Takip Et

Makale

Bir Çifte Cüret ve Bilgelik Manifestosu: İbrahim Kaypakkaya

KAYPAKKAYA’nın öldürülmeden bir hafta önce kendi el yazmasıyla tuttuğu ve son kuşakların neredeyse bilmediği notlarında ayrıntılı bir savunma taslağı var ki, partisinin programını ortaya çıkaracak genişlikte ve sağlamlıkta bir omurga niteliği taşır.
“Beş temel belge”de bulunmayan birçok konu başlığını da içeren bu son belgenin muhtevasına yakından bakıldığında görülen şey, hayranlık uyandıran bir zihin açıklığı, teorik-siyasi bir ufuk genişliği ve de (savunma hazırlıkları için babasından istediği 30 dolayında kitap listesi dikkate alındığında) olağanüstü bir okuma-yazma kapasitesidir. Ve bütün bunlar, ayak parmaklarının dokuz tanesi kesilmiş, aldığı kırk dolayında saçma yarasından dolayı kafa derisinin yarısı alınmış, aylar süren ağır işkence seanslarının açtığı yaraların acıları içinde bile işleyen genç bir zihinden çıkıyor.

Birey ve toplumların tarihinde keskin kırılma anları, tarihi dönüm noktaları vardır. Böylesi dönemlerde dipten doruğa, bir uçtan diğerine doğru derin sarsıntı ve çalkantılar yaşanır.

Büyük toplumsal mücadelelerin yarattığı deprem ve tsunami dalgalarının kendi bilincini, paradigmalarını ve seçkin beyinlerini yaratmaması düşünülemez. Sınıflar arası çatışma dinamiklerinin harekete geçirdiği toplumsal atılımların fikri plandaki büyük sıçramaların da yolunu açtığı gerçeği tarihsel deneylerden biliniyor. Nitekim 1789 Fransız ihtilalinde, 1848 burjuva demokratik devrimlerinde, 1871 Paris Komününde, 1917 Ekim, 1949 Çin, 1959 Küba devrimlerinde ve küresel bir dalga olarak yaşanan 1968 gençlik hareketinde olan tam da budur. Bunların her birinin kendi sınıfsal manifestosunu, kuramcılarını, kahramanlarını yaratması ve sonraki zamanlara iz bırakması kaçınılmazdı.

Manifestolar girift toplumsal hareketlerin irili-ufaklı mücadele birikimlerinin süzgecinden geçerek oluşan birer sentez ve aynı zamanda büyük toplumsal kalkışmalara ana doğrultuları gösteren yol haritalarıdır bir bakıma.

Sarsılmaz bir adalet duygusu, tarihsel itirazdaki meşruiyet, asli amaç ve hedeflerindeki berraklık gibi değerler toplamı da manifestoların oluşumunda, nesilden nesile taşınmasında önemli bir rol onar…

Bir tarihi döneme kadarki egemen sistemin epistemolojik yıkımını ve bir yenisinin inşasını öngörmek, bunun için de eylem alanına inmek tarihin ender görülen olaylarındandır. Bu tarz edimlerin nasıl bir ufuk genişliği, düşünme ve eylem cesareti gerektirdiği aşikâr…

***

Toplumsal belleğin ve bilincin cılız ve sorunlu olduğu, işlenen tekil ve toplu cinayetlerle yüzleşmenin külliyen reddedildiği ve toplumsal/sınıfsal mücadelelerin sert bir seyir izlediği bir kültür coğrafyasında KAYPAKKAYA’ların hatırlanması, yeni nesillere aktarılması yaşamsal bir ödevdir.

Geniş kamuoyunun kalbinde, algı ve tahayyüllerinde “ser verip sır vermeyen yiğit” olarak yer eden haliyle İbrahim; kişilik, düşünce ve eylem bütünlüğü içindeki KAYPAKKAYA’nın anlaşılmasını perdelemektedir kimi zaman.

Diyarbakır zindanı gibi çıplak zulmün kalelerinde celladına boyun eğdirmenin örnekleri çok azdır tarihte. İbrahim’in yiğitlik ile, yiğitlik değerlerinin ise İbrahim ile özdeşleşmesi rastlantı değildir. Onun nasıl bir aktif direniş abidesi olduğunu yeminli düşmanlarının kayıtlara geçen kimi itiraflarından da kolaylıkla anlayabiliyoruz. Ölüm yolculuğunun ilk başlangıcı olan o melanet sabahı istihbaratçı üsteğmen Fehmi Altınbilek şöyle anlatıyor:

“… 29 Ocak (1973) sabahı, benim başında bulunduğum tim Gökçe Karakolunda iken, Mirik mezrasında oturan bizim istihbaratın adamlarından Hüseyin GÜNGÖR geldi ve bana yaralı anarşistin kendi mezralarına geldiğini ve ağabeysinin evine davet ettiğini, halen orada oturduğunu söyledi. Yanıma yeteri kadar kuvvet alarak Mirik mezrasına geldik ve yaralı anarşisti evde yakaladık.

Başından ve boynundan yara almış olduğu anlaşılan, uzun süre dışarda barınması ve soğuk hava şartları yüzünden üstü başı ıslak ve bitkin durumda olan bu anarşistin İbrahim KAYPAKKAYA olduğunu görür görmez anladım. Kendisine nasıl kaçtığını sordum, bana, ‘sizin gibi faşistlerin elinden kurtulmak için nasıl kaçmak gerekiyorsa, o şekilde canımı dişime takıp kaçtım’ diyerek inatçı bir cevap verdi…”

C. Savcı yardımcısı Mehmet Seyhan ise, Kaypakkaya’nın kayıtlara geçen aynı günkü ifadesine atıfta bulunarak şunları aktarıyor:

“Ben örgütteki arkadaşlarımı tanımıyorum ve tanısam da söylemem. Yukarıda söylediğim gibi gayemiz ve hedefimiz tüm üretim araçlarını toplumun malı yapmaktır, dedi sorulan bazı suallere cevap vermemekte ısrar etti.”

Kökleri Teşkilatı-Mahsusa’ya uzanan bir seri katiller geleneğinin tezgâhında yetişmiş olan Fehmi Altınbilek ve Yaşar Değerli gibi MİT ve askeri istihbarat mensuplarının esir aldıkları ilk saatten itibaren ona nasıl bir hunharlıkla eziyet ettiklerini, onun ise sorgucuların şahsında devleti nasıl bir meydan okumayla yargıladığını gösteren ve dava tutanaklarına da geçen çok sayıda tanıklık belgesi var.

Sorgu ekibinin başı olan askeri savcı Yaşar Değerli’nin, “Seni ben öldüreceğim, ölümün benim elimden olacaktır” diye bağırdığını, İbrahim’in ise daha yüksek sesle ona, “Ben senden ve büyüklerinden korkmuyorum, ölümden de korkmuyorum” dediğini Fatma Erez’in tanıklığından öğreniyoruz. [1]

Dönemin 7. Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Şükrü OLCAY ve bölgenin diğer önemli istihbarat ve işkence subaylarının özel ziyaretlerine mazhar olan bu genç liderin sergilediği tarihi dikleniş, cellatlarında dahi saygı uyandıran başlı başına bir manifestosudur. Birkaç gün sonra kurşuna dizileceğinden habersiz olarak not defterine işlediği “savunma taslağı” ve yine kendi el yazmasıyla af tartışmalarına dair düştüğü, “kim kimi bağışlıyor?” notu bunun anıtsal kanıtıdır.

Ancak KAYPAKKAYA bundan çok daha fazlasıdır.

Nedir onu özgün kılan?

Onu farklı kılan özellik, her şeyden önce “kırmızı çizgiler”i ihlal eden düşünüş tarzı, bir devrim perspektifine sahip olması ve düşüncelerini “engizisyon” terörü altında bile savunma cüretidir. Devlet tapıncının tanrı tapıncına ağır bastığı bir toplumda o devletin sınıfsal karakterine, kurucu kadrosuna ve “ebedi şef”ine ezber bozan asi bir bilgelikle itiraz etmesi ve gerçek ismiyle hitap etmesi bunu yeterince anlatmaktadır.

Böyle yapmakla o, askeri bir cumhuriyetin kendine dair anlatageldiği mitlere, resmî İdeolojik doğma ve tabulara; yani tehlikeli “arı kovanı”na çomak sokmakla, sağlı-sollu “otorite”lerin hışmının da boy hedefi haline gelmiş oluyordu. Sadece doğrudan Kemalci kastın kurgusal tarih anlatılarına değil, aynı zamanda kuvai-milliyeci masallarla onu soldan hayra yormaların hüküm sürdüğü politik-kültürel bir iklimde bütün bu yanılsamalara itiraz etmek, ondan kopmak ve giderek tam karşısına geçmek herkesin harcı olamazdı. Bu pozisyon alışın kendisi bile başlıbaşına bir “Giordano Bruno cesareti” gerektiriyordu.

Türkiye’nin başat resmî ideolojik doğmalarını sorgulamakla kalmayıp TKP ve TİİKP’in Kemalizm, milli mesele konularındaki tezlerini eleştiriye tabi tutarken, Komüntern’in yanlışlarına karşı tutum almada da hiç tereddüt etmedi o.

Başlangıçta herkes gibi Kemalci olan, ama sahip olduğu öğrenme tutkusu, yoğun pratik içindeki metodik gözlemleme ve sistemli düşünüş tarzı, teorik derinleşmeye verdiği önem, soyutlama kapasitesindeki hız ve dönemin kısıtlı kaynaklarına rağmen çok yönlü okumaları onu kısa sürede kendine ayna tutmaya, giderek kendini aşmaya götürmüştür.

Tutuculuk engeline takılmadan ve iç dünyasından başlayarak yönünü devrimci dönüşümlere çevirmesi, derin-köklü adalet duygusu, güçlü sınıfsal duyarlılıkları ve eğilmez bir irade gibi sağlam kişilik değerleriyle birleşince, reel bir farkın ana hatları da ortaya çıkmış oluyordu.

Kuşkusuz ondan önce de Osmanlı despotizmini ve Birinci paylaşım kapışmasının ardından onun küçültülmüş devamı olarak zuhur eden askeri cumhuriyeti eleştiren tarihçiler, iktisatçılar ve politikacılar vardı.

Halil İnalcık, Doğan Avcıoğlu, İdris Küçükömer, Hikmet Kıvılcımlı, Korkut Boratav ve Sencer Divitçioğlu gibi sayılı isimleri okuduğunu, dinlediğini ve izlediğini yazdıklarından ve en yakın arkadaşlarının tanıklığından biliyoruz.

Dönemin Türkçeye çevrilen Marksist eserlerini okumanın yanısıra, bütün bu isimlerin siyasal eğilim ve tercihlerine önyargısız yaklaşarak onlardan öğrenmeyi başarmak, 21-22 yaşındaki bir genç için ender rastlanan bir durumdur.

KAYPAKKAYA’yı Savunmak

Tekil ya da kollektif bir liderliği takip etmek/savunmak; ayak izlerinden oluşan kar patikalarında yürümek, yarım kalmış/geliştirilmesine izin verilmemiş teorik-siyasi tezleri yarım asır boyunca tekrarlamak değildir. “Savunmak” mefhumu böyle anlaşıldığında, bırakalım Marksizmin yaşayan özü demek olan “somut koşulların somut tahlili”ne uygun bir kuramsal üretkenlik yakalamayı, kendimizi düpedüz ruhani bir alanda ya da zihinsel bir çöl sefaleti sarmalının içinde buluruz.

Nitekim Kaypakkaya sonrasındaki yıllar boyunca yaşanan gerçek ağırlıkla bu minvalde seyretti.

“Savunmak” kavramı, toplumsal yaşama paralel bir dinamizmle hareket eden canlı bir kavramdır. Bir yaratma, üst düzeyde yeniden üretme ve aşma eylemidir. Bir önceki bilgi ve konjonktürel çözüm önerileriyle yetinip onu tekrar etmenin kendisi, hayatın akışkanlığı ve toplumsal gelişimin yasaları karşısında uzun zaman tutunamaz. Bırakalım radikal-sol entelektüel dünyanın don(durul)muş düşüncelerini, kendini tekrar etmenin abidesi olan büyük dinlerin asırlık doğmaları dahi uygulamada kendilerini bir çeşit metamorfozdan, resmî ve gayri resmî değişimlerden kurtaramazlar.

İ. KAYPAKKAYA’daki zihinsel dinamizmin başına gelen şey ardıllarıyla karşılaştırıldığında, ne acı ki hüzünlü bir yalnızlıktır. Onun ömrünün son beş yılına sığdırdığı yoğun bir militan mücadele içinde biriktirdiği teorik-siyasi yazıları, 1970’li yıllar boyunca “beş temel belge” ya da “programatik beş belge” olarak adlandırılırdı. Yani TKP-ML’nin kapsamlı bir programı yoktu, programa teşkil edecek “beş temel belge”si vardı. Bu yüzdendir ki, ardılları tarafından sonraki yıllarda hep bir “program kongresi” yapılmak istendi. Ama malûm konjonktürel, iç ve dış nedenlerden dolayı bir türlü yapılamadı bu. Sonra ne olduysa oldu, bu “Beş Temel Belge” zaman yolculuğu içinde yaşanan pek çok bölünmenin ardından ve kendiliğinden bir şekilde program haline geldi/getirildi. Üstelik de aradan geçen yarım asırlık bir zamana, dünyada ve Türkiye’de yenilenen nesillerin varlığına, yaşanan onca sosyo-kültürel, bilimsel, teknolojik, ekonomik, ekolojik ve politik değişime rağmen.

Kaypakkaya’nın yaşamının son beş yıllık sıra dışı parkuruna bakıldığında; yerelin derinliklerinden çıkarak evrensele ulaşmanın, eleştirel tarih okumasının, gördüğü anda hatalarını aşma cesaretinin tarihine de tanıklık ederiz.

KAYPAKKAYA’nın öldürülmeden bir hafta önce kendi el yazmasıyla tuttuğu ve son kuşakların neredeyse bilmediği notlarında ayrıntılı bir savunma taslağı var ki, partisinin programını ortaya çıkaracak genişlikte ve sağlamlıkta bir omurga niteliği taşır.

“Savunma Taslağı”nın ilk üç maddesini;

“1) Komünizm Hayaleti

2) Komünizm nedir?

3) Sosyalizm nedir? Proletarya ihtilali ve sosyalizmin inşası” oluşturur.

Konu sıralamasından, onun tümdengelim yöntemiyle bütünden parçaya doğru ilerlediğini anlıyoruz. Dolayısıyla da temel kavrayış, metodoloji ve perspektifinde en küçük bir milliyetçi, yerelci ve kimlikçi ize rastlamayız.

“Beş temel belge”de bulunmayan birçok konu başlığını da içeren bu son belgenin muhtevasına yakından bakıldığında görülen şey, hayranlık uyandıran bir zihin açıklığı, teorik-siyasi bir ufuk genişliği ve de (savunma hazırlıkları için babasından istediği 30 dolayında kitap listesi dikkate alındığında) olağanüstü bir okuma-yazma kapasitesidir. Ve bütün bunlar, ayak parmaklarının dokuz tanesi kesilmiş, aldığı kırk dolayında saçma yarasından dolayı kafa derisinin yarısı alınmış, aylar süren ağır işkence seanslarının açtığı yaraların acıları içinde bile işleyen genç bir zihinden çıkıyor.

Zafer Yılmaz’ın özetlemesiyle, “Oldukça detaylandırılmış bu ‘Savunma Taslağı’ incelendiğinde, Kaypakkaya’nın bununla aslında derli toplu bir parti-devrim programını hedeflediği, her bir başlığın ciddi bir iktisat, tarih, hukuk, sosyoloji çalışması gerektirdiği rahatlıkla anlaşılır”[2]

***

Muzaffer Oruçoğlu ilk sırada olmak üzere -atomlar halinde etrafa saçılmış- çok sayıda değerli kadronun kıymetli teorik çabalarını tenzih ederek şunu söyleyebilirim:

TKP-ML tarihinden gelen ve her biri yalnızca kendisinin İK’nın devamcısı olduğu iddiasını inatla savunan kollektifler ne hazindir ki, onun o genç yaşında -günümüzle karşılaştırılmayacak denli kaynak sınırlılığı içinde ve olağanüstü koşullarda- başardığı bir teorik-siyasi atılımın kıyısında bile değiller. Ve ne acıdır ki, can bedeli yürütülen bir militan mücadele, yeniden ve yeniden üretilebilen bir direnişçi damar ile teorik sığlık/entelektüel çoraklık arasındaki derin tezat hâlâ da çözülebilmiş değildir.

Bugünün dünyasında onu savunmak; her şeyden evvel suçluluk psikozundan çıkarak onun sahip olduğu politik, sosyal devrim perspektifine sahip çıkmak, düştüğü kimi yanılgıları ona yaraşır bir bilgelikle aşmak, kuramsal geriliğe ve entelektüel çölleşmeye, eski ve yeni, modern ya da postmodern doğmalara/mitlere baş kaldırmak; küçülen dünyanın büyüyen sorunlarını komünal bir uygarlık projesiyle karşılayanlarla omuz omuza olmak, komüncü bir gelecek inşaasına eylem kılavuzluğu yapacak olan kuramsal/İdeolojik kapasiteyi geliştirmek; mevcut kaosa, dünyayı ve insanı felaketin eşiğine getiren kapitalist dünyanın sınırları içinde çözüm bulma hayal ve aymazlığını kenara itmek ve her türlü liberal, dinci, ırkçı/milliyetçi, inanç ve etnik benmerkezci, kimlikçi/yerelci çözüm arayışlarının hüsranla sonuçlanacağını yüksek sesle beyan etmektir.

Siyasal ve toplumsal devrimlere hangi araç/yol ve yöntemler ile ulaşılacağı tartışmalarının da ötesinde Komünist olmayı bir yaşam tarzı olarak benimsemektir.

“Erken öten değil, ilk öten horoz”lar

“Zamanında öten horoz” yadırganmaz, ama “erken öten horozun başı kesilir”di. Tarihin erk sahiplerince tebalara da kabul ettirilen sabit bir fikirdi bu.

Herkül Millas, bu deyime referansla muhalif Osmanlı aydınlarından Velestinli Rigas için, “erken öten değil, ilk öten horozdu” der.

Rigas: Osmalı sultanını tiran ilan eden; 1793 Fransız devrim anayasası ve ‘insan hakları evrensel beyannamesi’ gibi belgelerden esinlenerek bir çeşit anayasa hazırlayan; bununla İmparatorluk sınırları içinde demokratik bir devrim gerçekleştirmeyi önceleyen; Sultanlık yerine cumhuriyet ve halk idaresi (demokrasi) kurup İmparatorluk dahilinde yaşayan bütün halklara ve dillere tam hak eşitliği ve çalışanlara yardımı programlayan; herkese okuma-yazma olanağı sunulmasını ve yoksulların vergi vermemesini isteyen; Osmanlı yönetiminin “halkın ya da halkın bir kesiminin şikâyetlerini dinlemediği ve halletmediği durumda halkın ayaklanmasını en kutsal hak” sayan bir figür olarak tarihin kayıtlarına geçmiştir.

Sonu ise malum… Rigas, 10 Mayıs 1798’de iki İmparatorluk devleti arasındaki sınıfsal dayanışma gereği olarak Viyana polisince Osmanlı hafiyelerine teslim edilmiş ve yedi arkadaşıyla birlikte işkencelere maruz kalmış, sonunda kementle boğularak öldürülmüş ve cesedi Belgrad yakınlarında Tuna Nehri’ne atılmıştır. [3]

Her tarihsel dönüm aşamasının ilk ve erken ötenleri olmuştur. Hiç kuşkusuz KAYPAKKAYA da bunlardan biridir. Rigas’tan 117 yıl sonra Paramaz’ların, onlardan 57 yıl sonra da Mahir ve Deniz’lerin başına gelenler benzer şeydir. Ama devlet kurmaylarının KAYPAKKAYA’yı mahkemeye çıkarmayı göze

alamayışları, bir fark ve ilki de teyid ediyordu… Çünkü onun kısacık ömrünün son günlerinde kaleme aldığı “Savunma Taslağı”, yalnızca partisinin ve öngördüğü devrimin proğramı değil, devletin ve onu yöneten soykırımcı kastın da idam fermanıydı aynı zamanda. Kendisini ölüme götüren ikili bir ferman!

***

Yeryüzü egemenlerinin tahakkümüne radikal itirazlarda bulunan öncülerin akıbetleri arasında tarihsel bir özdeşlik vardır: Katledilmek ve isimlerini kollektif hafızadan silmek!

KAYPAKKAYA’nın ısrarla görmezden gelinmesi, DNA’larında devlet tapıncı bulunan; tehcir, soykırım ve mal-mülk gaspına mazeret uydurmakta gayet mahir; kurbanları suçlamayı alışkanlık haline getirmiş “Kuva-i milliyeci solcu” aydınların doğasına uygundur.

Ömrünü solu eleştirmeye, horlamaya adamış liberal “solcu” aydınların da KAYPAKKAYA’yı atlamaları eşyanın tabiatına aykırı değildir.

Onu devşirerek mülk ve kudret sahiplerinin nizamına ve bilgi evrenine entegre etmek imkânsızdır. Çünkü O, Fransız aristokratlarının vakiyle “donsuzlar ve dişsizler” diye tabir ettikleri baldırı çıplakların, en diptekilerin, çifte ötekilerin çığlığıdır, eylemli itirazıdır. Bu tarihsel konumlanış, onun yaşayan özüdür.

Onu görmek/anlamak ve de zamanın ruhuna uygun olarak güncellemek hayli cüret ve meziyet gerektirir.

Gelecek zamanlar onu, Diyarbakır zindanlarında gösterdiği insanüstü direnişten daha çok, tarihin lanetlilerinin saflarındaki saygın duruşu, parlak zekası ve zorunluluklar alemini değiştirme azmiyle anımsayacaktır…

***

Kaynakça

[1] https://cdn.fbsbx.com/v/t59.2708-21/96583499_2323084401324941_5805035732363902976_n.pdf/emekci-04.pdf?_nc_cat=106&_nc_sid=0cab14&_nc_ohc=oKBkLUz5WLoAX-siFwe&_nc_ht=cdn.fbsbx.com&oh=71fdd3efa9cfaa2c60e947fef7ac5762&oe=5EC1ADF2&dl=1

[2]https://www.gazetepatika11.com/?amp=1&s=Kay%C4%B1p+bir+haf%C4%B1zan%C4%B1n+pe%C5%9Finde

[3]http://mulkiyehaber.net/osmanliya-anayasa-yazan-yunan-rigas/

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler