Takip Et

Makale

Bekçi “düdüğü”mü? Ayak sesleri mi?

Faşist iktidarda biriken kaygıların önleyici tedbiri olarak toplumun üzerindeki denetimi arttırmak, “mahalle baskısı”na meşrutiyet kazandırmak için gündemleşen gece bekçiliği; iktidarın iç savaş örgütünü, milis örgütlenmesini resmiyete dökme çabasıdır. Özel yaşama kadar denetimi gündeme getiren egemen sınıfların-iktidarın bu çabasının karşısında durmak “mahalle baskısı”nı örgütlü ve sistemli hale getirmeye yeltenenlere ve buna meşrutiyet kazandırmak isteyenlere de bizim mahalleden bir cevap olacaktır

 “…Ben yatarken, sokakta bekçi düdüğünü duymak istiyorum. Vatandaşımız evinde yatarken huzur içerisinde sokakta birisinin onu beklediğini, huzurunun emin olduğunu duymasını istiyorum…”(Sultan Tayyip)

Rivayet odur ki, günlerden bir gün, “yoğun ve yorgun” geçen günün gecesinde, sultan Tayyip bir rüya görür. Rüyasını süsleyen “bekçi düdüğü”dür. Sultan Tayyip tez zamanda saltanatın içişlerine bakan Nazır’ı Süleyman’a rüyasını anlatır…. Gelen üç zaman içinde, hazır ve nazır Süleyman bu rüyanın hayra alamet olduğuna kanaat getirir ve Sultan’ın bu rüyasını emir kabul eder, “emre itaatsizlik olmaz” diyerek kolları sıvar ve yedi düvele bu rüyayı anlatır(*).

Rivayet bir yana, ama, “bekçi düdüğünü” özleyen şahsıyetin “TC” devleti “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nin başındaki Cumhurbaşkanı olan faşist Erdoğan, bu özlemini paylaştığı kişinin de “TC” devleti İç İşleri Bakanı Soylu olduğunu bir kenara not edelim. Not edelim, çünkü; “yav, bu halk kimlerin eline düşmüş” diye sormanın “TC” devletini çekemeyenlerin, “bölücü ve yıkıcıların” art niyetleri olacağından hem bu “özlem”i hem de bu “özlem”i emir kabul edeni “mahşer” gününe kadar şimdilik duymamazlıktan gelelim.

Ve bu konuyu es geçelim.

***

Yakın zaman önce devletin güvenlik birimlerine eklemlenmek üzere ihtiyaç duyulduğu belirtilen “bekçilik” kurumu yine tartışma konusu oldu. Büyük olasılıkla, yetkileri arttırılmış “bekçi”lik yani “gece bekçiliği” toplumsal yaşamda yeniden ve aktif biçimde yer edinecek.

Tarihi eskilere, Osmanlı dönemine kadar uzanan bekçilik kurumu-örgütü, 1990’ların başında o eski ihtişamlı günlerini geride bırakarak sayıca azalmış, 2000’li yılların başında da Polis teşkilatına bağlanmış-devredilmişti. Daha doğrusu sayıları azalan Bekçiler, Polis yapılmıştı.

Fakat, devletin hakim sınıfları, iktidar olan AKP-MHP koalisyonu Bekçiliğin tekrardan toplumsal yaşama, yetkileri daha genişletilmiş ve aktif şekilde sokulması için çabalıyorlar. Üstelik, İç İşleri Bakanının 2020 yılı bütçesi için TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda yaptığı sunumda verdiği bilgiden hareketle sayısı “542 183” olan güvenlik personeline, her geçen gün sayısı artan ve her köşeye, mahalleye, işyerlerine yerleştirilen mobeselere, “doğal muhbir” haline getirilen iktidar yanlısı yandaşlara, iktidarın sivil milis gücü “Osmanlı ocakları” türünden yapılanmalara rağmen.

Bakan Soylu’nun verdiği sayının dışında, yerel istihbarat ağının genişliği ve ülkenin her köşesine yayılan yüzbinlerce mobese kameralarıyla polis devletine dönüştürülen “TC” devletinin niye bekçiliğe ihtiyaç duyduğu koca bir soru olmakla birlikte, gece bekçiliğine niye ihtiyaç duyulduğu, bunlara biçilen misyon ve verilen yetki, yine bunların göreve hazırlanması süreci de ayrı bir tartışma konusu. İçinde bir çok soru işareti barındıran ve haklı kaygılara neden olan Bekçiliğin pek te “hayra alamet” olmadığını düşünmemek için hiçbir neden yok.

Baskıcı ve otoriter yapılanmanın gittikçe toplumu kuşattığı ve devlet şiddetinin yaşamın doğal bir parçası haline getirildiği, konmuş yasaların dahi kağıt üzerinde anlamsızlaştığı bir devlet düzeninde sağlıklı bir düzenin olmasını beklemek ne kadar imkansızsa, bu gidişatın sürgit devam etmesi de o kadar imkansızdır.

Yaşamın ayrılmaz bir parçası durumuna getirilen evlerden dükkanlara, mahallelere kadar yaygınlaştırılan Mobeselerin güvenlik kaygısıyla yerleştirildiğine kuşku yoktur. Fakat, lazım oldukları zamanlarda neden devre dışı kalabilir ki,  yada delil olarak kullanılacağı zaman niye bozulur ki?

Sayısı gittikçe çoğalan polis alımları il güvenliğin sağlanması veya “suçun” engellemesi öngörülürken neden sokakta, kafede, evde, iş yerinde yaygınlaşan ve olağan hale gelen polis şiddetinden bahsedilir ki?

Kadınlara şiddete hayır denirken ve bu noktada Avrupa’dan daha ilerideyiz savunularıyla övünülürken neden kadına şiddet uygulayanlar, katledenler “iyi hal”den yararlanır veya “deli” raporu alarak elini kolunu sallayarak sokaklarda dolaşır ki?

Uzadıkça uzayan örnekler, uygulamalar üstelik yasalar olmasına rağmen, güvenlik personeli sayısı artmasına rağmen yaşanıyor ve topluma yaşatılıyor.

Bu kadar çok olan ve sayısı gittikçe arttırılan güvenlik personeline rağmen, suçlarda bir azalmadan bahsedilemiyor. Uyuşturucu suçlarında, kadına şiddet ve kadın katliamında, polis şiddeti ve keyfi uygulamalarında vb suç oranları azalmadığı gibi sürekli de artmaktadır. Güvenlik önlemleri ve personeli sürekli artmasına rağmen ilginçtir ki paralel olarak CE’leri de dolup taşmış durumdadır. “Suç”la mücadele adı altında arttırılan güvenlik önlemleri, güvenlik personel sayısı “suç”ları azaltmamakta, “suç” oranını düşürmemekte, bizzat suç üretmektedir. Sürekli yenilenen polis kanunlarına, yönetmeliklere, rutin hale gelen haftalık “kapan”lara rağmen.

İşte gece bekçiliği de tüm bunların üstüne, tuzu-biberi gibi “… artık şehirlerimizin dış güvenliğini surlar ve hendeklerle koruyamayacağımız, içerideki düzeni de sadece kolluk gücüyle sağlayamayacağımız..”(Sultan Tayyip) bir yerde ve zamandayız denerek ihtiyaç olarak gündeme getirilmektedir.

Üstelik, uzunca süre kolej-akademi eğitimi almış, eğitimli olmalarına ve böylesi suçların faili yine bu eğitimleri almış “yüksek tahsilli” polisler olmasına ve bu kirli sicil gün geçtikçe kabarmasına rağmen, çok kısa dönemli eğitim alarak, “silah kullanma yetkisi”de verilerek, bir nevi kolluk görevi yürütecek olan gece bekçilerinin “içerideki düzeni” nasıl sağlayacakları da merak konusu.

Akademik olarak polis kolejinden ve polis akademilerinden aldıkları uzunca hukuk, insan hakları, demokrasi, silah kullanma vb eğitimlerine rağmen elindeki sazı silaha benzetip gençleri katleden veya “makul” veya “yeterli” şüpheyle sırtından vuran, şikayet için karakola gideni karakolun içinde şiddet uygulayan polislerin aldıkları bu “yüksek” eğitim ortadayken, gece bekçilerine 1.5 – 3 aylık eğitimler sonrasında polisin kullandığı yetkilerin aynısı veriliyor. Yani; silah kullanma, durdurma, kimlik sorma, olay yerine müdahale vb yetkiler. “Makul” veya “yeterli” şüphe duyduklarında ise nasıl müdahale edecekleri, nasıl bir uygulamaya yelteneceklerinin eğitimi de Özel Harekat “uzman”larından veriliyor. Nihayetinde aldıkları 1.5-3 aylık eğitimlerde bunun hepsini öğrenmiş olacaklardır. Aldıkları bu “eğitim”den kaynaklı “saz” ile silahı karıştırma olanakları yoktur, “makul veya “yeterli” şüphe ile sırtından vurmak gibi bir “yanlış”lık yapmayacaklardır. Kadınların, LGBTİ’lerin veya sevgililerin elele geceleri sokakta gezmelerini engelleyenlere, şiddet uygulayanlara izin vermeyeceklerdir diye düşünülüyorsa, bu devlet ve bu iktidar hala tanınmamış demektir.

Besbelliki Erdoğan-AKP-MHP iktidarı kaygılıdır. Toplumun “huzur ve güvenliği” adı altında iktidarın huzur ve güvenliği sağlanmaya, bu noktada peş peşe ardı sıra gelen güvenlik politikalarına ihtiyaç duymaktadır.

Kadınların, gençlerin, aydınların, toplumun çeşitli kesimlerinden yükselen itirazlar, sokağa taşan gösteriler, itirazların kendini örgütleyerek gelişmesi ve genişlemesi var olan güvenlik politikalarını, güvenlik personelini arttırmaya zorluyor.

İstihbarat çalışmasında muhtarlara kadar inen “muhbir” örgütlenmesi, yandaşlar ve sivil faşist çeteler üzerinden geliştirilen “ahlak polisliği”, mahalle baskıları yetersiz gelmektedir.

İktidar yanlısı güruhlarca gayri resmi yürütülen mahalle baskılarını resmiyete dökecek, bu baskıları “devlet” adına “resmi statü” ile sürdürecek, “devlet” adına müdahale edip mahallelere-evlere kadar devlet denetimini sağlayacak, toplumsal tepkileri sokağa taşmadan evlerde-semtlerde tespit edip müdahale edecek “kolluk gücü”ne ihtiyaç duyulduğu açıktır. Faşist kuşatma ve otoriterleşmeye rağmen,”3-5” kişinin bir araya gelmesi, kadınların, doğasına sahip çıkanların sokaklara çıkması, yani, iktidarın “mahalle”lerde istediği denetimi kuramadığı anlaşılıyor.

Gece bekçiliğiyle, güvenlik personelinin ulaşamadığı yerlere ulaşılması, polisin müdahalede yetersiz kaldığı noktalara müdahale etmesi, yeterince denetime alınamayan mahallelerin-semtlerin-özel yaşamın ve saatlerin denetime alınması; polis gibi müdahale etme yetkisiyle donatılmak istenmesinin nedeni de budur.

1.5-3 aylık eğitimle, hiç uygulanmayan“liyakat”la ve  mülakatla alınması yeterli görülen gece bekçilerinin iktidara olan bağlılığı-yakınlığı üzerinden seçileceği, sivil faşist çetelerin, tarikat-cemaat müritlerinin,  iktidar yanlısı lümpenlerin örgütlendiği faşizmin “kahverengi gömleklileri” olacaktır. Ve “mahalle baskısı”nın bu gayri resmi failleri, çeteler; kaldıkları yerden ve daha fazlasını üniformalı elbiseleriyle “resmi” olarak yapacaktır.

Faşist iktidarda biriken kaygıların önleyici tedbiri olarak toplumun üzerindeki denetimi arttırmak, “mahalle baskısı”na meşrutiyet kazandırmak için gündemleşen gece bekçiliği; iktidarın iç savaş örgütünü, milis örgütlenmesini resmiyete dökme çabasıdır. Özel yaşama kadar denetimi gündeme getiren egemen sınıfların-iktidarın bu çabasının karşısında durmak “mahalle baskısı”nı örgütlü ve sistemli hale getirmeye yeltenenlere ve buna meşrutiyet kazandırmak isteyenlere de bizim mahalleden bir cevap olacaktır.

***

Bekçi düdüğüne duyulan özleme neden olan kabuslar düşünüldüğünde, Sultan’ın ve saltanatın kaygılanması hiç te boş değil gibi.

Maalesef, halkın çıkarına uymayan her politika kendi karşıtını, tepkiyi, sokağı büyüterek örgütlüyor ve görülen de bu. Halkın yaşam ve özgürlük alanına faşizmin sinsice attığı her adım, aklıyla alay eder gibi halka giydirilmek istenen deli gömleği artık uymuyor. 

Kabusları daha çekilmez kılanda bu …

***

Sultan Tayyip “bekçi düdüğünü duymak” istiyormuş, illa da “bekçi düdüğünü” duymak istiyorsa mahalleye taşınması gerekecek . Ama Saraylarda oturmaya devam ederse, çevresinde kuş dahi uçmasına izin verilmeyen sarayından bekçi düdüğünü duyması mümkün değil, lakin, bu gidişle baldırı çıplakların ayak seslerini çok uzak olmayan bir vakitte duyacağı kesindir.

İ.Hakkı ADALI

(*)  “Şehir güvenliğinde kıymetli Cumhurbaşkanımızın ortaya koyduğu iradeyle beraber yepyeni bir anlayışa, aslında geleneğimizin bize emanet ettiği anlayışı yeniden ihya etmeye yönelik bir adım, imza attık. Bana bizzat söyledi. ‘Ben yatarken, sokakta bekçi düdüğünü duymak istiyorum. Vatandaşımız evinde yatarken huzur içerisinde sokakta birisinin onu beklediğini, huzurunun emin olduğunu duymasını istiyorum’ dedi. Bunu talimat kabul ettik ve çalışmalara başladık…” S. Soylu’nun 4 Haziran 2018 tarihli, Yenimahalle Hasan Doğan Stadyumu’nda düzenlenen “Çarşı ve Mahalle Bekçileri Yemin Töreni”nin deki konuşmasından)

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler