Takip Et

Perspektif

Devrim Teorisi Olmadan Devrim Pratiği Geliştirilemez

Pratik teoriden yaşlı/önce olsa da, teorinin pratiğe ışık tutarak yolunu açtığı, belli bir rotaya sokup nitelik verdiği, dolayısıyla pratiği yönlendirip yönettiği ve belli durumlarda da belirleyici rol oynadığı inkar edilemez. ‘‘Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz‘‘ aforizması, özellik sahibi düşüncenin pratiğe nitelik verdiğini anlatmakla birlikte, düşüncenin/teorinin belirleyici olduğu bir alanı da tanımlar

Madde ilk, düşünce ikincidir. Bilinç maddenin yansımasıdır. Bunda bir yanlışlık yok. Lakin, düşünce ortaya çıkıp bilim aşamasına vardıktan sonra, yeni bir durum ortaya çıkar. O, bilimin/bilimsel düşüncenin de (pratikle birlikte) belirleyici fonksiyon oynadığı gerçeğidir. Alt-yapının belirleyiciliği temel bir prensip olarak geçerliliğini korumakla birlikte, üst-yapının da (üst-yapı unsurlarının da) belli şartlar altında belirleyici olabileceği ve olduğu prensibi de geçerlidir. Bu, Maoizm ile billurlaşmış bir kavrayış ya da ilkedir. Sosyalizmden geriye dönüşlerin siyasi üst-yapının uyguladığı veya uygula(ya)madığı politika ve planlar neticesinden kaynaklı olduğu, en azından bu politika ve planların nesnel zemini ters orantılı destekleyen uygulamalarıyla geriye dönüşlerde belirleyici etki gösterdiği söylenebilir. Öte taraftan devrik burjuvazinin mücadelesi de geriye dönüşlerde, nesnel şartlarla birleşip etki gösteren bir faktördür. Nesnel koşulların payı elbette inkar edilemez mutlak bir gerçektir. Fakat, nesnel koşullar insan irade çabası ve eylemiyle birleşmeden değiştirme gücü icra etmezler. Aynı zamanda üretim araçlarının sınıflar karşısında nötr-kayıtsız olduğu da doğrudur. Nesnel durum zemindir, ona müdahale bilinçli siyasi fonksiyon ve silahtır. Değişimin temeli nesnel şartlar, değiştirmenin silahı insan düşüncesinden bağımsız olmayan etkinliği-eylemidir. O halde, düşüncenin, siyasetin, üst-yapının belli koşullarda tayin edici olduğu kavrayışı doğrudan ilkesel önem taşır demek isabettir.
Pratik teoriden yaşlı/önce olsa da, teorinin pratiğe ışık tutarak yolunu açtığı, belli bir rotaya sokup nitelik verdiği, dolayısıyla pratiği yönlendirip yönettiği ve belli durumlarda da belirleyici rol oynadığı inkar edilemez. ‘‘Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz‘‘ aforizması, özellik sahibi düşüncenin pratiğe nitelik verdiğini anlatmakla birlikte, düşüncenin/teorinin belirleyici olduğu bir alanı da tanımlar.

MLM biliminin bir eylem kılavuzu olması da bir bakıma bu gerçeği açıklar. Bilgi teorisi de düşünce ile davranış/teori ile pratik arasındaki ilişkiyi tanıtlar. Pratiğin tecrübe ve öğrettikleri yeni düşünceye uzanır. Bu yeni düşünce, yeni pratiği koşullar ya da bir önceki pratikten daha ileri pratiği gündeme taşır, ona kılavuzluk yapar… Bütün bunlar, devrimci/bilimsel teorinin, dolayısıyla buna dahil olan düşünce etkinliklerinin(siyatset, strateji, plan gibi…) önemini gösterip onun bir silah olduğunu kanıtlar; bu bakımdan önem taşır…
Sınıf mücadeleleri, işçi sınıfı bilimiyle birlikte yeni bir öze oturarak tam devrimci rotaya girdi, bu silahla büyük bir güce kavuştu. Komünist Manifesto’nun dünya burjuvazisini sarsan etkisi ve işçi sınıfı mücadelelerine verdiği güç ve ışık, bilimimizin bu tesirini kanıtlayan en parlak örnektir. Proleter devrimci sınıf mücadelesi/hareketinin, ideolojik, siyasi ve teorik mücadele cephesinde biçimlenmesi de teorinin tayin edici önemine işaret eder. Devrimci teori tarafından aydınlatılmayan pratik karanlıkta yumruk sallamaya-kör dövüşüne benzer belgisi meseleyi çıplak biçimde ortaya koyar. Bütün devrim mücadeleleri ve devrimler, istisnasız olarak somut şartlara göre belirlenen strateji, siyaset, taktikler toplamından oluşan genel (ve özel) planla yürütülmüştür, yürütülür. Plan, konsept halinde bir siyaset, düşünce ve çizgi bütünüdür; aynı zamanda bir teoridir, teoriden bağımsız değildir. Teorinin/devrimci teorinin, sınıf savaşımı ve devrim mücadelelerinde tayin edici ögelerden biri olduğu tarihsel tecrübe tarafından da ispatlandığı üzere aşikardır.
Teorinin görev alanı ve oynadığı rol, devrim mücadelesinden Komünist toplumun inşasına kadar tüm süreci ihtiva eden en geniş alanı kapsar. Teorik mücadele bu bütün zeminde değer ve karşılık bulur. Teori ve teorik mücadelenin önemi, devrimin teorik ve pratik sorunlarına bilimimiz veya bilim çerçevesinde çözüm sunması ve burjuva teori ve felsefeye karşı olduğu kadar, tüm burjuva manipülasyon ve çarpıtmalara, burjuva ideolojik sapmalara karşı mücadele ederek devrimci sınıfları devrimci teori ile donatıp silahlandırmasında ki mutlak ihtiyaçla orantılıdır.
Teori bütün bu işlevini kuşkusuz ki kendine özgü nitelik ve biçimlerle gerçekleştirir. Teori, gerçekleri açığa çıkararak pratiğe ışık tutma, bilinçlendirip aydınlatma, yönetip yönlendirme ve değiştirme yönelimini açıklama gibi biz dizi özelliğiyle kendisi de bir araç olsa, belli araç ve biçimler vasıtasıyla bu işlevini devreye sokup yürütür. Ajitasyon-propaganda mekanizması bu işlevin yürütülmesinde kaçınılmaz biçimlerden, yöntemlerden, araçlardan biridir. Bu araç veya mekanizmanın kurumsal niteliği, basın-yayın organlarında karşılık bulur demek yanlış olmaz.
Basın-yayın devrimci mücadelenin evrensel bir aracı, bir eylem biçimidir. Buradaki eylem ifade-irade eylemi biçimindedir esasta. En geniş muhtevasıyla, yazınsal, sözsel ve görsel propaganda pratiğini kapsar. Teori ya da düşünce kendiliğinden değiştirme gücü ve pratiğini gerçekleştirmez ama ona kılavuzluk eder. ‘‘Şiir bir bombadır‘‘ diyen Erdoğan’ın duygu ve niteliği faşist de olsa, şiirin, sözün, düşüncenin, dolayısıyla teorinin gücüne işaret etmekte, ondan korkusunu itiraf etmektedir. İfade edilen, yazılan, gösterilen düşüncenin ve gerçeğin bir pratik olduğu, tesir ve etkisinin olduğu muhakkaktır. Teori ve düşünce bu anlamda bir pratik ve bir güç olmakla birlikte, onun gerçek gücü ifade edilmesiyle, propaganda edilip açıklanmasıyla ve kuşkusuz ki hayata geçirilmesiyle orantılıdır. Bu anlamda kendiliğinden tesir veya değiştirme gücüne hasıl olmayan teori-düşünce, insan etkinliğiyle ve bu etkinlik temelinde pratiğe dökülmesiyle gerçek bir güce dönüşür. İnsan, sözü, yazıyı ve görsel materyal ya da araçları kullanarak düşünceyi topluma yayar, orada örgütler ve toplumda karşılık bulmasını sağlayarak güce dönüştürür. İnsan bunu yaparken, başlıca üç biçimi kullanır; 1-sözlü anlatım-propaganda, 2-yazılı anlatım-propaganda ve 3-görsel anlatım-propaganda… Bunların hepsi esasta basın-yayın faaliyeti kurumsallaşmasında ifade bulur. Duvar yazıları, slogan, pankart ve afişler; kitap, dergi, gazete, bildiriler; radyo, televizyon, internet; megafon, konuşma, panel, seminerler; kısaca okuma, yazma, anlatma, gösterme, iletişim ve ilişki ağının tümü bir propaganda ve örgütlenme araçları ya da yöntemleridir.
Devrimci savaştan, devrimden, mücadeleden ve tabii olarak örgütlenmeden söz edenler asla basın-yayın kurumsallaşmasını ve bura mücadelesini küçümsemezler. Bilakis, bura araç, biçim ve yöntemlerini titizlikle kullanırlar. Ki, bunlar kullanılmadan, örgütlenebilmenin, dolayısıyla mücadeleyi geliştirmenin ve devrime yürümenin olanağı yakalanamaz-yaratılamaz. Ama basın-yayın alanı dediğimiz bu alandaki bütün araç ve biçimler kurumsal bir bilinçle ele alınmadan da başarıya yürünemez. Dernekler, kültür merkezleri, basın-yayın büroları, radyolar, televizyonlar, internet siteleri ve elbette bunların merkezi bir politika ve yönelim temelinde kullanılması hem ihtiyaçtır ve hem de başarıyı koşullayan kurumsal mücadeledir.
Mücadelenin yığınca biçimi, yöntemi ve aracı vardır. Ama bunda belli başlı alanlar vardır. Bu alanlardan her hangi birinin boş bırakılması mücadeleyi olumsuz yönde etkiler. Tersine bu alanların doldurulması ise mücadele ve devrimi güçlendirir. Aslında bunda genel olarak bir bilinç ve hemfikirlik vardır. Bu anlamda bir problem yoktur. Fakat zaman zaman belli alanların küçümsenmesi, önemsiz görülmesi gündeme gelmektedir. Bunda esasta, esas mücadele alanları ve biçimlerinde görülen zayıflıklar yanılgıya yol açmaktadır. Elbette devrimci savaş olmaksızın, işçi sınıfı ve geniş halk kitleleri içinde örgütlenme olmaksızın, sadece teorik mücadele cephesiyle devrimi örgütlemek düşünülemez. Kuşkusuz ki, sadece teorik mücadele cephesinde değil, siyasi ve ideolojik alanda da mücadele ve örgütlenme varlığı esas alınmalıdır. Fakat gerçek şu ki, bu alanların her biri kendi başına vazgeçilmezdir ve hepsi birbirinden koparılamaz biçimde bitişiktir. Birinden birini ihmal edip boş bırakmak, diğer alanları da zayıflatarak geriletir. Her bir alanda gösterilen olumlu çaba ise, diğer alanları besleyerek ilerletir. Dolayısıyla bizlerin bu alanların hepsini önemseyerek ele almamız kaçınılmazdır. İşçi sınıfı içindeki örgütlenmeyi, savaş esastır anlayışına sığınarak esasta boş bıraktık. Sonuç ne oldu; savaşı besleyecek şartları zayıflattık ve kitleler içinde yeterince güç olmadık. Tersinden örnek ise, özellikle 1. Kongre ile birlikte, marjinalleşmeyi kırma ve kitleselleşme göreviyle sürdürdüğümüz yönelimle farklı cephelerde önemli bir potansiyel ve güç yarattık. Bunun sonucu ne oldu; diğer alanlara aktaracağımız güç potansiyeline sahip olduk, önemli oranda bir kitleselleşme sağladık. Özcesi, hiç bir alan, hiç bir mücadele biçimi, hiç bir örgütlenme aracı gereksiz veya önemsiz değildir. Sadece öncelik sonralık sırasına göre ele alınabilirler bu araç ve yöntemler. Ama hepsi devrimci mücadele ve örgütlenmenin kullanılması gereken silahlarıdır. Bu silahlardan ne kadar fazlasını kullanır ve orada varlık gösterirsek o kadar güçlenir, ne kadar azında varlık gösterirsek gücümüzü o kadar sınırlamış-azaltmış oluruz. Meselenin özü budur. Kurumsal bilinç ve sorumluluk içinde hareket etmek ve devrimci mücadele ve örgütlenmeye hizmet edecek her olanak ve araçtan yararlanmak doğru siyasettir.

Geliştireceğimiz her bir araçla, her bir örgütlenme biçimi ve çabayla birikim oluşturup kitlelerle birleşebiliriz

Doğrudan ve dolaylı mücadele ve örgütlenme biçimlerinin olduğunu bilince çıkarmamız şarttır. Her çalışma-örgütlenme-mücadele mutlak biçimde ve bizzat kendi gücümüz ya da en keskin niteliğimize has karakterde olmayabilir. Esnek örgütlenme ve mücadele biçimlerini öngörmemiz doğru olacaktır. Geniş kitlelerle birleşmemizin yolu bu esnek örgütlenmelere baş vurmaktan da geçer. Sadece bizim keskin niteliğimize hitap eden ve oraya oturan örgütlenmelerle yetinemeyiz. Zira tersi durumda, sadece kendimizi, kendimize has dinamiği örgütlemekle kalırız. Ama devrim hedefiyle örgütlenen siyasi yapının, siyasi mücadelenin gereklerini yerine getirmekle birlikte, en geniş kitlelere ulaşma ve onlar içinde örgütlenme sorunu vardır, olmalıdır. Aksi halde genişleyip büyüme olanağı yakalanmaz. Bunu yakalayamamak devrimden geri kalmakla eş değerdir. Esnek örgütlenmeler dediğimiz örgütlenme biçimlerinde daha geniş kitlelere hitap etme, onları örgütleme olanağı yakalayabiliriz. Bunları devrime katmadan devrimi başaramayız. Neden kitle hareketlerine önderlik yapamıyoruz? Çünkü onlar içinde örgütlü değiliz. Ve çünkü onları kucaklayacak politik planlarımız, siyasetlerimiz ve elbette uygun araçlarımız yok veya zayıftır. Gezi ayaklanmasına proleter devrimcilerin önderlik yapması fevkalade sonuçlar yaratabilirdi. Ama kitleler burjuva reformist ve hatta düzen partilerinin peşine takıldığı için onlar Geziye (sonucu anlamında) damga vurdu esasta. Oysa kitlelere hitap eden kurumsallaşmalar, çalışmalar ve örgütlenmelerimiz güçlü olsaydı, bu önemli potansiyel ve fırsatı devrim doğrultusunda harekete geçirebilirdik. Meydanlara dolmuş, ayaklanmış yığınlara somut bir hedef göstermeyen ve bu hedef doğrultusunda kitleleri yönlendirmeyen Gezi Hareketi önderliği pek tabii olarak hareketi doğru orantılı sonuçlara taşıyamadı. Biz taşıyacaksak, kitlelerle birleşmenin araç ve siyasetlerini yürütme esnekliğine sahip olmalı, bu örgütlenme ve çalışmaları yoğunlaştırmalıyız. Elbette gücümüz oranında bunu yapabiliriz. Derhal kitlelerle birleşmiş bir duruma geçemeyiz. Fakat geliştireceğimiz her bir araçla, her bir örgütlenme biçimi ve çabayla bu doğrultuda birikim oluşturup kitlelerle birleşebilir, hareketlere önderlik yapabilir, hareketler geliştirebiliriz. Bu duruma gelmek için, bahsini ettiğimiz örgütlenme çalışmalarını sistemli ve kararlı olarak yürütmemiz gerekir. Hepsi bu.
Nitekim doğru siyaset yönelimimiz belli olumluluklara işaret ederek somut sonuçlar-kazanımlar elde ederek büyüme yoluna girdiğimizi göstermektedir. 18 Mayıs anma etkinlikleri bu gelişme dinamiğinin bir kısmıdır. Büyük bir potansiyele sahip olduğumuz abartı değildir. Bunu toparlayarak harekete geçirme veya esnek biçimlerdeki örgütlenmelere bile olsa dahil etmek önemlidir ve mümkündür de. İç dinamiklerimiz ve potansiyelimizin avantajı kadar, siyasi sürecin gelişmeleri de esasta bizler lehine çelişkileri gündeme getirmektedir. Bellekten aktaralım; Durum İyidir! Biz bir yığın eksiklik de taşısak, durum iyidir!

Günün Haberleri

Perspektif konulu diğer haberler