Takip Et

Makale

Dolaylı eleştirilere soyutlama yanıtlar…

Tektir şartımız; “kundağından değil, kabzasından tutun şu mereti” denmeli. Yeterki devrimci siyasete davet etsin sanatınız… Siyaseti yasaklayan sanatı değil, siyasetle birleşen sanatı, siyasetin önünü açan edebiyatı istemektir şartımız…

Bilcümle gerici sınıflardan siyasi düşmanlar, “çapulcular, ayak takımı, vandallar” diye küçümsedi devrimci sınıfları. “Anarşi yuvaları, teröristler, huzursuzluk yaratan fitneler” diye suçladılar devrimci sınıfın siyasi parti-örgütlerini ve mücadelelerini… “Bölücü, yıkıcı, fitne” diyorlardı bağımsızlık, kurtuluş ve özgürlük mücadelelerine… Çünkü, kurulu düzenlerine çomak sokuyor, sınıf iktidarlarını yıkmak üzere ayaklanıyor, savaşıyordu devrimci sınıflar ve halklar. Bağımsızlık için isyan ediyordu mazlum uluslar…

İdeolojik düşmanlar eksilmiyordu sınıflar savaşımında… “Dar kafalı cahiller, maceraperest hayalciler” diye küçümsüyor, saldırıyorlardı Komünistlere, devrimcilere… “Beyhude işler peşine giderek, boş uğraşlarla boşa ölüyorlardı”… “Okumak, kaymakam-vali olmak, entellektüel beyinlere dönüşmek, büyük sanatçılar, aydınlar olmak varken siyasetle uğraşıyorlardı… Üstelik siyaseti becermeyen cehaletleriyle ve cahil cesaretiyle boşuna öldürüyorlardı kendilerini…” diyorlardı…

Doğruydu; onlar yıkmak istiyordu gerici sınıf iktidarlarını, yerle yeksan etmek istiyorlardı köhnemiş düzenlerini… Ve ‘‘bölmek‘‘ istiyorlardı zorla hapsedildikleri gerici sınırları… İnkar etmiyor, saklamıyorlardı amaç ve hedeflerini… Gerici sınıflar haklıydı; devrimci halklar yıkıp darma dağın etmek istiyorlardı barbar ve zorba düzenlerini ve tarihin karanlığına yolculamak istiyorlardı köhnemiş sistemlerini… İsyan ediyor, ayaklanıyor, savaşıyorlardı bilumum gericiliğe karşı…

İdeoloji-teori-sanat dolu beyinlerin dediği de doğruydu; Zira onlar maarif, medrese ve üniversite “görmemiş”, felsefe okulları “bitirmemiş”, hatta(!) sanat, edebiyat denen şeylerin “yanından geçmemiş”, felsefi sözcüklerden “bihaberlerdi”, mitolojiden bile anlamıyorlardı(!)… Hal böyle olunca cehaletlerinden söz edilebilirdi elbet… Haberleri yok “cahillerin”, mücadele etmek ve savaşmak tarihte kalmıştı, siyaset yapmak varken… Hem siyaset yapmak onlara mı kalmıştı(!)… Durup beklemeliylerdi büyük beyinleri… Sanatın, edebiyatın, heykeltraşın güzel nameleriyle anlatıp değiştirecekler dünyayı…

Laf anlamadı “Cahiller”! Dikildiler gericiliğin, barbarlığın ve zulmün karşısına olur-olmaz her yerde… İnat ettiler kavgada, meydan okudular devrimci “cehaletleriyle”… Öldürdüler, çoğunlukla da öldürüldüler… Ama ölü bedenleriyle taşıdılar “modern çağı”, sanatı, edebiyatı, felsefeyi…

Küçümsendiler “ayak takımı, çapulcu ve cahiller” denilerek… Lakin, küçümsenenler genellikle bir amaç uğruna mücadelede öldüler… Küçümseyenler ise ya kitaplar arasında, ya şiirin serinliğinde ya da sanatın estetiğinde öldüler… İnkar edilmez, güzel eserler bıraktılar geriye, insanlığa iyi şeyler… Ya diğerleri… Onlar çığır açıp bugüne gelmemize yol, insanlığa özgürlük miras ettiler… Demem o ki, biri ötekiyle döğüştürülemezdi… Ama küçümseme sopasını elden bırakmayanlar, ötekileştirmekte mecal tanımıyor biz “cahillere”…

Oysa, can kulağıyla dinliyorlardı, “büyük akılların” vereceği o nasihatı… Ama küçümsüyor, bıkmadan-usanmadan eleştiriyor, durmuyordu çelmeleri… Sanıyorlardı ki, sanatın ve edebiyatın siyasetiyle hal edeceklerdi her şeyi… Halbuki siyaset, siyasi hedefler taşımaz, bu hedeflere göre biçimlenmez idiyse, değişmez-değiştirilemezdi onu zorunlu kılan o ceberut, o kann emici, o barbar köhne şey…

Yanılıyordu “büyük beyinler”… Barbarlığa karşı hasıl olmuş o siyaset güdülmeden, sanatla alınamazdı gerçek yol… Ve eğer girmez ise o siyasetin hizmetine, tüm yeteneğiyle o sanat-edebiyat, ruhsuz kalır, eğer gıda almaz ise özgürlükçü siyasetten…

Anlaşılmasında yoran, kırk dereden su içen, dobra-doğru değil anlaşılmaması için anlatılan, biri bininden/bini birinden güzel sözcükler bahar eden, harmanı edilmeden hasadı alınan, biz “cahillere” eza çektiren, konuşan ama konuşmayan, söyleyen ama söylemeyen, arkasında mahsül bırakmayan tarlalar eken ve dana‘ları otarıp semirmekle meşgulken en güzel sözlerle sanat eylesen ne eyler…

Sanatçının tabiatıdır kendisini yormak. Beyaza ak demek dilidir onun. Hiciv ve imadır yergisini de övgüsünü de sohpete döken. Dereyi gösterirken tepeye çıkarmak yoludur onun. Kulağı tersten göstermek estetiğidir sanatın-sanatçının…

Dedik ya, dediniz ya, “cahiliz” işte… Bunların hiç birine “basmaz”, “kendimize yetmezken” halkın özgürlüğüne yorduğumuz aklımız… Gocunmadan isteriz muhtaç olduğumuz her aklı, öğüdü, nasihatı ve eleştiriyi… Tektir şartımız; “kundağından değil, kabzasından tutun şu mereti” denmeli. Yeterki devrimci siyasete davet etsin sanatınız… Siyaseti yasaklayan sanatı değil, siyasetle birleşen sanatı, siyasetin önünü açan edebiyatı istemektir şartımız…

Dünyaya bakıyoruz, daha dar coğrafyamıza bakıyoruz; ekonominin yoğunlaşmış hali siyasetle, siyasetin yoğunlaşmış hali savaşla dönüyor dünya ve coğrafyamız. Bu dünyada en büyüğünden sanat, en muntazamından edebiyat, “tesirsiz” kalıyor değiştirmede… Açmıyor sanatın güzelliğinde demokrasi, yaşanmıyor edebiyatın dizeleri gibi özgürlük…

Peki, neylesin “cahiller”? Sessiz mi kalsın, biyolojik-kimyasal-nükleer ve adını bilmediği silahlarla maruz kalınan vahşi kıyıma… Bağrına saplanan açlık hançerine, zulüm oklarına, çocuklara uzanan kanlı kamalara ne desin… Seyirci mi kalsın, felaketlere sürüklenen insanlığın yok edilişine… Bilmiyorlarsa mitolojiyi ve felsefeyi, anlamıyorlarsa incesinden siyaseti ve sanatı otursunlar mı yerine, özgürlük o inceliklerden fışkırıp gelecek diye… Ne buyuruyor gericiliğe emanet köleliği gerçek dünya ve bu dünyadaki yaşamın gerçeği… Bir akıl verin ki, yol alsın “cehalet”… Bir akıl verin ki, görsün kurtuluşun yolunu “cahil” çoğunluk…

“Yapamıyorsunuza ve bilmiyorsunuza” bağdaş kuran eleştiriler yetmiyor… Yanlışı ve doğruyu gösteren, ne yapmanız gerektiğini değil ne yapmamız gerektiğini salık veren, çelişkimize çözüm sunan ve “cehaletimize” ışık olan ama saklayıp da bir türlü paylaşmadığınız devrimci “ip uçlarını” verin yeter… Eleştiriden çıkardığımız basit sonuç şudur: Eleştiren yanlışı görüyor, yanlışa karşı doğruyu da biliyor… O halde bu doğruyu paylaşın. Yok “biz sadece yanlışı görüyor ama doğruyla ilgilenmiyoruz” diyorsanız, durun durduğunuz yerde. Zira sadece eleştiri bilenlerden fazlasıyla var…

Biz “cahillerde” reaksiyon ya da etki yaratacak olan, doğru-yanlış ikileminde yürütülen mücadeledir; sadece “yanlışımızla” ilgilenen değil…

Halkın savaşı, önce öğrenilerek sonra yürütülen değil, önce yürütülerek sonra öğrenilecek olandır. Ne dar deneyciyiz, ne de bilime, sanata, edebiyata düşman vandallarız… Sözlerimize yansıyanlar, somut eleştiri tutumlarına ve bu tutumların tek yanlılığına, yanıt darlığında ve asıl tercihte biçimlendiği için “cehaletin” arkasında duran gözükmektedir. Gerçek ‘‘cehalet‘‘, gerici gerçekler karşısında mücadele edenlere değil, o mücadeleyi küçümseyenlere aittir. Mücadele edenler değil, olsa olsa etmeyenler “cahildir” denebilir.

Bizler yaşanan gerçekte, bugün sanatın değil, siyasetin esas çözüm gücü olduğunu düşünenlerdeniz. Sizler hangi pencereden bakıyorsunuz bilemeyiz ama bizler sınıflar mücadelesi penceresinden bakıyoruz sanatı da, edebiyatı da toplumu da özgürleştirme eylemine… Özgür bir dünya istiyoruz, özgür toplum yaratma mücadelesiyle… “Cehaletimiz” de, “suçumuz” da bundan ibarettir

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler