Takip Et

Kültür-Sanat

“Ekmek Şarap Sen ve Ben…”

Çok yönlü sanatında olduğu kadar, devrim ve sosyalizme olan inancıyla birçok kişiden haklı olarak ayrılır. Ayrılır fakat tanınmaz, bilinmez. Onu izlediğinde yer yer kızan, kahkahalar atan milyonlar yine hiç bilmediği onun yazdığı filmlerle toplumsal meselelere yönelmiş ve sistemin çürümüşlüğünün, sömürüsünün bilincine varmıştır. Güldürürken düşündürmüştür. Ağlatırken, sorgulatmış ve sorgulatmaktadır onun filmleri sistemin karanlığını!…

Toplumsal duyarlılıktan yana tavır alan sanat ve sanatçılar gerici düzenin teşhirini yaparak ezilen-sömürülen ve katledilen halkların devrim ve özgürlük ruhunu canlı tutmuş/tutmaktadır. Tüm sanat dallarında olduğu gibi yedinci sanatta doğru ele alındığında sistemi alaşağı edecek çok güçlü bir silahtır. Sistem, apolitik diye nitelendireceğimiz etliğe-sütlüğe karışmayan kendi filmleri, “sanat” akımlarını, “sanatçı”larını ve “aydın”larını servis edip gündemde tutarak kitleleri bilinçsizleştirmekte, kendi isteği doğrultusunda etkilemekte, algı ve manipülasyonlarla dilediğince yönetmektedir.

Öyle zamanlar, öyle insanlar, öyle ustalar vardır ki kendi zamanlarının çok öncesinden aldıkları mirasları, kendi zamanından çok sonrasına yani bizlere ve bizden sonrakilere devretmişlerdir. Ve bu mirasa sahip çıkmak görevimizdir/görevinizdir. Unutmayarak-unutturmayarak, bilinçlerimize kazıyarak!…Kaçımız biliyoruzdur dilimize pelesenk olan, yedisinden yetmişine neredeyse herkesin aşina olduğu bu sözün, şiirin kime ve nasıl birine ait olduğunu… Kadir kıymeti kendinden menkul bizlerin, “dün ne yediğimi hatırlamıyorum ki, bunu nasıl hatırlayayım” dediğini duyar gibi çınlamakta hassas kulaklarımız. Ne acı ve ne üzücü… Oysa ne çok biliriz, ne çok tüketiriz “unutmamaya”, “hatırlama” ve “hatırlatma” yönlü lakırdıların ardına sığınmayı.

Sinema denildiğinde aklımıza ilk gelen isimler hemen hemen değişmez, aynıdır. Kemal Sunal’ı tanımayanımız? Peki, Ayhan Işık, Adile Naşit, Sadri Alışık ya Münir Özkul.! ve daha niceleri aklımıza geliyorsa eminim ki onun sureti de gözümüzün önüne gelir/gelecektir. Gelir gelmesine de büyük çoğunluğumuz adını, sanını tam olarak bilmeyiz/bilemeyiz görmeden tanıyamayız.

Oysa ömrü sanatla, sanatın bir çok dalıyla haşır neşir geçmiş Yüce bir insandır kendisi. Yanlışa meyil vermeden açıklamakta fayda var ki, insanları putlaştırma, ‘Yüce’ltme gibi bir eğilim söz konusu değildir, bu tanımlamada. Yazının içeriğinde Yüce vurgulamasının yerinde bir tespit olduğunun doğruluğu kanısındayım. Sanatın sadece sinemasında değil; tiyatro sanatçısı ve yazarı, senarist, şair, heykeltıraş, ağaç yontmacılığı, ressamlık gibi birçok yönüyle alakalıdır… Bildik mi?!.  Ve toplumsal muhalefeti, bastırılmış ve ezilmişliği, sistemin yıkıcılığını sanatla buluşturmuş birkaç kişiden biridir. Tütünden sararmış pos bıyıkları, yine sararmış ve dökülmüş dişleriyle “tanıdık” onu… Bazı kaynaklara göre yüz yirmi, bazı kaynaklara göreyse yüz elli filmde imzası var. Otuzu aşkın senaryo yazmış, altı filmin yönetmenliğini yapmış ki, bunu da pek kimse bilmez. Yazdığı  ve yer aldığı filmler döneme damgasını vuran, ezilen halkların sesi olan kült yapımlardır ki, hemen hemen hepimizin onlarca defa bıkmadan usanmadan izlediği unutulmazl filmler arasındadırlar.

Sinemasında, Charlie Chaplin gibi toplumu, yine toplumun birebir kendisinden esinlendiği yaşanmış insan hikâyeleriyle bilinçlendirme kaygısı taşımış bu minval üzerinden sanata, özelde ise yedinci olanına yoğunlaşmıştır. Ve tıpkı Chaplin gibi politik ve toplumsal mizahın gücünü keşfetmiştir. Kendi döneminin de, bizlerin döneminin de başlıca sorunlarından olan din, dil, ırk ve cinsiyete dayalı ayrımcılığı, maddiyatı, feodal sistemi, töreyi, kan davasını ustaca ele aldığı politik-toplumsal mizah içerikli senaryolarıyla döneminin ne kadar ilerisinde olduğunu toplumsal sorunlara, ezilmişlik ve sömürüye karşı neler yapılması gerektiğini döneminden günümüze ustaca aktarmıştır. Toplumun öncelikli sorunlarını politik bakış açısıyla ele aldığı sinemada aktif bir rol üstlenip, sinema emekçilerinin haklarını gözeten bir sendikalaşma hareketinin ön saflarında yer almaktan da geri durmamıştır.

Ağalık düzeninin karşısında duran, sistemi tamamıyla politik mizah ile eleştirel ele alan “Kibar Feyzo”nun senaryosunu hem yazıp hem de ‘Hacı Hüso’ karakteri ile rol üstlenmiştir. Film Türkiye-Kuzey Kürdistan’da öylesine etkili olmuştur ki, politik mizahın toplumdaki etkisi hızla büyümüştür. Film, Moskova Film Festivali kapsamında da gösterilmiştir ki bu da filmin neden kült filmler arasında olduğuna mütevazı bir örnektir. Kafanızda  belirtiler oluşmaya başlamıştır. İlyas Salman veyahut Şener Şen’i düşünenlerin yanıldıklarını en baştan belirtmek yerinde olacaktır. O, görünmeyen isimsiz emeğin emekçisidir. Birçoğumuz tarafından bilinmeyenler, unutulanlar arasında yerini almış olsa da onu unutturmayanlarımız, unutmayanlarımız tarafından ısrarla yaşatılmak istenmektedir. Birçoklarının iyi olanı, halkın temsilcisi olanı rol aldığı filmlerde o neredeyse çoğunlukla kötü olandır. Ağadan, düzenden yanadır. Paraya tapıp sevenlerin arasına başlık parası belasını musallat eden kız babasıdır. Cesurca, kendi yazdığı kötü-istenmeyen karakterlere yaşam verendir. Bir bir filmlerini ve ödüllerini yazarak onu başlıklar altına sığdırmanın da çok güç ve altından kalkılası zor bir iş olduğunu da belirtmekte fayda var. Öylesine geniş yelpazesi olan, sanata öylesine çok şey kazandıran bir ustayı anlatacak her sözün, yazının, filmin yetersiz kalacağı somut gerçekliktir.

70’li yılların sonu yaklaşırken bir grup sinema emekçisi bir şeyler yapmak, toplumu aydınlatmak, sosyalist hareketi sinemanın bir noktasına yerleştirmek niyetindedir. Yeşilçam sineması neredeyse sadece “güldürü”nün çevresinde toplanmıştır. Böyle bir dönemde Ertem Eğilmez sinemanın önemli isimlerini yan yana getirecek bir film yapmak ister ve ekibi toplar. Arzu Film’in Beyoğlu’ndaki bürosunda bir araya gelinen toplantıda herkes ortaya bir hikâye atmakta, hikâyeler üzerinden filmin senaryosu tartışılmaktadır. Söz İhsan Yüce’ye geldiğinde sanatçı; “Güneydoğu’da sömürü meselesi çok önemli” der; “ağalarla köylüler arasındaki ilişkiyi anlatacak bir film yapalım.” Bunun üzerine yirmiden fazla eseri sinemaya uyarlanan yazar Osman Şahin’in “Fareler” adlı öyküsünde karar kılınır. Böylelikle Ertem Eğilmez’in yapımcılığını üstleneceği, yönetmenlik koltuğuna ise Atıf Yılmaz’ın oturacağı, sinemanın kült filmlerinden “Kibar Feyzo”nun yazımına başlanır.

Kibar Feyzo’da unutulmayan, hafızalara kazınan o çok çarpıcı sahnede ‘Faşo ağa’ yazan Feyzo’ya (Kemal Sunal) sorduğu “Faşo ne demek la?” sorusu ve aldığı o unutulmaz yanıt… Yine bu filmde Maho Ağa’nın (Şener Şen), “Ula şurda 141-142 başsınız, hepinizi ben besliyem. Vallaha sataram köyü haa!” sözü dönemin “Türk Ceza Kanunu”nun 141 ve 142. maddesine yapılan eleştirel bir göndermedir. Filmin kuşkusuz her sahnesi politik mizah ile sistemi teşhir etmektedir. Filmde çarpıcı bir sahnede yine Feyzo, İstanbul’u anlatıyor: “Bu İstanbul acayip bir şehir, çok şey ögrenmişem (…) grev, ekmek ve özgürlük.” Sonra dönemin en meşhur sloganlarından birini görür duvarda ve ona bakar; “İşçiler kardeş, patronlar kalleş.”

Filmde sendikalaşmanın, örgütlenmenin önemine ilişkin de çarpıcı bir diyalog vardır. Başlık parası için amelelik yapan Feyzo (Kemal Sunal), yevmiye dağıtılırken önünde bekleyen işçiye daha fazla ücret verildiğini görünce duruma itiraz eder. Ücretleri dağıtan adama, “Hepsi bu kadar mı gurban, benim ki niye ötekilerden eskik” çıkışı üzerine “Onlar sendikalı” deyince Feyzo, “Onlar sendikalıysa ben de Harran’lıyam” diye tepkisini gösterip, “Patron da sendikalı herhal, hemşerisini koriyii.” Feyzo, şehre inince faşizmin yanı sıra ‘Genel Grev’, ‘Devrim’ vb. gibi kavramları da görür ve tanışır. Yine Maho Ağa’nın, Feyzo’nun köye açtığı umumi helâyı ve üzerinde yazan “Agaya Beleş” yazısını görüp yıktırırken söylediği Şimdi ben buraya sıçacam, sen gidip benim pohumun üstüne sıçasan eylemii.”, “Ula ağanın pohu üzerine poh olur mu laa” gibi çarpıcı diyalog ve sahneler sistemi teşhir ederken, halkın bilinçsizliğine de atıfta bulunmaktadır. Ve bu söz yıllar sonra Gezi/Haziran direnişi sırasında bir duvar yazısına ilham kaynağı da olmuştur. Filmin sonunda köy halkının Maho Ağa’nın zulmüne karşı başkaldırışı ve Feyzo’nun, Maho Ağa’yı “kimin kanı daha pis…” diyerek vurma sahnesi toplumun zulme karşı dolmuşluğunun ve patlamasının çarpıcı ifadesidir.

Onlarca, yüzlerce filmini izlemiş olmamıza rağmen çoğumuzun fotoğrafını görmeden kim olduğunu bilemediği fotoğrafını görünce de, şaşkınlıkla “aaa tabi ya, omuymuş!” demekten kendini alamadığı, kimsenin görmediği ve halâ dahi kadrini kıymetini bilmediği biridir o. Sistem öylesine bir hale getirmiş ki toplumu, absürt tv programlarını, dizileri, yarışmaları vb. soluksuz takip edip dıdısının dıdısını bildiğimiz, onlar olmadan neredeyse nefes alamaz, günlerimizi-planlarımızı böylesi uçukluklara göre ayarlayacak bir duruma evrilmiş durumdayız. Yazık.!

Peki kaçımız gerçekten halkın sanatçılarını, sistem karşıtlarını, kitlelerin bilinçlenmesi adına aç kalma pahasına, kadir kıymet bilmeme pahasına durmaksızın üreten, sistemi teşhir eden, toplumu bilinçlendiren gerçek sanatçılara hak ettiği değeri veriyoruz?! İşte öylesi işlere imza atmış unutulmuş, değeri bilinmemişlerin onlarcasından sadece biridir Yüce.

Evet o, yani İhsan Yüce öleli 16 Mayıs 2020’de 29 sene olacak. 23 Ocak 1930 senesinde Kafkasya, Dağıstan göçmeni dokuz çocuklu (iki kardeşi hastalıktan ölür) bir ailenin ferdidir. 1917 Ekim Devriminden sonra önce Elazığ, sonra da İzmir’e yerleşmiştir ailesi. Hakkında yazılmış az sayıdaki yazıların tümünde sinemanın dışında resim ve heykelle uğraşıp şiirler yazdığı bilgisi de yer alıyor. Ancak, bu resim ve heykellerin hiç birisi gün yüzüne çıkmış/çıkarılmış değil. Şiirlerini ise “şairlere saygısızlık olur” diyerek hiç yayınlamadığı söylenir. Buda sanatın, sanatçının mütevazılığının nişanesidir. Mazlum Çimen’in müziğini ve Mümtaz Sevinç’in seslendirdiği hafızalara kazınan “Ekmek Şarap Sen ve Ben” dışında yazdığı şiirleri yakınları dışında ne üzücüdür ki kimseler bilmiyor.

İhsan Yüce’nin bilinen tek şiiri olan;

“ekmek şarap sen ve ben

bir de sabahın dördü
dışarda kar
odamız ılık
gözlerin ılık ılık damlarken boş kadehe
anlattın bana ağzı sarımsak kokan bir oğlanla yattığını
aşkı tattığını, karım dediğini ve aldattığını

kıskandım Gogen’i Tahitilim
terlemiş vücudunu silerken
cüzzam mikrobunu ve yaktığı kulübesini
saçların bağlamıştı ellerimi muz kokulum
güneşi doğurmuştu ölü cisim
martı çığlıklarıyla bir sahil kayalığında
nefesin vücudumu yakıyordu yer yer
sam yelim sahra-i kebirim
kahrettim her şeye o gün
babanın şarap çanağına,
Gogen’e,
kadere,
sana,
bana,
bir de gittiğin arabanın tekerine

ne diyordum arkadaş…
diyordum ki ben bu zıkkımı içmek için içerim
ama içerken düşünmem neden içiyorum diye
daha sonra yaparım hayatın felsefesini

sırayla olurum Fatih, Selim, Kanuni
bazen kadın hamamında tellak…
bazen Christoph Colomb
Napolyon’ken düşünürüm Elbe’de geçen günleri
Timur’ken Beyazıt’ı yenişimi…
bir kere Aristo’nun hocası olmuştum
ona verdiğim dersle gurur duymuştum
bazen Jan Dark’ı kurtarmak için çalışan bir kahraman
bazen odunun ateşleyen bir cellat olurum

eğer daha da içersem
Shakespare halt etmiş derim karşımda
salyalı dudaklarımdan yayık sesimi dinlerim de
işte Mozart’ın aradığı melodi bu diye gülerim
enayiymiş be Platon…
bir içsin de görsün…ne felsefesi varmış bu hayatın
anlasın geçmişi kınalı dünyanın kaç bucak olduğunu

ıslak kaldırımlarda yürürken acırım
önde yalpa vuran sarhoşun zavallı haline
ukalalık işte derim neme lazım senin
kendine bak; sende bir serserin bir sarhoş…
ve yavaş yavaş kaybolur acı kahkalarım
şehrin izbe sokaklarında
yavaş yavaş kaybolur benliğim.”

70’li yıllara kadar bir yandan tiyatro çalışmaları diğer yandan sinema filmleri ile uğraşan sanatçı ihtiyaç gördüğü konulara değinerek toplumun sorunlarına eğilmek istediği için bambaşka bir dönem başlamak üzeredir. Yapılması gerekeni başkalarından beklemeyecek kadar cüret bilincini kuşanmış bir sanatçıdır İhsan Yüce.

Çok yönlü sanatında olduğu kadar, devrim ve sosyalizme olan inancıyla birçok kişiden haklı olarak ayrılır. Ayrılır fakat tanınmaz, bilinmez. Onu izlediğinde yer yer kızan, kahkahalar atan milyonlar yine hiç bilmediği onun yazdığı filmlerle toplumsal meselelere yönelmiş ve sistemin çürümüşlüğünün, sömürüsünün bilincine varmıştır. Güldürürken düşündürmüştür. Ağlatırken, sorgulatmış ve sorgulatmaktadır onun filmleri sistemin karanlığını!…

İhsan Yüce’nin yaşamını anlatan, yönetmenliğini Örgür Güzelgül’ün üstlendiği Müjdat Gezen, Mazlum Çimen, Gül Sunal, İlyas Salman, Atilla Dorsay, Menderes Samancılar, Cahit Berkay ve daha birçok isimin  yer aldığı “Bir Yeşilçam Hikayesi: İhsan Yüce” adlı belgeselden de usta sanatçıyı tanıma fırsatı bulabiliriz. Ve bir gün, belki de yüzlerce filmde imzası olan usta sanatçının yaşamını konu eden bir film yapıverir birileri!..

Bu dünyadan bir Yüce İhsan geçti. Kendisi tanınmasa da, bilinmese de sanatı ve bizlere bıraktığı mirası nesilden nesile dolaşıyor ve dolaşmaya da devam edecektir. Onun fikirlerinin ve sanatının kalıcılığının gücü devrime ve sosyalizme olan inancından geliyordu. Fikirleri ve ideolojisinden en çok korkulan, en çok rahatsızlık duyulan, Amed zindanlarında ser verip sır vermeme cüretiyle faşizme diz çöktüren, Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’nın ardından söylediği şu sözle daha berrak bir şekilde ifadesini buluyor: İbrahim Kaypakkaya bir öğrenci lideri olmaktan ziyade, yoksul köylü halkın sesi soluğu olmuş bir neferdir.” -İhsan Yüce

Mete Yılmaz

Günün Haberleri

Kültür-Sanat konulu diğer haberler