Takip Et

Makale

Arkadaşım Ali Paşa

Sabah geldiğinde, çehresi geriliydi, asalet ve alarm kışlası gibiydi. Kafasını şöyle bir kaldırdı, odada kendisini merakla bekleyen silah arkadaşlarına:
“İdamı hakkettiklerini, sehpaya çıktıkları zaman da gösterdiler,” dedi. “Kelime-i şahadet getirmek yerine, ‘yaşasın Marksizim, Leninizm yüksek ideolojisi. Kahrolsun emperyalizm. Yaşasın bağımsız Türkiye. Yaşasın Kürt ve Türk halkları’ diye bağırdılar. Ölüm sehpasında dahi komünizm propagandası yaptılar, arkalarından gelecek olanlara cesaret vermek için.”

   Anlatan: Dr. Hüsamettin Kesekağıdı

   Rahmetli muhkim bir askerdi. Kendini şanslı ve uğurlu bir yaşamın neferi olarak görüyordu. İki tarihi şahsiyete samimiyetle tutkundu. Bunlardan birisi Mustafa Kemal Paşa, diğeri de İstiklal Mahkemesi başkanı Kel Ali’ydi. Hayran olduğu bu iki şahsiyetin adı, yaşamına bir kader gibi duhul olmuştu. “Bursa’nın Mustafa Kemalpaşa adlı kasabasında doğdum ve adım, Ali olarak belirlendi,” diyordu. Zaten çocukluğunda, silaha ve savaşa tutkundu. Kutsal vatan ocağını, askerliği seçmesi ve liseden sonra, Harp Akademisi’ne girmesi tesadüf değildi.

   Tarih, insana kalbinin derinliğinden bakmasın, baktı mı insan dayanamaz, tarihe meyleder. Ali de o yıllarda aynısını yaptı. Tarihe meyletti. İlkin, kurtuluş savaşında tren raylarını söküp top kaması yapanların hikayesine, sonra da Mustafa Kemal Paşa’nın kurduğu İstiklal Mahkemeleri’ne merak sardı. Mahkemede dört Ali’nin, Reis Kel Ali, Kılıç Ali, Rizeli Ali ve Savcı Necib Ali’nin varlığını keşfetti. Hiç gecikmeden bu vatansever ‘Aliler Mahkemesi’nin kararlarını inceledi. Asker firarisi, Kürt asisi derken yakalanıp ipe çekilen binlerce vatan haini ve ayrıca bu hainleri barındırdıkları için yakılan, müsadere edilen binlerce ev ve köy canlandı hayalinde. Dar ağaçları ve alevler arasında yücelen mahkemenin gücüne ve ulviyetine olan inancı güçlendi. Sıkıntı, acı, arayış derken, saçları hızla dökülmeye başladı. Reis Kel Ali’nin resmini odasına astı, hayatını yakından incelemeye koyuldu. Bu büyük vatanseverin, Deli Halit Paşa’yı tek kurşunla mecliste vurduğunu, 1937’de, Bayındırlık Bakanı sıfatıyla Hitler’in huzuruna çıktığını, onunla görüşen ilk Türk Bakanı olma şansını yakaladığını öğrenince heyecanlandı. 

   Sevgili arkadaşım Ali, o heyecanla hayatı kucakladı, Harp Akademisini alnının akıyla bitirdi. 27 Mayıs askeri harekatına katıldı. Maharet gösterdi, yükseldi. Ankara’yı koruyan 28. Tümen’nin kurmay başkanı oldu. Albay Talat Aydemir’le iyi ilişkiler kurdu. Duygunun aklı, aklın duyguyu tepelediği bir devirdi. Talat’ın darbe planına destek verdi. Çok geçmedi, dehasını kullanınca, Talat’ın Türk Milleti’ne ters düşüp kaybedeceğini anladı. 21 mayısta, gözüpek bir baskınla radyoevini Talat’ın darbeci adamlarından kurtardı ve bildiriyi radyoda okuyunca İsmet Paşa’nın taktirine mazhar oldu. Talat Aydemir’le arkadaşlarının idam edilmesinden yana tavır koydu.  Daha sonra şansı yaver gitti. İdamlar gerçekleşti, devir değişti, tuğgeneralliğe yükseldi. Kurmay değildi ama cesaret ve deha sahibiydi.

   Memleket 12 Mart 1971’e geldiğinde, pruvası bozuk, köhne bir gemi konumundaydı. Anarşi ve azgınlık sokağa çıkmış, komünistlerin biti kanlanmıştı. Arkadaşım Ali, üzgündü. “Yanki go home, diye bağıran bu alçakların amacı, Amerika’dan boşalan yere Rusya’yı yerleştirmektir,” diye söylenip duruyordu. Durum iyi değildi, ama yeryüzü, umut kırıntılarıyla dopdoluydu; insan, onları sabırla keşfeder, özümlerse, güce dönüşen o kırıntılarla, her şeyi dönüştürebilirdi.

   Öyle de oldu. Beklenmedik bir anda, 12 Mart Muhtırası verildi. Paşa, Muhtıra’yı sevinçle karşıladı, Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç Paşa’nın yanında yer aldı ve Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 no’lu Mahkemesi Başkanlığı’na atandı.

   Bu tarihten sonra, paşanın karşısında, yargılanan anarşistleri görüyoruz; onlardan nasıl hesap sorduğunu ve 18 tanesi hakkında nasıl idam kararı verdiğini ve kalem kırdığını görüyoruz. Zamanın hizmete dönüştüğü, anlam kazandığı günlerdi.

   Gelgelelim ki zaman, her daim bu minval üzre gitmiyor. Arkadaşım Ali Paşa’nın, kararlarından sonra, 18 kişinin üçe indirilmiş olması üzerine nasıl üzüldüğünün yakinen tanığıyım.

“Devletimiz, korkudan kaçıp deliklerine giren bütün ülke anarşistlerine ve onların yardakçılarına vereceği gözdağının ibret-i müessese olmasını istiyorsa, üç darağacı değil, 18 darağacı kurmalıdır,” diyordu. Ama kimseye de dinletemiyordu. Sonuçta, 18 değil, üç darağacı kuruldu.

   O gece uyuyamadı. Anarşistler ve yardakçıları, fısıltı kampanyası açmışlardı. Arkadaşlarının ölüme dimdik yürüyeceklerini ve dar ağacını cellatlara dar edeceklerini söylüyorlardı. Arkadaşım, askeri bir ciple, infazların yapılacağı Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ ne gitti.  Baş savcı ve infaz savcısıyla görüştü, onlara, idam hükümlülerinin, kendilerinden sonrakilere örnek olmaması bakımından, idam sandalyesine çıkamayacak derecede, acz ve korku içinde olmalarının sağlanması için gereken şartların yaratılması telkininde bulundu. 

   İlkin Deniz’i astılar. Deniz’in asılışını Yusuf’a, Yusuf’unkini de Hüseyin’e seyrettirdiler ama etkili olmadı. Anarşistler, anlaşılmaz, kör bir saplantının kurbanı olmuşlardı. Her üçü de ipin altında aynı duruşla, aynı şeyleri söyledi. Paşa, Omuzunu bir ağaca yaslayarak, durumu ibretle seyretti. Sigarasından bir nefes dahi çekmemiş, ateş parmağına dayandığı halde öylece donup kalmıştı. Sabah geldiğinde, çehresi geriliydi, asalet ve alarm kışlası gibiydi. Kafasını şöyle bir kaldırdı, odada kendisini merakla bekleyen silah arkadaşlarına:

   “İdamı hakkettiklerini, sehpaya çıktıkları zaman da gösterdiler,” dedi. “Kelime-i şahadet getirmek yerine, ‘yaşasın Marksizim, Leninizm yüksek ideolojisi. Kahrolsun emperyalizm. Yaşasın bağımsız Türkiye. Yaşasın Kürt ve Türk halkları’ diye bağırdılar. Ölüm sehpasında dahi komünizm propagandası yaptılar, arkalarından gelecek olanlara cesaret vermek için.”

   Paşanın o günden sonra sağlığı şirazesinden çıktı. Seçildi, meclise girdi, şu bu oldu ama sağlığı bir türlü düzelmedi. Komünistler, kafayı fena halde takmışlardı paşaya, hakkında demediklerini bırakmıyorlardı. Vatanseverler susuyor, paşayı savunmuyorlardı. Ağacın, kendi köküne küstüğü bir dönemdi. Dayanamadı, diz kırdı, kalemi eline aldı, “Bu Vatana Kastedenler,” diye bir kitap yazdı. Kitap 15 baskı yaptı. Ama bu bile paşanın sağlığına fayda etmedi. Ona göre vatan yine anarşi içine düşmüş, kurganlar, höyükler, harabeler, mağaralar çoğalmış, o güzelim dölek dilin yerini, asi- ayrıştırıcı bir dil almış, bu dil, benzerliklerimize değil, farklılıklarımıza odaklanmış, birlik beraberlik kalmamıştı. Morali bozulan, tehditler alan paşa, mecburen firari konumuna düştü, inzivai bir hayata düçar oldu. Kunduz gibi yaşadı, çok seyrek çıktı dışarı. Bu hayat ister istemez, merkezdeki sinir lifleri ile merkezi vücudun diğer bölümlerine bağlayan sinir liflerini anarşik bir duruma soktu, pelteleştirdi. Duygu zembereği bozulan paşa, söze, algılayışa, bitkiye, taşa, hiçbir şeye anlam veremez, değer biçemez hale geldi. Elleri tutmuyor, dili dönmüyordu. O dağ gibi safderun vatan evladının kendine çakılıp kalması ve hayatında hiç yaşamadığı uyuşukluk, karıncalanma, iğnelenme, çift görme, idrar kaçırma gibi illetlerin zebunu olması, hepimizi ziyadesiyle üzdü. Lokmalar, inat ediyor, direniyor, yemek borusundan aşağı inmek istemiyordu. Sonunda, nasıl olduysa, bir lokma, yolunu bulup, paşanın nefes borusuna kaçtı. Alelacele hastaneye kaldırdık.  Asfiksi dediler. Kurtaramadık.

Haziran-2019

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler