Takip Et

Kültür-Sanat

Bir İsyan Fransız Yeni Dalga Sineması ve François Truffaut’un “400 DARBE” filmi üzerine

Sovyet sinemanın en önemli yönetmenlerinden biri olan Ayzanştayn “ politik olmayan sanat yoktur ve sinemada politik olmak zorundadır” der. Peki, sanatın ve onun bir parçası olan sinemanın politik olma zorunluğu nerden gelmekteydi?

Birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşlarının insan ve doğa üzerinde yarattığı ağır tahribatın etkileri o kadar güçlüydük ki yıllar bunun sancısını yaşamın her bir bütününde yaşattı ve yaşatmaya devam ediyor.

Savaşlardan sonra oluşan bu tahribatın gölgesinde sinemada diğer sanatlar gibi kendisini var ederken gerek görsel gerekse de kullandığı kurgusal dilin gücü nedeniyle gerici egemen ideolojilerin elinde güçlü bir silah olarak kitlelere karşı kullanıldı. Yaşanan yıkımlardan sonra ortaya konulan filimler toplumu daha da uyuşturdu. Filimler, toplum sorunlarından uzak, onları kendi kültürlerine, dillerine ve maddi manevi bütün değerlerine yabancılaştıran, bireyselleştirerek çözümsüz bırakan sonucunda ise nihai amacı ticari çıkarlar olan bir anlayış ile şekillendirildi. Sovyet sinemanın en önemli yönetmenlerinden biri olan Ayzanştayn “ politik olmayan sanat yoktur ve sinemada politik olmak zorundadır” der. Peki, sanatın ve onun bir parçası olan sinemanın politik olma zorunluğu nerden gelmekteydi? Bütün sanatları içinde barındıran sinema doğadan ve insan yaşamından kesitler alarak toplumu yansıtır. Yansıttığı bu toplumun geçirdiği her kabuk değişimi sinemayı etkiler, biçimlendirir. Buda sinemanın yaşananları ve yaşamdaki bu değişimleri anlattıkça siyasallaşmasını sağlar. Sinemanın siyasallaşması önemlidir ama bu tek başına da yeterli değildir. Nasıl siyasallaştığı, neyi içerdiği, kimden yana saf tuttuğudur asıl olan. Yani filmler ve filmlerde kullanılan dil halktan yana mıdır yoksa halkı yok sayan sistemden yana mı? İşte burada da sinemayı yaratan sanatçının sanat anlayışının belirleyici rol oynadığını dünya görüşü devreye girer, girer çünkü filmi biçimlendiren ona gücünü veren o görüştür. Ayzanştayn’ın söylemek istediği şeyde buydu. Fransa’da 1950 ve 60’lı yıllarda Andre Bazin’in görüşleri öncülüğünde bir araya gelen François Truffout, Jean-Luc Godart, Eric Rahmer, Claude Chabrol gibi sanatçılar ünlüm sinema dergisi Cahiers du cinema’ya film eleştirileri yazmış daha sonrada film çekmeye başlamışlardır. Yeni Dalga Sineması olarak adlandırılan bu akımın yönetmenleri klasik film formatını (Hollywood) reddetmiş ve alışık olunan tabuları yıkmışlardır. Eline kamerasını alan sokağa çıkmıştır, sabit kamera kullanımı reddedilmiş, stüdyolardan çıkılarak Paris’in sokaklarına inilmiştir. Kamera oyuncuları takip ediyor, filmler yapay değil dış yani gerçekçi mekanlarda çekiliyorlar. Buda genç ve yaratıcı yönetmenleri ortaya çıkartarak sokağı ve sokağın sesini sinemaya taşıyordu. Yeni kurgu tekniklerinin kullanılması (atlamalı kurgu tekniği gibi) filmlerin klasik biçimlerde değilde, seyirciyi filimin sonunu nasıl bitirileceği konusunda tahmin edemez durumda bırakması izleyiciyi kendisine çekmiş merak uyandırarak sorgulatmıştır. Gene sahneler ve işlenen konular biri birbirinden bağımsız olabilir buda günlük hayatımızdaki geleceğin bilinmezliğine gönderme amacı taşımıştır. Böylece dönemin toplumsal ve siyasal olayları gerçekçi bir şekilde perdeye taşınırken modern sinemanın başlangıcı sayılan filmler de peş peşe beyaz perdedeki yerini alıyor ve özgürleşme hamlesinin adımları git gide daha da hızlanıyordu. Altının önemle çizilmesi gereken bir diğer nokta ise Yeni Dalga salt kendi kendine var olan bir oluşum değildi. İtalya’da kendi özgürlük hareketini daha önce başlatan Yeni Gerçekçiliğin dünya görüşlerinden ve filmlerinden etkilenmiş bir sanat akımıydı aynı zamanda.

François Truffaut ve “400 Darbe” filmi

Truffaut Yeni Dalga hareketinin en yaratıcı yönetmenlerinden biridir. İsyankar sinema akımının serpilip gelişmesini sağlayarak yeni yapıtların ortaya çıkmasına vesile olmuş yönetmen, senarist ve yapımcı… 1932 yılında evlilik dışı bir ilişkinin çocuğu olarak dünyaya geldi, yaşamı boyunca biyolojik babasını hiç görmedi. Truffaut soyadını ise üvey babasından aldı. Aile hayatını hiç yaşayamamış, sevgiden ve ilgiden uzak bir yaşam sürmüştür. Öyle ki annesi üvey babasıyla evlenince büyükannesinin yanına gönderilmiş onun yanında yetişmiştir. Büyükannesinin sanata ve kitaba olan sevgisinden etkilenmiş nitekim kendi sanatını da bu birikim üzerine kurmuştur. Büyükannesi öldükten sonra tekrar annesinin yanına dönmüş ve zorluk içinde geçecek olan çocukluk dönemleri tekrar başlamıştır. Fransa’nın varoş sokaklarının tozunu yutmuş, kendisinin de içinde yaşadığı bu durumu yakından gözlemleyerek ilerde filmlerinde yansıtacağı deneyimi edinmiştir. Annesiyle yaşadığı dönemlerde istenmediğini fark etmiş ve bu durum onu psikolojik açıdan derinden etkilemiştir. Bu yalnızlığını okuldan kaçıp tek başına film izlemeye giderek gideriyor ve bir gün izlediği “Parodis Perdu” filmi onun sinemaya olan ilgisini artırmış bu ilgi onu daha çok kitap okumaya ve film izlemeye yöneltmiştir. On altı yaşındayken gittiği bir sinema kulübünde dönemin ünlü film eleştirmeni Andre Bazin ile tanışır. Truffaut’un baba özleminden kaynaklı Bazin’le arasındaki ilişki daha da gelişir. Daha sonra askere gitmeyi ve savaşmayı ret eden Truffaut ceza alarak hapse atılır. Bir süre sonra Bazin tarafından hapisten çıkartılmış ve Bazin’in sorumluluğu altındaki sinema dergisinde yazılar yazmaya başlamıştır. Burada yazdığı isyankar ve öfkeli yazılar onun ilerde yapacağı filmlerinde habercisiydi. 1984 yılında beyin tümöründen öldüğünde 52 yaşında ve arkasında biri birinden değerli 21 film bırakmıştır. Bu filmlerin ilki 400 DARBE’dir. 26 yaşındayken yazıp yönettiği bu filmle 1959’daki Cannes Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü kazanmıştır.

400 DARBE, 1950’lerin Fransız toplumunun kısıtlamalarıyla çarpışan ve belirsiz bir gelecekle yüzleşmek için kaçan 13 yaşındaki Antoine Doine’nin hikayesidir. Paris’in varoş mahallelerin birinde küçük bir apartman dairesinde annesi ve üvey babasıyla yaşayan Antoine evde sürekli anne ve babasının sahte sevgi üzerine kurulan ilişkilerinden kaynaklı sorunlarına tanık olur. Hem annesi hem de okuldaki öğretmeni tarafından sürekli modası geçmiş cezalarla cezalandırılmaktadır. Okulu sevmeyen Antonine bilerek okula geç gider, canı istediğinde okuldan kaçar ve Paris’te kalabalığa karışarak yalnızlığıyla baş başa kalır. Okulda en iyi arkadaşı Rene’dir. Bu iki arkadaşın yan yana gelmesi ise tesadüf değildir öyle ki Rene’nin annesi alkolik babası ise at yarışları hastası bir kumarbazdır. Antoine’i ve Rene birlikte okuldan kaçarak lunaparka, tilt salonuna ve sinemaya giderler. Çocuk yaşlarına rağmen hayatın ve aile yaşamının onlara getirmiş olduğu mecburiyetten kaynaklı çocukluk düşleri kendilerinden yaşça büyük olgunluklarıyla bütünleşmiştir. İki arkadaşın sürekli okuldan kaçması çocuk yaşlarına yüklenecek bir neden değildir. Öğretmenlerinin sınıf içerisinde ayrımcılık yapması, öğrencileri aşağılaması ve baskıcı eğitim modelinin bir temsilcisi olarak görevini layıkıyla yerine getirmesi çocukları okuldan uzaklaştırarak yeni arayışlara itmiştir. Bunun yanında yozlaşmış aile ilişkilerinin hem anne babayı hem de çocukları bireyselliğe iterek onları var olan sistem içerisinde çürütmüş ve sahip oldukları bütün insani değerlerden koparmıştır. Çocukların bu kaçışları yönetmen tarafından burjuva devlet aygıtının aile ve eğitim kurumlarına yönelttiği bir eleştiridir aynı zamanda. Yine okuldan kaçtıkları bir gün Paris’in caddelerinde gezerken Antoine, annesini yabancı bir adamla öpüşürken görür. Ertesi gün okula izin kağıdı götüremediğinden cezalandırılacağını bilen Antoine, öğretmenine annesinin öldüğünü söyler ve cezalandırılmaktan kendisini kurtarır. Bir süre sonra annesi okula gider ve gerçek ortaya çıkar. Anne, üvey baba ve öğretmenin dayatmalarına karşı çıkan Antoine evden kaçmaya karar verir. Ona arkadaşı Rene yardım eder, evine götürür onunla odasını paylaşır. Paraya ihtiyacı olan Antoine bir soygun planlar ve üvey babasının çalıştığı iş yerine gizlice girerek bir daktilo çalar, satamayınca da iş yerine geri bırakır ama bekçi tarafından yakalanır. Annesi ve babası çağırılarak polise götürülür. Anne ve babası ondan kurtulma planları yapmaktadır bundan kaynaklı bu durumu fırsat bilerek Antoini’yi küçük suçluların barındığı ıslahevine yollarlar. Antoine anne ve babası tarafından istenmediğini Rene’yle paylaşır. Rene onu yalnız bırakmayan tek kişidir. Islahevinin katı kurallarına daha fazla dayanamayarak oradan kaçar. Şehir yerine doğaya yönelir, uzun bir kaçıştan sonra deniz kenarına varır, durakladığında görüntü Antoine’nin yüzünde donar ve film biter. Filmin sonunda Antoine özgürlüğüne kavuştu mu onu bilmiyoruz. Nitekim bu son Yeni Dalga’nın sinemaya getirdiği anlayıştan kaynaklıdır izleyiciyi merakta bırakarak onu sorgulamaya itmektir amaç.

Truffout’un bu filmi yarı otobiyografik bir özellik taşımaktadır. Yönetmenin hayatı ile ilgili bilgi verilirken detaya girilmesinin nedeni buydu. Öyle ki yönetmen Antoine üzerinden kendi çocukluğunu anlatmıştır. Paris hem bolluğa hem sefalete sahiptir. Antoine Paris’in bolluğunu okuldan kaçarken seyrettiği birçok mağaza vitrininde görürken, yoksulluğu ise evinde ve yaşamında bire bir yaşamıştır. Onun yoksulluğu salt maddiyat üzerinden şekillenen bir şey de değil sevgisizliktir aynı zamanda. Truffout; burjuva devlet aygıtının topluma dayattığı yoksulluk, aile, eğitim ve bir bütün olarak kontrol merkezleri ile sosyal yaşamdaki kısıtlamalarına karşı Antoine’ nin çocuk kalbinde başlattığı haklı isyanının merkezine yerleştirdiği kararlılık ile her ne pahasına olursa olsun denize varmadaki özgürlük arayışını sistem tarafından aşağılanan bütün çocukların davası olarak yansıtmıştır. Yeni Dalga’nın bir isyan olarak ele alınmasının nedeni işte Antoine’nin adımlarındaki bu haklılıktır. Bu adımlar Antoine’i sistemden sinemayı ise salt ticari amaçlı “sanatın” prangalarından kurtarmıştır. Bu haklı isyan günümüzde hala devam etmekte. Kiminle mi? Maoist yönetmen Jean-Luc Godard’la.

ÖNDER YILDIZ

Günün Haberleri

Kültür-Sanat konulu diğer haberler