Connect with us

Makale

Birinci Sınıf Olmakla Birinci Sınıfta Olmanın Birleştiği Animasyon

Ezbere dayalı slogancılığı saymazsak, özünde mazi etmişti bilimsel zeminde gelişmiş geçmişin miras ve yönelimini. Geliştiremediği için eskitiyordu ve eksiliyordu daima. Metoduna olduğu gibi, savunu biçimi ve tutumuna da bilimden uzaklaşan ideolojik bağnazlığın izdüşümleri vuruyordu. Bu bir faciaydı. Ya atomu parçalama hüneriyle zerreciklere bölünerek siyasi ölüm yaşanacak ya da keskin falsolarla köklü değişim savruluşu çalacak kapıyı. Değişmemekle övünen, değişmemek için direnen ve değişmediği için evrenin en iyisi olduğunu propaganda eden bir organizma olarak, canlılığını değil, cansızlığını ilan ederek kendi belirliyor bu kaderini.

Yabancısı değildik horlanmanın, hakarete maruz kalmanı. Egemenlerden gelendi, basit ayak takımı, üç-beş çapulcu, maceracı cahiller diye küçümsenmemiz. Sonra ideolojik hasımlık üzerinden ‘’bizden’’ geldi bize, benzeri yorum ve yaftalarla siyasi kimliğimizi basitleştirmeye dönük aymaz hücumlar. Geçici ve geçersizdir dedik, acizliktir dedik, müşkülün hali saydık, ezilmişliğin psikiyatrik neticesine yorduk.  Şahsi olsaydı tınlamazdık, nitekim geçtik de. Lakin ideolojik-siyasi künyemize uzatılan dilse, hadsizliğe yorumlamak en hafifiyle hakkımızdır dedik. Aynı dilden konuşmaya olanak vermedi devrimci terbiyemiz.

***

Kredi yaparak kullandığı ‘’Ata-larının’’ olumlu geçmişini son raddesine kadar zorlayıp tüketme noktasına doğru ilerliyordu. Bu geçmişin kuvvetli harcını, dinamik ve özge gözdelerini kesip attığı, aymazca reddettiği ve hoyratça dağıtıp heba ettiği de üstü örtülen açık yara olarak koynunda saklı-sıcak duruyordu. Hınçlıydı… Bağrı birikmişti ve iç kanama sinsice kemiriyordu. Üstüne basa-basa geldiği bu büyük tarihi, iç kanamalı döneminin her zaafını kapatmaya araç yapması ya da her kabahatini o tarihle örtüp savuşturmaya çalışması alıcı bulmuyordu artık. Kahramanlıklar ve kazanımlarla dolu olmakla birlikte eşyanın tabiatına uygun olarak kabahatlere de taşıyan büyük tarih ve bu tarihin günümüzün eşiğine kadar gelen saygın mirası dışında, göğsünü gererek övünebileceği kendisine özgü pek bir şey/bir katkı ve mahareti yoktu onun. O ki, çömez ellere emanet günlerindeydi ve yaralı olmanın sancıları içindeydi. Ezbere dayalı slogancılığı saymazsak, özünde mazi etmişti bilimsel zeminde gelişmiş geçmişin miras ve yönelimini. Geliştiremediği için eskitiyordu ve eksiliyordu daima. Metoduna olduğu gibi, savunu biçimi ve tutumuna da bilimden uzaklaşan ideolojik bağnazlığın izdüşümleri vuruyordu. Bu bir faciaydı. Ya atomu parçalama hüneriyle zerreciklere bölünerek siyasi ölüm yaşanacak ya da keskin falsolarla köklü değişim savruluşu çalacak kapıyı. Değişmemekle övünen, değişmemek için direnen ve değişmediği için evrenin en iyisi olduğunu propaganda eden bir organizma olarak, canlılığını değil, cansızlığını ilan ederek kendi belirliyor bu kaderini. Fazlasıyla iddialı gerçeklere bakılarak varılan bu öngörü. (Yanılmak, bin pişman olmak ve mahcup düşerek binlerce özür dileme durumunda kalmayı samimiyetle ister bu öngörü. Her şeye rağmen…)

Okuyan çocuklar olarak Okul bahçesindeyiz. Müfredata eklenmesi gereken derslerden, yeni bilim dallarından, mevcut eğitim sistemi ve kurallarının yetersiz kalıp eskidiğinden, dolayısıyla yenilerine ihtiyaç olduğundan söz ediyor, ezbere dayalı eğitim sisteminin basitliğini tartışarak bilimsel eğitim sisteminin zorunluluğu üzerine konuşmalar yapıyorlardı aralarında. Okulun bilimsel eğitime dayalı sisteme geçmesi, eğitim eşitliğinin sağlanması, yoksul-zengin tüm çocukların eğitim hakkından eşit yararlanmasını sağlayacak hukuksal düzenlemelerin öneminden bahsediyorlardı.

Dinledi önce… Söze karışacak oldu ama söyleyecek pek fazla sözü olmadığı için hemen uzaklaştı bu düşüncesinden. Sustu… Zayıflığa yorumladı susmasını. Kara-kara düşündü, düşünür gibi yaptı çocuk. Karşı çıkması, karşıtlıkla ayrıcalığını göstermesi gerekirdi. Böyle almıştı tarihsel geçmişi unutturan, son terbiye dersini. Aczin acısı vuruyor, ısırgan otu gibi yakıyordu dilini.  Konuşamamanın basıncı altında kıvrandı. Şuursuzca açtı ağzını, karnından konuşarak geveledi. Sistemin eşitlikçi olması, eğitimde dengesizliği gideren bir hukuksal düzenlemeye gereksinim olduğu fikirlerine takıldı. Mavi boncuk bulmuş gibiydi. Hukuk, hak, adalet dediğiniz ne ki, o siyasi otorite ve iktidarlar tarafından yapılır, hukuk görelidir diyerek, bura-dan yükseltti karşı çıkışını. İki doğruyu karşı karşıya koyarak itiraz etmeyi ve yaftalamayı meziyet sandı. Yan taraftaki öğrenciler merakla dönüp baktı…

Bakışları hisseden çocuk; en doğru benim, ben birinci sınıftayım diyerek övündü. Öteki öğrenciler nezaketle gülümsedi. O, sesini yükselterek ben bilirim, birinci sınıfım diyerek yeniden övündü. Birinci sınıf olmakla birinci sınıfta olmayı karıştırıyor diye acıyarak güldü diğer öğrenciler. O daha da sinirlendi. Sesini yükseltmenin işe yaramadığını anlamış olmalı ki, bu sefer ağzına gelen galiz küfürleri savurdu. Belki küfrün sindireceğini düşünüyordu. Gülerseniz ve hatta konuşursanız daha alasını da yaparım diyerek tehdit savurmaktan da geri durmadı çocuk. Okulda yediğiniz naneleri biliyorum haaa!… Birinci sınıfta olmayan diğer ileri sınıflardan olan öğrenciler, tehdide güldüler. Kamuoyu tahtasına astıkları karnelerinde belli derslerden çakmışlardı ama saklıları yoktu. Ağız dolusu güldüler yeniden. Ama ar-edep bilmez çocukla muhatap olmanın faydasızlığına kani oldular. Yanıtsız, tepkisiz kalmayı yeğlediler.  Buna da kızacak, gemi azıya alacaktı çocuk.  Lakin ne yapsınlardı ki kibir abidesi, anti-sosyal vakayla karşı karşıyaydılar. Ama bir şey yapmalı…

Doğru fikirlerin tek merkezi olduğuna inanıyor, hatasız ve yanılmaz bir deha olduğunu düşlüyordu. Okuldakilere küçük-burjuva demekle yaban-yalnız kalışını artı sunuyordu. Olmazsa karşıtlık yapma eksisini meziyet sunan çerçevedeki portre olmayı umar ediyordu. Yine de yardımcı olmalı.  Anlatmanın bir yolu olmalıydı…

Çocuk her vesileyle en iyi öğrenci olduğunu tekrarlayarak övünüyor, yana-yana karşıtlık yaratmak için aranıyordu. Okul bahçesinde sataşacak ileri sınıf ve öğrencilerini buluyor, en iyisi ve birinci sınıf olduğunu söyleyerek rahatlıyordu. Öyle ya birinci sınıf olmak, yapılan işte en iyisi olmak ve o işte markalaşmak demekti. Böyle bakan çocuğun övünmesi bu bakışına göre haksız değildi.  Kendisinden başka doğrunun olmadığı kibri ve birinci sınıf öğrencisi ol-ma saplantısı çocuğu okulun agresif çocuğu haline getirmekle kalmamış, karşıtlık kültürüyle ayrıcalığını kanıtlamaya çalışan çocuğu küfürbaz hale getirmişti.

Benim gibi düşünmeyen yanlıştır, benim gibi düşünmeyen doğru değil, zararlıdır da. Bu zararlı düşünce sahiplerine çok şey revadır. Hak benimdir, karşımdaki haksızdır, hakkı yoktur. Dostça yardım etmek istedi öğrenciler. O, fendi bozuklar diye terslemeyi tercih etti nedense!?! Hasta tedavi edilmeli dedi öğrenciler, yanından ayrılırlarken.

Okulun ileri sınıflarında bulunan öğrenciler çocuğun durumunu iyice merak ettiler. Bu saplantı ve sonuçlarının arkasındaki bilinç-kültür-anlayış neydi. Düşündüler… Birçok sebep buldular çocuğun garip saplantısına. Ama bunları yetmedi; çocuğun eğitim-öğrenime başlayıp doğru orantılı olarak ileri sınıflara geçerek bu eğitim sürecini devam ettiren sınıf ve öğrencilere takıntısı nerden ileri geliyordu. Yeniden yanaştılar çocuğa. Sordular, yanıt almadılar ama öğrendiler.  Meğer çocuk, birinci sınıfta olmayı birinci sınıf olma olarak algılıyor. Bunun için birinci sınıfta olmakla övünüyor, ileri sınıflara geçenleri de birinci sınıf olmaktan çıkanlar olarak görüyordu. Bundandır ki, birinci sınıfta kalmayı tutkuyla benimsiyor, ileri sınıflara geçenleri de karşıtları olan yanlış yoldaki öğrenciler olarak görüyordu. Birinci sınıfa birlikte başladığı öğrenciler ileriki sınıflara geçerken, o bunu kötü bilerek birinci sınıfta kalmayı yeğliyordu ve bundan memnun olarak övgü vesilesi yapıyordu.

Birinci sınıf mı, birinci sınıfta kalmak mı? Çocuğun yanıtı ikisine aynıydı. Çocuk ikisini aynı şey görüyor, birinci sınıfta olmasını ben birinci sınıfım diye açıklıyordu. Evet o birinci sınıftı, ileri ki sınıf değil. Bu da doğruydu. Fakat okulun birinci sınıfı olmakla, öğrenimde birinci sınıf nitelik ve kalitede olmak başkaydı. Birinci sınıf öğrenci olmak ayrıydı ama öğrenim düzeyinde birinci olmak, yapılan işte veya işin kalitesinde/hizmetinde birinci sınıf olmak daha ayrıydı. Bunu bilinç eden çocuk birinci sınıfta çakılıp kalmayı övgü unsuru haline getirdiği gibi, okulda öğrenci olarak öğrenip doğru orantılı olarak ilerleyen/ ileri sınıflara geçen diğer öğrencilere sataşıp burada karşıtlık yaratarak kendisini var etmeyi felsefe haline getirmiş. İşte çocuğun hazin hali bu. Bu çocuğun mantığından diline kadar öğrenimi ve yazıp okuduklarının seviyesi yüksek mi, alçak mı?!?

***

Tarih ne tek düzeydi ne de sadece aydınlıktı. Karanlıkları olmasaydı çelişkisizlikten bahsedilir, ilerlemezdi tarih. Bizim tarihimiz de bu tarihin bir parçasıydı, kusursuz ve mükemmel olamazdı. Kendini eleştirmeyen tarihin kendi ilerlemesini durdurması kaçınılmazdı. Tarih en büyük yargılamalar ve yargılanmalarla bugüne nail oldu. Tarihin bu içeriğini yadsıyanlar, tarihi ilerletecek olanlar değil, karanlığa çekenler olabilirler…

Müspet hatıralarımızın dışında kötü hatıralarımızın da olduğundan bahsetmemiz, kirpi savunmasını devreye sokarak kuru meşeden yapılma kalkanların açılmasına bir kez daha vesile olmuştu. Günü ve hiçbir rakamı belirtmeden, tarihimizin tali bölümündeki nahoş olayları hatırlıyoruz yaşayanlardan ve yaşadıklarımızdan. Yoldaşın yoldaşla konuşamaz duruma geldiğini anımsıyoruz acı-acı… İdeolojik mücadele denmişti, yaşanan ise karşıtlıklar, hizipler ve hatta bohemliklerdi o tali tarihin günlerinde. Revizyonist, tasfiyeci, sağcı-solcu mühürler dolaşıyordu ellerde ve acımasızca damgalanıp savruluyordu öğrenciler. Kötü hatıraları fihrist etme niyetinde değiliz elbet. Zira aldığımız dersi yeteneğimiz oranında aldık. Ama düşünmeden ve kendimize sormadan edemedik-edemedik; madem hatıralarımız toplamının tali bölümünde bile nahoş hatıralar yok iseydi, neden marjinalleşmeye kadar taşıdık okulu? Şimdi örgütsel marjinalleşmenin eşiğinden içeri girenlerin hezeyanı niye? ‘’Ya hep ya hiç’’ diyerek bakılırsa tüm geçmişe ve böyle savunulduğu düşünülürse tarihin, bencillik vurup koparır ve kendine batar kirpi dikenleri. Ezberlerinin bozulacağından korkanların ayak diremesi nafile; ‘’ben’’, ‘’en iyi ben savunurum ben’’ demenin boş kalır iddiası, eğer dönmezse yüzünü objektif bilime…

Şayet galiz küfürlere başvuracak kadar yabancılaşıp daralmasaydı, çocuğun muhatap alınarak eğitilmesi tüm zahmete değerdi. Çünkü bu çocuk bulunduğu okulu, bu birinci sınıf tutkusuyla ‘’hababam sınıfına’’ çevirse de bu okul bu tutku ve saplantıdan ibaret değildir. Ama galiz küfürler salvosu nasıl muhatap alınabilir ki?… Birinci sınıf küfür diline tenezzül edemeyeceğimiz gibi, birinci sınıfa dönmeyi de hazmedemeyiz Siz ‘’birinci’’ yazılı olan her köşede, her durakta bekleyin.

Öğrencilerin itirafıdır; küfür kuvveti karşısında pes ediyoruz. İtiraf ediyoruz küfürde birinci sınıfsınız. ‘’Kendisiyle kavgada’’ ısrarlı olup karşıtlığı yanlış yerde arayan bir kültürün tekerrürden muzdarip olacağını ve uzun soluklu bir yol almayacağını iddia ediyoruz. Karşıtlığı devrimci saflara reva görerek bir tuhaf ego tatminiyle meşgul olan düellocu kültürle olağan bir muhataplığın mümkün olmayacağı da giderek aydınlanıyor. Ortaya koyulan vizyon kendisinin aynası oldu çocuğun. Bir camia adına ise, bir çömezin doldurduğu notla kırık bir karne kaldı geriye. Ne kazanıldı ne kaybedildi? Umurunda olmasa da çocuğun, aklı olanın mütalaası olmalı.

Öğrenciler kaybetti, birinci sınıf kazandı… Yaşasın Birinci Sınıflar!…

Günün Haberleri

More in Makale