Takip Et

Makale

Bataktaki rejimin yol arayışı

Çöken bir yüzyılın tarihi karşısında yeni bir egemen sömürücülerin yüzyılını inşa etme çabası hayaldir. Mezhepsel olarak ayrıştırıcı, sınıfsal olarak açgözlü vahşi, etnik olarak ırkçı-bölücü bir sınıf-iktidar, bölgenin yaratılmış olan batağında ancak debelenebilir

Türk egemen sınıflarının Osmanlıdan bu yana inşa ettikleri “Türkiye Cumhuriyeti” bir çıkmaz içinde. Bu çıkmaz yüzyıllık bir inşanın açmazla karşılaşması ve yeni yönler araması anlamına geliyor. Çıkmaz çok yönlü: siyasal, sosyal, ekonomik, ideolojik ve jeopolitik düzeydedir.

Açmaz, toplumu-sınıfları ve etnisiteleri farklı boyutta farklılaştırmakta ya da aynılaştırmaktadır. Farklı kökenden etnisiteler, inançlar önemli boyutta farklılaşmakta ve karşı karşıya gelmektedir.

Eski Türk ulus devlet odaklı, farklılıkları bu merkez üzerinde asimile edici inşa yerini yeni bir sürece bırakmıştır. Modernleşmeci-Batıcı Türk ulus eksenli bu inşa yerini, Osmanlıcı, muhafazakâr İslamcı yeni inşa sürecine bırakmıştır. Farklı etnik yapıları eriterek Türk ulusu inşa etmek isteyen devlet, İslam’ı Türklüğün yanında yedek, tamamlayıcı bir işlev olarak kullanmıştı. Kimlik Türklük, İslamcılık ve Batıcılıktı. Kısacası, “muasır medeniyet” kavramı bu kimliklere tabi olmaktan geçiyordu. Bu sentez Türklerin, Sünnilerin ve bir kısım azınlık veya farklı etnisite ve inançlara ait kesimleri devlete entegre edilmesini sağlayabildi. Ama aslında diğer bir kısmını, özellikle de Kürtlerin ve Alevilerin dışlanmasını da beraberinde getirdi.

Kürtlere, Alevilere, azınlık inanç ve milliyetlere söylenen şuydu: Ya bu ülkede Türk olarak yaşayacaksınız ya da Türklere köle olacaksınız. Türk ve İslam olmak zorundasınız. Aksi durumda ekonomik, siyasi ve diğer alanlar size kapalıdır. Nitekim katliam, sürgün ve yağmaya dayanan zorba siyaset yüzyıllık tarih içinde kısmen başarılı oldu. Ermeniler, Yahudiler, Hristiyanlar ekonomik alandan dışlandı; sermayelerine el konularak yeni Türk burjuvazisi palazlandırıldı.

Yeni inşa sürecinde ise İslam eksenli muhafazakârlık merkezli olarak Türklük yedek tamamlayıcı bir fonksiyon olarak kullanılmakta. Şu anda devletin siyaseti, Batılılıktan ziyade Osmanlıcılık ve muhafazakârlık merkezli olduğunu söyleyebiliriz. Bu merkez ekseninde Türklük üzerine kurulu geleneksel yaklaşım da tamamlayıcı bir öğe olarak kullanılmaktadır.

Bu süreçte Erdoğan, AKP bir blok oluşturmuştur. Bu blok hegemonyacıdır. Geniş emekçi kitleler üzerinde bir bağlantıya dayanmaktadır. AKP, işçi sendikalarından tutun da çeşitli meslek ve iktisadi kuruluşlara kadar bir destek gücü yaratmıştır. Hak-İş, MÜSİAD vb. bağlaşık yapılar, AKP’yi güçlendiren önemli örgütlenmelerdir. Zorbalık ve sindirme ile uzun yıllara dayanan bu baskıcı rejim, hegemonyacı bir blok oluşturmasına rağmen, varlığını kan dökme ve savaş üzerine kurmuştur. Savaş ve katliamlarla güç haline gelmiştir. Egemen sınıflar içindeki bölünme ve klikleri de bu süreç içinde önemli ölçüde ya bloke etmiş ya da sindirmiştir.

Tüm bunlara rağmen devlete egemenliği sallantılıdır. Dolaysısıyla sürekli savaş ve kan ile beslenmeyi bir adet haline getirmiştir. Savaşsız ve kan dökmediği zamanlarda kitle tabanı zayıflamakta, diğer egemen gurup, klik ve aynı zamanda devrimci-demokratik muhalefet karşısında zayıflamaktadır.

AKP, iktidarının ilk başlarında “demokrasi” havarisi kesilerek diğer kesimlere dayattığı şey; aslında Kemalist rejimin ilk yıllarında yaptığının İslamcı bir versiyonuydu. Bu defa Türklüğe davet değil ama İslam’a bir davetti, yaptığı. Geçmişi eleştirerek mağduriyet edebiyatı yaparken, baskı altında tutulan kesimleri “İslam Bayrağı” altında toplanmaya, Sünni-Türk milletine entegre olmaya çağırıyordu. Bunu daha önce Kemalist rejim farklı üsluplarla yapmıştı. Bir anlamda 1914’te Ermenilere sunulan çözüm, Kürtlere ve Alevilere dayatılan katliam süreciydi. Ya emrimize girip Sunni-Türk eksenin hizmetkârı ya da felaketlerden felaket beğenin cinsinde bir dayatma içine girdi. Türk-İslam sentezinin yerini İslam-Türk sentezi aldı. Yaklaşık olarak yüz yıllık bir tarih çökmekteyken yerine yeni bir tarih inşası hedeflendi.

Bugünün koşulları yüzyıl öncesinin koşullarını çağrıştırmasına rağmen ne zaman ne de diğer birçok faktörler açısından aynı değildir. Çöküş halindeki Osmanlı İmparatorluğu’yla benzerlik hariç diğer değişkenler çok farklıdır. Çöken yüzyıl yerine yeni yükselen bir Osmanlı yüzyılı inşa etmek Erdoğan’ın ham kuruntusudur. Bu kuruntu IŞİD’e verdiği destekle onu uluslararası bir savaş suçlusu durumuna getirmiştir. Ortadoğu politikası çökmüş, Kürtlere saldırı ile geriye kalan ırkçı ekranı peşinde toplayarak, zevahiri kurtarmaya çalışmaktadır.

Osmanlının çöküşünden Lozan’a kadar gelen ve yaklaşık olarak yüzyıllık bir sürece damgasını vuran süreç iflas ediyor. Bu iflas sadece Türkiye boyutunda değil, aynı zamanda bölge devletleri için de geçerli. Bölge özgülünde iflas eden sadece bölge devletleri değil, bölgenin bugünkü halinde sorumlu olan emperyalist devletlerin dayattığı çözüm de iflas etmiştir.

Araplar bölünmüş devletler olarak anlaşmazlık içinde. Kendi içinde mezhepsel olarak bölünmüş durumda. Ne Baasçılık ne de İslamcı ümmetçilik bölgeye çare olamamıştır. Dört parçaya bölünerek bölge devletleri arasında paylaşılan Kürdistan, bugün giderek özerkleşmiş ve eski biçimde statüler devam edemez duruma gelmiştir. Irak’ta Kürdistan federasyondur. Irak’ın bir parçası olsa da sosyolojik olarak farklıdır. Suriye’de de aynı olgu yaşanmakta. Türkiye’de keza aynı biçimde Kürdistan sosyolojisi farklılaşmış durumda. Örneğin HDP, Kürt illerinin çoğunda ezici çoğunluk sağlarken, diğer partiler çok gerilerde seyrediyor. AKP’nin oyu ise din sömürüsünün etkisindeki Kürtlerle ilgilidir. Sonuç olarak, Türkçülük, Arap milliyetçiliği, İslamcılık çöküyor. Geçen yüzyıla damgasını vuran siyaset tipolojisi iflasın eşiğine gelmiştir.

Bu iflasın eşiğinde, geçen yüzyıl çöken Osmanlıyı yeniden canlandırma hevesine giren Erdoğan şürekâsının çırpınışları boşunadır. Ortak ve birleştirici bir temayülü olmayan bu iktidarın yol açtığı “arızalar” daha çok ayrıştırıcı bir seyir izlemiştir. Türkiye’de Kürdistan halkı ne durumdadır? Kürt ulusuna neler yaşatılıyor? Irak, Suriye, İran’da keza durum aynıdır. Bu sosyolojik farklılaşmalar Ortadoğu’da ve Kürdistan’da çok açık yaşanıyor. Şunu görebiliyoruz: ulusal sorunun olduğu tüm ülkelerde bu sorun yaklaşık olarak aynı seyri izliyor. İskoçya, Bask, Katalonya’da aynı durum gözleniyor. Tek fark, içinde olduğumuz coğrafyanın bölge devletleri şiddet ve savaş unsuruyla özdeş hale gelmesidir.

Kürtler babında Erdoğan hükümeti, hiçbir hak ve statü verme yanlısı olmadığı gibi Suriye ve diğer bölgelerdeki Kürtlere engel olma uğraşı içindedir. ABD, Rusya’nın veya Irak, Suriye’nin Kürtlere bir statü vermesini de tehdit olarak algılıyor. Kürtlerin bir statü kazanmadan, mevcut kazanımlarını dağıtmak istiyor. Oyun üzerine oyun kurmak istiyor ama her oyun boynuna bir tuzak olarak dolanıyor.

Erdoğan 1920’lerin M. Kemali olmak istiyor. Avrasyacı bir kanat da Erdoğan’ı bu havaya koymuş gibi gözüküyor. Bu hayaller, içte ve dışta savaş üzerine kurgulanmış. “Ne kadar çok bağırırsak, vurur yıkarsak, kan dökersek elimizi o kadar güçlendirmiş oluruz” havası, Erdoğan’a pahalıya mal olabilir. Dimyat’a pirinç almaya giderken elindeki bulgurdan olabilir.

Farklılaşan Kürdistan’ın geriye döndürülemezliği, sınıf ve toplumsal özgürlük istemlerinin birikimi, seküler bir yaşama adapte geniş kesimlerin varlığı Erdoğan ve şürekâsının bu hevesini kursağında bırakacaktır.

Çöken bir yüzyılın tarihi karşısında yeni bir egemen sömürücülerin yüzyılını inşa etme çabası hayaldir. Mezhepsel olarak ayrıştırıcı, sınıfsal olarak açgözlü vahşi, etnik olarak ırkçı-bölücü bir sınıf-iktidar, bölgenin yaratılmış olan batağında ancak debelenebilir.  Ortak bir tahayyüllü olanlar, yeni bir yüzyılı inşa edebilir. Ezilenler, mazlumlar, işçi sınıfı, kadınlar ve onların özneleri; sınıfsal kurtuluş, ulusal-toplumsal eşitlik-özgürlük temelinde bir yüzyıl inşa edebilir.

Derya İshak

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler