Takip Et

Analiz

Burjuva Düzen Partileri Arası Dalaş ve Halk Kitlelerinin Durumu

Düzen partilerinin kurdukları çeşitli ittifakların, halkın çıkarları için çözüm getirmeyeceği açıktır. Öyle ise somut durumun aciliyeti dikkate alınarak devrimci – demokratların, sosyalistlerin ve komünistlerin müşterek hedeflerde devrimin ve halkın çıkarları için sürece denk düşecek bir örgütlemeyle ortak müdahale etmeleri gerekli ve zorunludur. Bu, ezilenlerin ve geniş halk yığınlarının birliği anlamına gelecektir. Faşizmi geriletip püskürtmenin yolu da buradan geçer

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana burjuva klikler arasındaki devlete hakim  olma  kavgası  hep  vardı, bugün de bütün  şiddetiyle  devam  ediyor. Kendi ideolojik düşünceleri ve sınıf çıkarları doğrultusunda devleti şekillendirme yönlü süren  bu  kavga, zaman  zaman  kanlı  çatışmalara da  dönüşmüştür. Menderes‘lerin  idamı, Adnan  Kahveci, Eşref  Bitlis, güçlü  bir  iddia  olarak  yanıt  arayan  Özal  „suikastı“ olayları ve Gülen  Cemaati ile  başını  Erdoğan’ın  çektiği  “Müslüman  Kardeşler”  arasındaki  çatışmalar  bu  türden  çatışmalardır. Faşist ‘’TC’’ tarihi boyunca hakim sınıflar arasında ki çelişki ve çatışmalar ağırlıklı olarak iki  klik  arasında  sürmüş  ve  günümüze  kadar  devam  edip  gelmiştir. Bu kliklerden biri, ‘TC‘nin  kuruluşunda esas  rol  oynayan  ve devlete  hakim  olan, batı  emperyalizmine  göbekten  bağımlı  komprador burjuvazi  ve  büyük  toprak  ağalarının  bir  kesimini  temsil  eden klik; diğeri  ise  daha  çok  Osmanlı‘nın  devamından  yana, ideolojik  olarak  İslami  motiflerin  ağırlıklı  olduğu  komprador  burjuvazi ve  toprak  ağalarının  bir  diğer  kesimini  oluşturuyordu. Birinci kesimin temsilciliğini CHP yaparken, ikincilerin temsilciliğini, çok partili döneme geçildikten sonra sırasıyla DP, AP, ANAP, DYP ve AKP olarak  sıralarsak  sanırız  yanlış  olmaz.

 AKP‘yi, siyasi  ve  ideolojik  olarak  birbirlerinin  devamı  olan  söz  konusu  partilerden  ayrı  ele  almak  gerekiyor. Diğerleri mevcut siyasal rejimin devamlılığı içinde  iktidar  olmanın  kavgasını  verirlerken, AKP, mevcut  rejimin  yerine  İslami  şeriat  rejiminin  getirilmesinin  açık  kavgasını  yürütüyor. Sadece siyasi ve ideolojik  bir  kavga  yürütmüyor  aynı  zamanda  ekonomik  alt yapısını da  oluşturuyor. MÜSİAD bünyesinde ekonomide söz  sahibi  olacak  yeni  bir  sınıf  yaratıyor. Yani diğerlerinden farklı  olarak şeriat  kurallarına  göre  hem  ekonomik  ve  hem de  siyasi  ve  ideolojik  olarak devleti  yeniden  şekillendirmeye  çalışıyor  ki  epeyce de  yol  almış  durumda. Bu, diğer monarşi ve kraliyetlerle yönetilen  İslam  devletlerinde  olduğu  gibi, emperyalizme  olan  bağımlılığı  daha  yüksek  boyutlara  taşıyor. AKP dönemi boyunca, tamda emperyalistlerin arayıp da bulamadıkları bir ortam sunulmuştur  emperyalist  tekellere. “TC”, tarihinin en büyük borç batağına bu dönemde girmiş, tarım  ve  sanayi  üretiminde  yine  tarihinin  en  sıkıntılı  dönemini  AKP  iktidarı  döneminde  yaşamış  ve  yaşamaya  devam  ediyor. Kuşkusuz bütün bunların ağır faturasını yoksul Türkiye – K. Kürdistan halkları çekmektedir. Burada  bir  noktanın  altını  ayrıca  çizmek  gerekiyor. AKP, aynı zamanda Büyük Orta Doğu Projesinin bir enstrümanı olarak Amerikan emperyalizmi ve  Siyonizm’in  yarattığı  bir  proje  partisidir de. Konumuz bu olmadığından AKP‘nin  bu pozisyonunu da  belirtip geçmiş  olalım.

Bu iki  ana  klik  dışında, kuşkusuz farklı  sınıf  ve  kesimleri  temsil  eden  partiler de  oldu  olmaya  devam  ediyor. Bunlardan her dönem mutlaka  parlamentoda  yeri  olan  ırkçı  faşist  MHP‘yi  ayrıca  değerlendirmek  gerekiyor. Çünkü MHP, devletin resmi  ideolojisi  olan  faşizmin orta  direği  işlevini  görüyor. Faşist devlet  her  dönem  bu  faşist  beslemeleri  devletin  bekası  için  halka  karşı  kullanmıştır. İşlenen bir  dizi  katliamda  MHP  devreye  sokulmuş ve  devletin  kapıları  bu  katillere  sürekli  açık  tutulmuştur. MHP, her koşul altında  devletin ve  emperyalist  efendilerin çıkarları  neyi  gerektirmişse  o  doğrultuda  devreye  sokulmuştur. Bazen doğrudan doğruya katliamlarda, bazen  parlamentoda iktidardakilerin  menfaatleri  için  kullanılmıştır. Daha dün tek  adam  diktatörlüğüne  demediğini bırakmayan  MHP, bugün  tek  adam  diktatörlüğünü  ayakta  tutan  koltuk  değneği  vazifesini  görüyor. Geçmişi irdelendiğinde, hiç bir zaman parlamentoda  çoğunluk  sağlayamayan  MHP, devletin  çıkarları  doğrultusunda  gel- gitli  politikalarla  var edilmiştir.

Doğrudan düzen partileri dışında, reformist, parlamenterist, küçük  burjuva  ve  orta  burjuvazinin  sol  kanadını  temsil  eden ve  ulusal  kimlik  motifli partilerin  varlığı da  söz  konusu.  Bu partilerin hiç birisi ( TİP,  HDP ve  aynı  çizgideki  öncelleri  dışında) parlamentoda  temsil  olanağı  dahi  bulamadılar. Kuşkusuz bizim derdimiz parlamentoda olup olmamak değil. Sadece bu partilerin politik duruşlarına  dair  objektif  durumun  altını  çizmek  istedik.

Partilere ilişkin bu kısa özetten  sonra, şimdi  yaşanılan  süreç  ve  bu  süreç  içinde  düzen  partilerinin iktidar  için birbirleriyle  olan  dalaşlarına  geçebiliriz.

Emperyalist-Kapitalist sistem dipsiz bir kuyuya dönüşmüştür

 Kapitalist- emperyalist sistemin içine düştüğü ekonomik  ve  siyasal  kriz  öylesine  derinlik  kazanmış  durumda ki  dipsiz  bir  kuyuya  düşmüş  gibiler. Bu kuyudan çıkış  yolu  ararken, her  zaman  olduğu  gibi  yine  geri  bıraktırılmış  ülke  halklarının  omuzlarına  basarak  çıkış  yolları  aramaktadırlar. Emperyalist- kapitalist sistemin  krizsiz, bunalımsız  varlığını  devam  ettirmesinin  mümkün  olmadığını  biliyoruz. Çünkü aşırı  kar  hırsı  ve  sömürünün  olduğu  yerde  bunalım  ve  krizler  onun  kendi  doğal  yapısında  var  olacaktır  zaten. Ancak bu krizlerin  çeşitli  dönem  ve  ülkelerin  ekonomik  ve  siyasal  yapılarına  göre    yansıma  biçimleri  farklılıklar  gösterebilmektedir. Neo- Liberal sistemin işe  yaramaz  hale  geldiği  bu  dönemde, krizin  ağır  faturası  sömürge, yarı- sömürge  ülkelere  ve  bu  ülke  halklarına  çıkartılacağı  ne  yazık ki  bilinen  bir  gerçektir. Bugün tam da yaşanmakta olan  budur. Bunun için kanıta, ispata, delile  ihtiyaç  yoktur. Çıkartılan bölgesel savaşların, yürütülen yağma  ve  talanın, milyonlarla ifadelendirilen yoksul  halkların  katliamların  ve  kıyımların, talan  ve  yağmaların tamda  ortasında  yaşamaktayız. Açıkçası görülen köye kılavuz  istenmez.

 Emperyalizme göbekten bağımlı  faşist  Türk  devleti  ve  iktidardaki  AKP- MHP  Türk- İslam  sentezli  faşist  iktidar, tarımı, sanayiyi  daha  açıkçası  ekonomiyi felç  etmiş  ve  buna  paralel  olarak  zaten  kırıntılar  şeklinde  var  olan  demokratik, akademik  ve  sosyal  haklar da  tümüyle  peyder  pey  yok  sayılmıştır. Uluslararası emperyalist  tekellerin  her  istemi  harfiyen  yerine  getirilerek, fabrikalar, yeraltı  zenginlik  kaynakları, akar  sular, ormanlar, yaylalar  kısacası  ne  kadar  yeraltı  ve  yerüstü  zenginlik  kaynakları  var ise  tümü  emperyalistlere  yok  pahasına  peşkeş  çekilerek, geçmişte  iyi  kötü  üretim  yapan  fabrikalar  tarlalar üretimsizliğin  batağına  batırıldılar. Öyle bir  noktaya  gelindi ki  Orta  Doğu‘nun  buğday  ambarı  olan  ülke, saman  ihraç  eder  hale  sokuldu. Tarımda  önemli  kalemler olan  pamuk, tütün, fındık, pancar  gibi  tarım  ürünleri  geçmişte  ihtiyacı  karşılar  durumda iken  şimdi   ihraç  edilir  duruma  getirildi. Hayvancılık yine aynı  durumda. Şeriatçı AKP iktidara  geldiğinden  bu  yana  doğru  dürüst bir  fabrika  kurmadığı  gibi, var  olanları da  satmakta  geri  durmadı. Ekonomik  alanda yapılan  tek  şey  inşaat  sektöründe  ranta  dayalı  bir  ekonomik  politika  izledi. Yollar, köprüler, şehir hastaneleri, AVM‘ler le  bir ülkede  ekonomik  kalkınmanın  mümkün  olamayacağını  en  sıradan  insan  bile  bilebilir. Türkiye Cumhuriyeti  tarihi  boyunca  hiç  bir  dönem, AKP iktidarı  döneminde  olduğu  kadar  ülkenin  zenginlikleri yağmalanıp  talan  edilmedi. Hiç bir  dönem  böylesine  büyük  borç  batağı  içine  girmedi. Daha doğmamış bebeler  bile emperyalistlere  borçlu  durumdadırlar. Faşist AKP  iktidarının  ekonomik  politikasını  yüzlerce  sayfalık  kitaplara  bile  sığdırmak  mümkün  değildir. Doğal  olarak  konuyu  bütünlüklü  olarak  bu  bir  kaç  sayfalık  yazıda  ele  almak  olanaksızdır. Öz olarak  belirtmek  istediğimiz  şey  ekonominin  bir  bütün  olarak  dibe  vurduğu  ve  bunun  sonucu  olarak  işsizliğin, yoksulluğun ve  açlığın  kat be  kat  arttığı  bir  süreci  yaşıyoruz. Kuşkusuz bunun  gerçek  suçluları  başta  uluslararası  emperyalist  tekeller  ve  onların  yerli  işbirlikçileridir.

 Ekonomik daralma  büyüdükçe, buna  paralel  olarak  siyasi  baskılanma da  artarak  devam  etmektedir. Siyasal baskılanma  öyle  bir  noktaya  getirildi ki, burjuva  hukukunun  bile  eseri  kalmadı. Parlamento tamamen  işlevsizleştirildi, Erdoğan‘ın ağzından  çıkan  her  söz kanun  yerine  geçer  oldu. Basın ve  medya  önemli  oranda  susturuldu. Tek adam  diktatörlüğünün  en   ufak  bir  eleştiriye  bile  tahammülü  yok. Gazeteciler, akademisyenler, devrimci- demokratlar, milletvekilleri, belediye çalışanları  ve  başkanları  kısacası  kendisine  muhalif  olan  herkesi  zindanlara  doldurdu  faşist  AKP- MHP  iktidarı.  Devrimci – demokratik kurumların  kapısına  kilit  vuran  bu  faşist  iktidar en  son  olarak  Barolara  ve   kitlelerin  kendisini  ifade ettiği  sosyal  medyaya  yöneldi.

 Bu faşist  iktidar  kendisinden  olmayan  herkese  düşman. Ama aynı  zamanda  kitleleri, farklı  inanç  topluluklarını, düşmanlaştıran  ve  ötekileştiren  bir  politikayla  iktidarda kalmanın yolunu  tutmaktadır.  Özellikle kadın  sorununda ki  zihniyet  iyice  ayyuka  çıkmış  durumdadır. Kadına yönelik  şiddet, taciz  ve  tecavüz saldırıları  yüzde  beş yüz  artmışken, bu  yetmiyormuş  gibi İstanbul  Sözleşmesi’nin  iptal  edilmesine  kadar  işi  vardırdılar. İstanbul Sözleşmesi, bilindiği  gibi  kadına  şiddettin  önlenmesini  öngören uluslararası  bir  sözleşmedir. ‘Cennet anaların ayağının  altındadır“ diyen  bu  iki  yüzlü  faşistlerin  aslında  dünyayı  analara  cehenneme  çevirdiklerinin on binlerce  örneklerinden sadece biridir  İstanbul  Sözleşmesine dair tavırları. Erkek çocuklara  tecavüzü, bademlime“ olarak  görüp  meşrulaştıran  bu  zihniyetin  bugün  geldiği  düzey  ve  Türk – İslam sentezli  faşist saldırganlığın  aşaması  ülkeyi  yüzlerce  yıl  gerilere  götürmeye  yönelik  şeriatçı yönelimden  başka  bir  şey  değildir.

Peki, katliamların, kıyımların, yıkımların, yasakların günlük yaşamın  bir  parçası  haline  getirildiği  bu  duruma  nasıl  gelindi.  Öncesi çok mu iyiydi  diye  sorulabilir. Elbetteki “TC”., kuruluşundan bu  yana  faşist  diktatörlüklerle  yönetilen  bir  ülke. Faşist saldırıların dönemsel  farklılıklar gösterdiği de  bir  gerçek.  “TC “tarihi incelendiğinde  bu  nicel  farklılıkları  rahatlıkla  görmek  mümkündür.  Ancak AKP – MHP  döneminin  ayrı  bir  özelliği, hem  faşist  saldırıların  aleni  olarak  en  katmerli  bir  biçimde  sürdürülmesi  ve  hem de  rejim  değişikliğine  gidilmesidir. Tek adam diktatörlüğü, saltanat  rejimi  özleminden  başka  bir  şey  değildir. Bu tek  adam  diktatörlüğü  dönemi  belki de  “TC”, tarihinin  en  karanlık dönemlerinden  biridir. Faşist cuntalara bile rahmet okutacak cinsten bir  süreç  yaşatılıyor  geniş  halk  kitlelerine.

Erdoğan/AKP iktidarı MHP’ye gebe bir durumdadır

AKP, iktidar kavgasında Gülen  cemaati ile  yolları  ayrıldıktan  sonra, iktidarda  kalmanın  ve  şeriatçı  yola  devam  edebilmek  için, MHP  ve  Kızıl  elmacı  ulusalcı  kanatla  ittifak kurarak iktidar  koltuğunu  bir  süreliğine  sağlamlaştırmak istemektedir. Bu ittifak Türk hakim  sınıflarının  en  gerici, en  yobaz  faşist  kliklerin  ittifakıdır. Şimdi buna, hiç bir  zaman  bir  baltaya  sap  olamamış, kendisini  nimetten  sayan  topal  oğlan  Doğu  Perinçek‘te  destek  vermektedir. Bu ittifak içindeki  şu  gerçeği  görmek  gerekir. Her ne kadar güç Erdoğan‘ın elindeymiş  gibi  görünse de, ipler  Bahçeli  faşistinin  elinde. Çünkü desteğini çektiği an, AKP parlamentodaki çoğunluğunu kaybedecek ve istediği yasaları çıkartamayacaktır. Bu yüzden güçlü görünen diktatör, Bahçeli‘ye  gebedir.

 CHP kendisini  bu  sürecin  dışında gösterse de  aslında  hayata  geçirdiği  politikalar ile  bu  ittifakın  ortağı  olduğunu  göstermiştir. Hem  parlamento  hem de  sürecin  köşe  taşlarını  belirleyen  politikaların  hayata  geçirilmesinde  oynadığı rol  bunu  ispatlamaktadır.“ Millet  vekillerinin  dokunulmazlığının  kaldırılması, AKP-MHP  faşist  iktidarının  sözde ‘devlet  bekası’ söylemli, ama  aslında  başta  Kürt  ulusu  olmak  üzere  devrimci -demokratlara  yönelik  saldırı  politikaları  her  seferinde  desteklenmiş, seçim  hilelerine  en  ufak  bir  tepki  göstermemiş, parlamenter  sistemden  otokratik  devlet  yapılanmasına  gerçek  anlamda  muhalif  bir  tavır  geliştirmemiştir. O sadece  kitlelerin, bu  faşist  saldırılara  karşı  gelişebilecek öfkesini  nötralize  etmenin  hamiliğini  yapmıştır.  Adalet yürüyüşü ve  hayır  kampanyasının da  bu  çerçevede  değerlendirilmesi  gerekir. Çünkü AKP – MHP faşist  iktidarının  uyguladığı  politikalar  başta  emperyalist  efendileri  olmak  üzere, Türk  hakim  sınıflarının  ortak  uzlaşılarının  sonucudur. Doğal olarak CHP‘nin  bu  uzlaşının  dışına  çıkması  beklenemezdi. Kılıçdaroğlu ve Erdoğan arasındaki mahalle kavgası, it dalaşı ve ya  horoz  döğüşünden  başka  bir  şey  değildir. Kuşkusuz CHP içinde dürüst, namuslu aydın bireyler vardır. Ama bu, partinin gerçek niteliğini değiştirmez.

 AKP- MHP “Cumhur Bloğuna”  karşı, CHP, İyi Parti  ve  Saadet  Partisi’nden  oluşan  ‘Millet  Bloğu’  uzun  süredir  ittifaklarını  devam  ettirmektedirler. Yeni- Osmanlıcılığa karşı, Kemalist  ideolojinin  temsilciliğini  yapan  bu  klik, tekelci  komprador  burjuvazinin  bir  başka  kanadını  temsil  ediyor  aynı  zamanda.  Zaman zaman, Cumhur ittifakına karşı, HDP‘nin de  Millet  ittifakına  dışardan  destek  verdiği  bilinmektedir. Tıpkı son yerel seçimlerde olduğu gibi. Kuşkusuz bu durum, HDP‘yi,  Millet  İttifakı  içindeki  partilerle  aynılaştırmak  anlamına  gelmez. Esasta ezilen ulus temsilciliği ve demokrat bir  kimliğe  sahip  olan  HDP  ve  benzerlerinin  sınıf  çıkarları  gereği  politik  yalpalamalar  göstermeleri  şaşılacak  bir  durum  değildir. Bilindiği gibi HDP, Kürt  orjinli  örgütler  ve  Türkiye  devrimci  hareketi  içinde  yer  alan  bir  kısım  örgüt  ve  partilerden  oluşan  bir  yapılanmadır. Doğal olarak bugün  devrimin  dostlarıdırlar. Yanlış politik tutumlarını ve  ideolojik  duruşlarını  eleştiririz. Ama bu, somut gelişmelere göre  ortak  mücadele  siperlerinde  buluşabileceğimiz  gerçeğinin  inkarı  anlamına  gelmez.

Gelinen aşamada, koronavirüs salgınını AKP – MHP   faşist  iktidarı  fırsata  çevirerek  geniş  halk  kesimleri  üzerinde  faşist  saldırını  yoğunlaştırıyor. Ciddi bir çözülme sürecine giren  bu  faşist  blok, bu  saldırılarla, çözülme  sürecinin  önüne  geçmeye  çalışıyor. AKP içinden iki  ayrı  parti  çıkarken, MHP, İyi Parti’yi doğurdu. Kitleleri açlığın ve  yoksulluğun  cenderesine  sokan  faşist  iktidarın  saldırıları, yasakları  kullanmaktan  başka    yapabileceği  bir  şey  yok. Böylece kitlelerin sinip susacağını sanıyorlar.  Ama gelinen aşamada  bunun  pek  mümkün  görünmediğinin de  farkındalar.  Korku cenderesine sıkıştırılan kitlelerin  öfkesi, çok ta  uzak  olmayan  ve  hiç  kimsenin  tahmin  bile  edemeyeceği  biçimde  patladı  patlayacak  durumda.  Muhalefetiyle, iktidarıyla tüm hakim  sınıfların  ortak  korkusu  kitlelerin  patlamaya  hazır  öfkesidir.  Başta CHP olmak  üzere  millet  ittifakını  oluşturan  partiler  bunun  önüne  geçmek  için  yoğun  bir  çaba  harcarken;  cumhur  ittifakını  oluşturan  AKP – MHP  iktidar  bloğu  baskı  ve  sindirme  konseptini  en  yoğun  bir  şekilde  sürdürüyor.  İki blok arasındaki  farklılık  görünümde  farklıymış  gibi  görünse de  aslında  öz  olarak  aynı  şey  yapılmaktadır.  İkisi de aman ha kitlelerin  sokağa  çıkması  mutlaka  engellensin. Devletin denetiminden çıkartılmasınlar.

İşçi sınıfı ve geniş halk yığınlarının birliği elzem ve sürece denk gelen en doğru siyasettir

Devrimci durumda kendiliğindenci de  olsa  bir  yükselmenin  olduğu, kitlelerin, yönetenlerin  yönetiminden  memnun  olmadıkları  ve  suyun  kaynama  düzeyine  doğru  yükseldiği  açık  olarak  görülmektedir .İşte  tam da  bu  noktada  devrimci – komünist  hareketin  sorumluluk  ve  görevleri  acilen  gündeme  geliyor. Hangi strateji  ve  hangi  taktik  mücadele  biçimleriyle  süreç  halkın  ve  devrimin  lehine  çevrilecektir. Biz komünistler açısından strateji de  durum  berrak. Bu faşist devletin yıkılıp, sosyalizmin  inşası  ve  giderek  sınıfsız  ve  sınırsız  bir  dünya  sistemine  geçiştir. Ancak bu genel stratejiyi tespit  etmek  yetmiyor. Hedefe varmak için bir  dizi  taktik  mücadele  biçimlerine  ihtiyaç  var.

‘’ Strateji, diyelim ki, Çarlığa veya  burjuvaziye  karşı  savaşı  kazanma, çarlığa  ya da  burjuvaziye  karşı  mücadeleyi  sonuna  kadar  götürmeyi  hedef  edinmişse  taktik  daha  az  önemli  hedefleri  önüne  koyar; çünkü  onun  hedefi, bir  bütün  olarak  savaşı  kazanmak  değil, devrimin  verili  yükselme  ya da  alçalma  dönemindeki somut  duruma  uygun  şu  ve ya  bu  muharebeyi, şu  ve ya  bu  çarpışmayı, şu  ya da  bu  kampanyayı, şu  ya da  eylemi  başarıyla  gerçekleştirmektir. Taktik, stratejinin bir parçasıdır. Ona bağlıdır ve ona  hizmet  eder.“ (Proleter  Devrimin  Stratejisi  Ve  Taktiği / saf.25 )

Tam da bu  MLM  siyaset  doğrultusunda  hareket  etmek  gerekir.  Bugün acil olarak kavranması gereken  stratejik  tespitten  ziyade ( çünkü  herkesin  bir  stratejisi  var  zaten), stratejiye  hizmet  edecek  olan  taktik  mücadele  biçimidir. Kitlelere ve somut duruma  rağmen  stratejiye  hizmet  edecek  bir  taktik  geliştirmek  ham  hayalden  başka  bir  şey  değildir. Devrimci durumun yükselişi  tek  başına  faşizme  karşı  mücadelede  yeterli  değildir. Sübjektif durumun da  uygun  olması  gerekir. Mevcut durumda  hiç  bir  devrimci hareket  tek  başına  duruma  önderlik  edebilecek  durumda  olmadığı  açıktır. Öyle ise ne yapmalı. Hemen  hemen  herkesin  hem  fikir  olduğu  kitlelerin  talebi  olan hak, hukuk, adalet  ve  insani  yaşam  koşullarının  sağlanması  sloganları  dikkate  alınarak, mücadeleyi  bu  çerçevede  birlikte  örgütleyerek, kitlelerin  kendilerine  ve  devrimcilere  olacak  olan  güvenini  sağlamak, korku  çemberini  kırmak. Böylece faşizmin saldırılarını geriletip  püskürtmek  somut  duruma  denk  düşecek  taktik  bir  mücadele  biçimi  olarak  düşünülmelidir. Sadece düşünmek değil, dergi sayfaları  arasından  çıkıp, yaşamın  her  alanına  pratik  olarak  müdahale  etmek  gerekir. Bu konuda komünistlerin düşünceleri  ve  samimiyeti  açık  ve  nettir.

 ‘’Faşizme ve gerici sınıf iktidarlarına  karşı  demokrasi  ve  devrim  mücadelesinde, bu  mücadele  hedef  ya da  görevlerinde  ortak  müştereklere  sahip  tüm  demokratik, devrimci, sosyalist  ve  komünist  güçlerin  ortak  müştereklerdeki  birliği  gerekli  olandır.“

Düzen partilerinin kurdukları çeşitli ittifakların, halkın çıkarları için çözüm getirmeyeceği açıktır. Öyle ise somut durumun aciliyeti dikkate alınarak devrimci – demokratların, sosyalistlerin ve komünistlerin müşterek hedeflerde devrimin ve  halkın  çıkarları  için  sürece  denk  düşecek  bir  örgütlenmeyle  ortak  müdahale  etmeleri  gerekli  ve  zorunludur. Bu, ezilenlerin ve geniş halk yığınlarının birliği anlamına gelecektir. Faşizmi geriletip püskürtmenin yolu da buradan geçer.

Günün Haberleri

Analiz konulu diğer haberler