, gerici savaşlardan, yıkım ve iklim felaketlerinden dolayı tarihte hiç olmadığı kadar kitlesel kaçışlar oluyor. Çocuk, yaşlı, hasta yığınca insan kaçış yollarında yaşamlarını yitirmekte ve ağır yıkıcı sonuçlarla karşı karşıya kalmaktadır. Yoksulluk artıyorsa, ücretler gün geçtikçe düşürülüyorsa, hak olan her şey değerini yitiriyorsa; kısacası geniş insan kesimleri tüm bu sayılan kötü gelişmelere maruz kalıyor ve ellerindekilerini bile yitiriyorsa, yüzleştiği bu kötü ve yitirdikleri şeylerden birilerinin yararlandığı kesindir.

Bir avuç bütün dünyayı yönetiyor

Ortak üretilen ancak ortak tüketilmeyen zenginliği elinde tutanlar kim? Sermaye ve iktidarı ellerinde tutanlar ne yapmaktadır ve nelere sebep olmaktadır. Bunca sözünü ettikleri adaleti kendi iktidarlarının bir aracı haline getirmek için yoğun çaba neden? Dünyamız farklı cinslerin, inanç ve ulusların ve de renklerin birlikte var oldukları bir alan. Farklılığa saygı yerine ırkçılığı, savaşı, sömürüyü, baskıyı körükleyenlere bakıldığında bunlar dünya zenginliğinin yüzde 90’ını ellerinde bulunduranların küçük bir azınlık ve seçkin gurup olduğu görülür. Ellerinde bulundurduklarıyla yetinmeyen bu seçkin sermaye gurubunun yeni kaynaklar elde etmek için çatışma ve savaş körüklediklerine şahit oluyoruz. Bunların insanlığa hediyeleri zulüm, sömürü ve kandır. Sadece bununla da yetinmemektedirler. Ülkeleri, hatta dünyayı kimin yöneteceğinin de kararının vermenin özel çabası içinde oldular. Çoğu kerede onların kararları geçerli oluyor. Nerede kimin, nasıl bir koltuk alacağını, nasıl bir düzenin kurulacağını bizzat dikte ediyorlar.

Kapitalist-emperyalist sistemin en tepesinde yer alan bu küçük, seçkin, azınlık gurubun elindeki muazzam imtiyazlar dünya emekçilerinin alın teridir. Dev azılı şirketler ve bankaların başında yer alan seçkin azınlık gurup hemen hemen bütün kuralları belirleyenler oluyor. Herhangi bir yerde bir düzeni kendi çıkarlarına göre biçimlendirmeye çalışıyorlar. Darbeler, komplolar, savaşlar bunun için yapılır. Tüm bu işlerini pürüzsüz yürütmek için yapmayacakları hile yoktur. Akıl almaz silah üretiminin arkasında bu dev şirketler ve bankalar ve şirketler ile bankaların arkasında ise bu seçkin azınlık çılgınları görürüz. 2009 yılı verilerine göre Amerika emperyalist yönetimi silahlanmaya 684 milyar dolar, Avrupa 424 milyar dolar, Asya 275 milyar dolar, Orta Ve Güney Amerika 59,2 milyar dolar, Afrika 27,7 milyar dolar harcadı. Son on yıl içinde bu harcamanın yüzde 45 arttığını ayrıca hatırlatalım. Bunca harcama bir şeylerin karşılığı olarak yapılıyor. Üretilen silahların uygun biçimde satılması, kullanılması bir plan dâhilinde devreye sokuluyor. Bu planın adı çatışma ve savaş olduğu aşikâr değil midir? Çıkarılan çatışma ve savaşın kaçınılmaz olarak yoksulları yaşadıkları coğrafyalardan etmektedir. Ve yine kaçınılmaz olarak göç ve göçmenlik dalgası çığ gibi büyüyor.  Küresel bir sorun halini aldı göç sorunu. Milyonlarca insan bilinen sebeplerle ülkesini terk etmek zorunda kalıyor. Çoğunluğu genellikle Batı ülkelerini tercih ediyor.  Örneğin İspanya’da diğer uluslardan insanların yanı sıra çok yoğun bir Fas kitlesi mülteci durumundadır. Eskiler bir yana Almanya, Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinde yeni gelen mülteci sayısı milyonları buluyor. Suriye savaşının bir sonucu son 6 yıl içinde milyonlarca insan ülkesini terk etti. Türkiye’de 3,5 milyon sadece Suriyeli olduğu söylenmektedir. Gerçek rakamların daha fazla olduğu da söylenmektedir. Baskı, savaş, yoksulluk, işsizlik yığınsal terklere yol açmaktadır. Sorunun giderek katmerleşeceğini gösteren işaretlet çoğalmaktadır. Uluslararası Göç Örgütü (FAO) raporuna göre dünya genelinde 23 milyon insan ülkesini terk etmek istemektedir. Açıktır ki bu terk isteği yukarıda açıklanan sebeplerden başka bir şey değildir. Göç hikâyesinin yol açtığı sorunlardan biri göç yollarında yaşanan ölümlerdir. Bu yıl Akdeniz yollarında 2 bin 353 göçmen göç yollarında ölüm kayıtlarına geçti. (Cumhuriyet-13 Temmuz 2017).

Göçmenler hedef haline getiriliyor

Sorunun bir başka boyutu ise yerini, yurdunu ve topraklarını terk ederek başka yer ve ülkelere gelmek zorunda kalan insanların karşılaştıkları, maruz kaldıkları ayrımcı-ırkçı politikalardır. Özellikle ırkçılık en aşağılayıcı olandır. Can havliyle kendilerini başka bir ülkeye atmak zorunda bırakılan bu insanların aslında başka zulümle karşılaşacakları belki de akıllarına hiç gelmemiştir. Aşağılanma, dışlanma, işsizlik, barınma gibi sorunların yanı sıra ırkçı saldırıların değişik biçimlerine maruz kalmak, bu insanların iç dünyaları üzerinde onulmaz yaralar açmaktadır. Geldikleri ülkelerin zenginliği onları cezbetse de bu ülkelerin egemenlerinin yerli emekçilerin haklarına dönük büyük kesintilere gitmesi, kazanılmış haklarını gasp etmesi gibi uygulamaların esas sebebi olarak gelen yabancılara, göçmenlere işaret edilmesi, sorunu çok daha ağırlaştırmakta ve ırkçılığı ve yabancı düşmanlığı körüklemektedir. Avrupa’da yükselen yabancı düşmanlığı, ırkçı saldırılar ve faşist partilerin yükselişi durumu yeterince anlatmaktadır.

Dünya kaynaklarının yüzde 90’ını gasp etmiş olan ve geniş kitleleri vampir misali sömüren kapitalizm, tüm bu olumsuzlukların kaynağı olduğu halde, böyle bir gerçekliğin üzeri utanmazca kapatılarak suç yoksul halka yıkılmaktadır. Bunların içinde en fazla da göçmenler hedef haline getirilmektedir. Bir taşla ile iki kuş vurmak her halde bu olsa gerek. Bu nokta özellikle dikkat çekicidir. İzlenen ırkçı-ayrımcılığın kavranması alternatif doğru politikaların oluşturulması hayati derecede önem arz etmektedir. Ülkede ve özellikle de yurtdışında uzun yıllardan beridir var olan politik devrimci kurumların çalışmalarında bu noktayı özellikle göz önünde tutmaları gerekiyor.

Hava, su, toprak kirletildi, zehirlendi

Bir başka ciddi sorun ise iklim değişikliği. İklim değişikliği kendisini geleceğin büyük bir felaketi olarak hissettiriyor. İnsanın parçası olduğu doğaya uygun bir sanayileşmeye gitmek yerine kar hırsıyla yanıp tutuşan dev kapitalist tekeller çevreye ve insanın ve tüm canlıların yaşamına çok ağır zararlar vermektedir. Eko sistemini bozmaktadır. Hava, su, toprak kirletildi, zehirlendi. Sağlık sorunların artması, hastalıkların çoğalması hep bu izlenen kar politikalarının insan ve doğaya zarar veren sonuçlarıdır. Kanser, kalp, solunum yolları, astım ve kronik bronşit gibi hastalıkların artması kar hırsı ile hareket eden kapitalist politikaların insana bıraktıkları kötü hediyelerdir. Çevre kirliliği derin bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Ormanların yok edilmesi, suların azalması, fosil yakıtların yaygın kullanılması asit yağmurlarının çoğalmasını beraberinde getirmektedir. Madalyonun iki yüzü olan kuraklık ve sel baskınları günlük olaylar arasına girdi. Küresel ısınma denizlerdeki su seviyesini arttırmaktadır. Şimdilerde bir sorun olmaklar beraber sağlıklı içme su sorunu insanlığı daha ciddi derecede tehdit eden bir sorun olarak büyüyor. İklim değişiklikleri sosyal ve ekonomik yıkımların yanı sıra, biyolojik çeşitliliği, bir bütün ekolojik sistemi derinden etkiliyor. Tüm bu sorunlar doğa ve insan yaşamı üzerinde sanılandan ve bilinenden daha derin etkileri bulunuyor. Bu kesindir. En nihayetinde verilen bilgilerin kaynağı ne yazık ki sağlık tekelleridir. Her yıl trilyonlarca dolarlık kar elde eden dev sağlık tekelleri, ihtiyaç duydukları kadar bilgiyi halka servis etmektedirler. Kendi kar kaynaklarına zarar verecek bilgileri mümkün oldukça gizli kalmasını hedef eylediklerini biliyoruz. Buna rağmen elde edilen/servis edilen bu bilgiler bile doğanın içinde bulunduğu büyük çıkmazı anlatmaya yetmektedir.

Sorunların kaynağı kapitalizm

Tüm bu sorunlar insanın bir parçası olduğu doğanın imhasına yol açmaktadır. Sorunların kaynağı ise kapitalizmin ta kendisidir. Bir avuç dev kapitalistin kar uğruna nelere yol açtığı, doğal yaşamı nasıl bir felakete doğru götürdüğü ortadadır. Bunlar yazılan/çizilen ve bilinen şeylerdir. Ne var ki insan denen varlık durumun çok da farkında olduğu söylenemez. İnsanlığın ezici büyük bölümü tüm gelişmeler konusunda yeteri bilgiye sahip olmadıkları açıktır. Kimileri ise bunu bir kader olduğuna inandırılmış durumdadır. Farkında olan küçük bir kesim ise sonuçları anlamış da olsa sebepleri kavramış değildir. Zira sebepler üzerinde durmak demek doğrudan kapitalizm denilen baş belası sisteme tavır almayı gerektiriyor. İşte tam da bu noktada politikleşmiş devrimci kurumlara büyük görevler düşmektedir. Yukarda saydığımız tüm bu sorunların kaynağı kapitalizmdir ve kapitalizmin tek alternatifi ise sosyalizmdir. Bu görevler, herhangi bir sendika veya meslek kurumu tarafından yerine getirebilecek görevler değildir. Devrimci bir kurumun görevlerini bir sendika veya meslek odası ile sınırlamak kaçınılmaz olarak o kurumları etkisizleştirir. Asli görevlerinden alıkoyar. Saydığımız tüm baş belası sorunların kaynağı bellidir. Belli olan o kaynağın hedefe konularak somut verilerle teşhir edilmesi kurumlarımızın görevleri arasındadır. Teşhir edilmesi de yeterli değildir. Mutlaka devrimci alternatif doğrudan ortaya konularak geniş kitlelere anlatılmalıdır. Kapitalizm kendisini teşhir edecek somut verileri yeterince sunmaktadır. Şimdi ortada olan bu veriler üzerinde kapitalizmin artık zamanını doldurduğunu anlatmamak sorumsuzluk olur. Bir işçiye sömürüldüğünü anlatmak boş bir zaman kaybından ibarettir. Onlar hakları için zorunlu bir mücadele içindedirler. Deriz ya… sınıf mücadelesi bize rağmen zaten var. Sorun şudur ki somut veriler ışığında alternatif sosyalist yaşamın gerekliliğinin emekçilere anlatmaktır. Kapitalizmin aşılması gerektiğini bazı iyi niyetli burjuvalar bile itiraf etmek zorunda kaldıklarını biliyoruz. Devrim ve sosyalizmin gerekliliği açık ve somut kanıtlarıyla devreye sokulmadıkça alternatif durumuna gelemeyiz. Tutuk bir dil, kapalı bir sözcük, her yana çekilecek bir söylem bizi hedefe ulaştırmaz. Baskı altındaki cins, ulus, inanç ve emekçi sınıfların kurtuluşunun önünü açacak olan devrim ve sosyalizm için dövüşmek acil bir görevdir. Yılmaz Kes (Şahin) yoldaşın dediği gibi “kudretli olalım, cüret edelim, daha fazla öne çıkalım”

 

 

Günün Haberleri

Analiz konulu diğer haberler