Takip Et

Perspektif

AKP İktidarı, Kırılan Testiden Açığa Çıkanlar ve Görevlerimiz

Egemen sınıflar arasında mevcut çelişkilerin ve çatışmaların derinleşmesinden sonuna kadar yararlanmak ve mevziler kazanmak elbette an’daki değişimi sıkıca takip etmek ve taktik çalışmalarımızı belirlemek için önemlidir. Nasıl bir taktik izlenecek sorusu zamanı geldiğinde belirlenecektir

İktidar partisi AKP halk desteğini küçümsenmeyecek oranda kaybettiğini son 2019 Mart yerel seçimin sırasında görüldü. Aslında bu düşüş çok önceden başlamıştı. Ancak AKP önceki genel seçimler dönemlerinde bu düşüş ve açıkları kapatmayı bir şekilde becerebildi. Ne var ki AKP hükümeti, CHP’nin yaptığı ittifak ve HDP’nin karşılıksız desteği neticesinde, 2019 yerel seçimlerinde artık saklayamayacak ve hiç bir yana kaçamayacak düzeyde büyük şehirleri kaybederek ağır bir şamar yedi ve yanı sıra ağır psikolojik bir darbe aldı. Ekonomik kriz, işsizlik, yoksulluk gibi günlük hayatı doğrudan etkileyen durum, iktidar kliğinin baş aşağı gidişatını hızlandırdı. Bu gidişatın tam olarak neyle sonuçlanacağını kesin olarak bilmek mümkün değildir. Ancak hükümetin mevcut baş aşağı doğru gidişatı kontrol altına  almaya yarayan bazı girişimlerde bulunduğunu biliyoruz. Bunun bir tanesi, “Beka Sorunu” safsatasıyla yeniden ve yeni yalanlar eşliğinde devreye sokulan “Barış Pınarı” işgal ile Kürtlerin Rojava’da kazandığı mevzilere yönelik başlatılan savaştır. İktidar, “Milli Birlik ve Vatan Savunması” adı altında yapılan askeri ilhak saldırılarıyla, yoksulluk içinde bulunan huzursuzluk içindeki geniş kitlelerin susturulacağını ve mevcut yaşam sıkıntılarına razı olmalarının sağlanacağını çok iyi bilmektedir. İçeride sıkışan ve yönetemez durumda olan bütün hükümetler gözlerini dış askeri operasyonlara açtıkları ve bu operasyonlar için açık aradıkları, yeni çatışmalar peşinde koştukları bilinen bir gerçektir. Ki, Selefi Sultan Tayyip ve yakın dostları ve ittifak gücü Ergenekoncu güçler için bu hep böyle oldu ve bununla sadece içeride sıkışma ve yönetememe meselesinden ibaret değildir. Bundan daha da fazlası Kürtlerin kendi ülkelerinde kendileri için ellerindeki mevzileri ekonomik, sosyal, kültürel vs temelde düzenlemelerine olan derin bir düşmanlık yattığını da belirtelim. Uzun yıllara dayanan Kürtlere düşmanlık politikası, bir savaş hükümeti olan AKP döneminde de bilenen ve şahit olduğumuz en acımasız haliyle devam ettiriliyor. İkincisi, bir savaş hükümeti olan AKP, Enver paşa özentisi dış serüvenler peşinden koşmaktadır. İslam ve Türkçü bir politikayla İslam alemine lider olmaya oynamaktadır. Orta Doğu ve çevresinde yürüttüğü yayılmacı işgal ve ilhak girişimiyle elde etmeyi düşündüğü her bir mevziyi liderliğini kabul ettirmek, bu liderliği tahkim etmek ve kalıcı kılmak arzusu ve uğraşındalar. Osmanlıdan kalma yayılmacı hayallerin sürdürülmesidir bu. Yürütmüş olduğu bu politik yönelim ilk zamanla kıyaslandığında epeyce itibar kaybedip gerilemesine rağmen, bundan henüz tümden vazgeçtiğini söylemek mümkün değildir. Neki, ortağı Ergenekon ile bu noktada ciddi bir karşıtlığın varlığı da bir gerçektir. Yani selefi sultan Tayyip sadece izlediği dış politika meselesinde değil, bu politik yönelim konusunda içeride de ortaklarıyla hayli sıkıntı içindedir. Ama dediğimiz gibi hedefinden vazgeçmiş değil. Dikkat edilirse selefi sultan Tayyip, “Libya hükümeti isterse asker gönderebiliriz” açıklamasında bulundu. Bunu daha sonra dışişleri bakanı Çavuşoğlu yeniden dillendirildi. Bu tam da anlatmaya çalıştığımız gibi yine “vatan ve milli birlik” “ülkenin yüksek çıkarları” edebiyatıyla iç muhalefeti kontrol etme ve İslam dünyasına lider olma sevdasından başka bir şey değildir. Biliyoruz ki bu politika, Emevi camisinde namaz kılma hevesinin devamından başka bir şey değildir. Üçüncüsü, AKP ve selefi sultan Tayyip’in bilinen bu yayılmacı işgal ve ilhakçı aşkına eşlik eden “gerçek dost zor zamanlarda belli olur” söyleminde olduğu gibi lafta en keskin muhalif ancak en sıkışık zamanlarda AKP’nin imdadına koşmakta beis görmeyen CHP ve İYİ gibi partilerin aldıkları ikiyüzlü tutumdur. Aslında ideolojik olarak nüans farkların ötesinde sistemin savunulmasında ve kritik dönemeçlerde bu gerici-faşist partilerin karşılıksız desteklerle AKP’yi tamamladıkları görülmektedir. Böyle bir tutum bu gibi partilerin ideolojik mayalarına gayet uygundur. Lakin, geniş halk kitleleri bu partileri; özellikle de CHP’yi demokrasiyi savunan bir merkez olarak görmesi ciddi bir problem olarak durmaktadır. Çözülmesi en zor ve en karmaşık sorun, ezilen geniş halk kitlelerin CHP’yi  sol ve demokrat bir parti olarak görüyor olmasıdır. Elbette bunun böyle olmasında Kürt hareketinin son yıllarda Kürt sorunun çözümü konusuna dair sistemden kopmak yerine şu veya bu burjuva partiyle içine girdiği beklenti ve politik yönelim; ama daha da fazlası Türkiye devrimci hareketinin cumhuriyet tarihine, resmi ideolojiye yaklaşımındaki politik tespitlerin kendisini götürdüğü yanılgının büyük payı vardır. Ama çok daha önemlisi de komünist ve devrimci hareketinin ciddi politik bir güce dönüşememesi ve bundan kaynaklı ezilen halklara güven verememesi durumu halkın arayışını demokrat olarak değerlendirdiği CHP gibi düzen partilerine gitmesine yol açmaktadır.

AKP hükümetinin baş aşağı gidişatına yol açan bazı sebepleri bir kaç başlıkla açıklamaya çalıştık. Bu noktada baş aşağı gidişatı hızlandıran bazı başka ögelere bakmakta fayda var. Her neden iyi veya kötü sonuçlara yol açar. Bu bilinen genel geçer bir kuraldır. AKP hükümetini baş aşağıya götüren sebeplere baktığımızda olası şu sonuçlar da görülmekedir. AKP içinden çıkan ve şimdi partileşmeye dönüşen yeni oluşumlar. Başını Babacan ve Davutoğlu’nun çektiği bu oluşumlar küçük veya büyük ama her bakımdan iktidar partisi AKP için bir tehdittir. Doğrudan AKP içinden çıkmış olan bu oluşumlar, beraber iktidar oldukları dönemlerde nelerin yaşandığı, ne tür kararların alındığı, hem ülke içinde hem de dışında kimin kimlerle ne tür alış veriş içinde olduğu gayet somut olarak bilirler. Durumun böyle olduğunu bilmek için çok zeka gerektirmez. Ve açık olan bu durumun önümüzdeki dönem içinde AKP aleyhinde ilginç başka bilgilerin açığa çıkması ve bunun sert tartışmalara yol açması beklenebilir. Yani testi kırılmış ve içinde neler çıkacağı artık şartlara göre anlaşılacaktır. Hükümet partisi AKP ve özellikle selefi sultan Tayyip, eski yol arkadaşları Babacan ile Davutoğlu’nun parti kurma girişimlerinden oldukça rahatsız. Zira, bazı konularda başı dertte ve çıkmazda iken, birde Babacan ve Davutoğlu’nun parti kurmaya kalkmaları sultan efendinin işini daha bir çıkmaz hale getiriyor. Kurulmuş olan Gelecek Partisi veya kurulması beklenen diğer partinin etkilerinin derecesi tamamen programa, partileri temsil eden şahsiyetlerin ağırlıklarına göre değişecektir.Genel araştırmalara ve söylemlere bakılacak olursa bu partiler yüzde 3-4 gibi bir oy alabilecekleri varsayılmaktadır. Ancak mevcut şartlarda yeniden iktidar olmak için yüzde elli artı bir gibi bir oy oranına ihtiyaç olduğu düşünülürse bu oy oranı AKP’yi önemli derecede zorlayacağı söylenebilir. Bu noktada her an değişen veya değişme eğilimi taşıyan politik ittifakların veya yönelimlerin akılda tutulmasında ayrıca fayda var. Mesela AKP veya selefi sultan Tayyip bu durumda, koalisyon ortağı MHP’yi ikna ederek İYİ Partiyi veya diğer sistem partilerden bazılarıyla yeni ittifaklar geliştirebilir mi? Elbette bu en azından teorik olarak mümkündür ki, bu pratik olarak olmayacak bir şey de değildir. Fakat ilerde bir cumhurbaşkanı adayı olarak öne çıkacağı/çıkarılacağı söylenen İmamoğlu, Davutoğlu ve Babacan gibilerle ilerde nasıl bir ilişki geliştirebilir? Böyle bir olasılık var mı ve olursa bu nasıl bir politik gelişmeye yol açar? Her şeye rağmen AKP ve selefi sultan Tayyip’in rahat yüzü görmesi kolay olmayacağı söyleyebilir. Sultan efendinin Davutoğlu ve Babacan’ı tehdit etmesi ve İmamoğlu ile belli konular üzerinde atışması bundan mıdır?

Erken seçim olası mıdır?

Bu şartlar altında erken bir seçime gitmek söz konusu olabilir mi? Bu elbette net olmayan tartışmalı bir konudur. Kesin bir şey söylemek zor olsa da önümüzdeki dönemin geleceğini belirleyecek olan bir kaç olasılığa dikkat çekelim. Birincisi, ekonomik krize çare bulmak ve bunu aşmak seçim konusunu ve sonucunu belirlemede tayin edicidir. Görüşümüzce ekonomik krize çare bulmak çok zor gözükmektedir. Ekonomik kriz ve zor sadece Türkiye’nin içinde bulunduğu bir durum değildir. Bugün için hemen hemen her ülke şu veya bu düzeyde ekonomik bir kriz veya zorluk içindedir.Hak gaspları, kesintiler, işsizlik, emeklilik yasasının değiştirilmesi, beklenenden çok daha ağır ve düzenli yapılan zamlar vs her ülkenin baş köşesine oturmuş haldedir. Çeşitli ülkelerde sokağa çıkan halkın sert tepkileri durumu açıklayan en güçlü ve net verilerdir. Türkiye’de basının başka ülkelerdeki kitlesel gösterileri haber yapmaması veya sınırlı yer vermesi ve bu yönlü haberlere kısıtlama getirilmesi bilinçli bir hükümet politikasıdır. Türkiye’de sokaklara yansıyacak kitlesel tepkiler hükümetin en büyük korkusudur. Yeni bir Gezi hareketi en çok korktukları şeydir. Çünkü halkın sokaklara inmesi halinde hükümet kendi sonunu hızlandıracağını gayet iyi biliyor. İkincisi, dış politika meselesinde ABD ve kısmen Rusya ile olan anlaşmazlıklar bulunuyor. Değişik gerekçeler ve değişik seviyelerde anlaşmazlık içinde oldukları İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suriye ve Yunanistan gibi daha başka bölge devletleriyle olan çelişki ve çatışmaları buna ekleyelim. Saydığımız tüm bu zorlukları aşmak öyle kolay değildir. Her geçen gün tüm bu sorunların çözülmesini bir yana bırakalım daha da derinleşmeye doğru gitmektedir. Burada saydığımız ya da sayamadığımız mevcut sorunlar hükümeti erken bir seçim yapılması kararına götüreceğini söyleyebilir miyiz? Şayet hükümet normal zamanda; yani 2023 yılında seçime gitme kararına devam ederse bu iki nedenle olur. Birincisi, hükümet neye mal olursa olsun tüm sonuçları göze alması ve değişik iç ve dış provakasyonlarla iktidarı terk etmemesi demektir. İkincisi, iktidar mutlaka önündeki bazı zorlukları aşmak ve yeni avantajlara ulaşmak için kendisi aleyhindeki zor şartları düzeltme  çabasında olduğuna işaret eder. Her halükarda seçimin erken mi yoksa normal süresi içinde mi olacağı sorusuna kesin cevabı önümüzdeki dönemde alacağız. Mevcut durumda sürpriz bir gelişme olmadıkça ağırlıklı görünen yaklaşım erken bir seçimin yapılmak istenmediğini gösteriyor.

Komünistler açısından seçimin erken veya normal süre içinde yapılması çok büyük bir önemi yoktur elbette. Seçimlerde gündeme gelen politik sıcak atmosferin ortaya çıkaracağı değişimi kavrayarak çalışma taktiğini belirlemek ve örgütlenmeyi derinleştirmek ve halka stratejik amaçlarını anlatmak için anlam kazanır. Keza egemen sınıflar arasında mevcut çelişkilerin ve çatışmaların derinleşmesinden sonuna kadar yararlanmak ve mevziler kazanmak elbette an’daki değişimi sıkıca takip etmek ve taktik çalışmalarımızı belirlemek için önemlidir. Nasıl bir taktik izlenecek sorusu zamanı geldiğinde belirlenecektir.

Şimdi belli ki çatışma sadece iki ayrı egemen sınıf klik arasında olmayacaktır. Bu sürecin özgün olan yanı şudur ki bu çatışma, yakın döneme kadar AKP içinde önemli görevlerde ve yüksek mevkilerde bulunmuş bir gurup siyasetçinin yine AKP’ye karşıtı politik bir amaç için sahaya çıkmış olmalarıdır. Hükümetin bunlarla çatışması özgün bir durumdur. Dolayısıyla hem bu özgün çatışmayı ve hem de diğerleriyle olan kapışmayı dikkatle izlemek gerekiyor. İç hesaplaşma biçiminde süreceği gözüken bu özgün çatışmada uluslararası boyutu da göz önünde tutmak gerekir. AKP hükümeti ve başındaki selefi sultan Tayyip ile aynı gemide yer alanların kaygıları ve korkuları açık biçimde ortaya çıkmıştır. Derecesi ve etkisinin tam olarak ne olacağını bilemesek de, bunun öyle teğet geçmeyeceğini varsayabiliriz. Zaten  düşmüş olan oy oranına birde bu kesimin binmesi ve artı hükümet olarak üzerine oturduğu kriz bombaları ile birlikte düşünüldüğünde selefi sultan Tayyip’i güzel sonuçlar beklemediği ve işlerinin kolay gitmeyeceği açıktır.

Olası bir iktidar değişimi hangi konuları tartışma gündemine taşır?

Muhtemel bir değişim sadece bir hükümet değişiminden ibaret kalmayacaktır. Yasama, Yargı, Yürütme, bütün varyantlarıyla tek adam rejimi ve devletin tüm kurumsal işleyişi yeniden ve tekrardan ciddi bir tartışma içine girecektir. Egemen sınıfların bütün klikleri böyle bir tartışmayı engellemeye kalksa bile bu öyle kolay kolay engellenemeyecektir.Yıllardan beridir tek parti iktidarı ve şimdilerde tek adam rejimi adı altında tartışılan bu konuları hasır altı etmek artık ve asla kolay olmayacaktır. Gerilere doğru itilmiş ve güvenlik politikasıyla bastırılmaya çalışılan Kürt sorunu bütün basıncıyla yeni bir biçimde ve yeniden politik gündemi işgal edecektir. Egemenler değişen pozisyon ve değişen söylem ve roller ile konuyu yeniden tartışmak zorunda kalacaktır. Dünya görüşlerine ve doğalarına ne kadar aykırı ve uzak olsa da hak, hukuk, adalet vs vb tartışmalar patlamaya hazır alev bombası misali kucaklarına düşecektir. Yani konuyu tartışmak zorunda kalacaklardır zira hem dünyada hem de ve özellikle de ülkemizde zor ve demir pençe altında tutulan halk kitlelerinin diplerde seyreden değişim arzusu büyük bir basınçla egemenleri rahatsız edecek ve “çözüme” zorlayacaktır.

Komünistleri ve devrimcileri bekleyen görevler

İşte tam da burada komünist ve devrimci hareketin usta taktiklerle egemenleri, halkın bu haklı arzusuna cevap vermeye zorlayabilecek mi? Dahası halkın değişim arzusunu hatırı sayılır bir örgütlülüğe dönüştürerek hakim sınıfların karşısına çıkarabilecek mi? Bunu başarmakla mükelleftir komünist ve devrimci hareket. Somut, inandırıcı ve yaratıcı çalışma ve taktiklerle bu göreve varolan hazırlıklarına hız vermek durumundadır. Dünyanın bir çok ülkesinde sokaklara taşan kitlesel olaylar dikkatlice incelendiğinde yeni gelişmelerin ve arayışların yaşandığı görülüyor. Ezilen halklar sokak eylemleriyle kapitalizmin dünyamızı düşürdüğü kötü duruma işaret etmektedir. Yukarıda izah ettiğimiz sadece yaşam standartlarının düşmesi değil, bundan daha ötesi bir bütün yaşamın getirildiği çekilmez noktadır. Ekolojik yıkım başlı başına bir sorun durumuna getirilmiştir. Toprak ve içtiğimiz su kaynakları kirletilmiş ve su tüketilme aşamasına getirilmiştir. Soluduğumuz hava keza kirletilmiştir. Toplum tüketim makinası misali çığırdan çıkmıştır. Çılgınlık derecesinde tüketenler ve yanı sıra, milyarlarca insan açlıkla boğuşuyor. Bir diğer yandan ise milyarlarca insan açlık sınırın çok altında yaşamaya çalışıyor. Bu durum kapitalizmin insana bıraktığı kötü bir hediye olduğu açıktır. İşte bilinçli insanın isyanı ve yeni arayışı bundadır. Açık olan gerçek şudur ki arayış içindeki halk kitleleri sistemi sorgulamaktadır. Sorun komünistlerin bu arayışa cevap olup olamayacaklarıdır. Daha doğru bir deyişle cevap olmak zorundadır. Ülkemizde durum daha diplerde seyretmekle beraber ciddi bir  itiraz olduğu çok kesindir. Mevcut yönetim büyük oranda  toplumunun nezdinde itibarını yitirmiştir. Hatta diyebiliriz ki yönetime güvenmeyen toplum kesimi içinde islam inancını taşıyan küçümsenmeyecek sayıda insan bulunmaktadır. Bu nokta oldukça  önemlidir. Önemlidir zira, şimdi rahatsızlık duyan bu kesim daha önceleri büyük ölçüde AKP’ye oy kullananlardan oluşmaktadır. Şimdi durum hızla değişmektedir. Yeni, ilerici ve devrimci alternatif modeller ilgiye mahzar kalmaktadır. Devrimci-Halkçı belediye olan Ovacık ve şimdilerde Dersim merkezde taşınan üretim, paylaşım ve yönetim modeli sadece ülke içinde değil dünya çapında büyük bir ilgi görmektedir. Basının ve medyanın kapılarını yeniden açması veya bu yerel insiyatife yer vermesinin nedeni bu olsa gerek! Ayrıca dünya çapında  birer bilim merkezleri olan Oxford ve Cambridge Üniversiteleri, yaratılan devrimci-halkçı alternatif önderlerini davet ederek kendileriyle tartışmaları ve bu alternatif üzerinde sonuçlar çıkarmaya çalışmaları aslında durumu en net şekilde anlatmakta ve ortaya koymaktadır. Kendi başına bir belediyecilik gibi görünmesi veya kimi kesim ve kişilerce bu seviye ile değerlendiriliyor olsa da gerçek şudur ki, halkçı-devrimci alternatif yerel bir yönetim modeli olarak hem akademik çevreler içinde hem de ileri işçiler ve emekçiler içinde gayet olumlu bir ilgiye mahzar olmaktadır. Ve durum bu olunca insanlar haklı olarak olumlu anlamda farklı olana yönelmekte ve nedenlerine kafa yormaktadır. Çünkü insanlık mevcut kapitalist politikalardan ve gidişattan ciddi derecede rahatsızlık duymaktadır. Yedikleri gıdanın güvenilirliği tartışma durumuna gelmiştir. Bu nedenle insanlar yüz yüze bırakıldıkları hastalıkların nedenlerini sorgulamaktadır. Kanser, kalp, şeker ve diğer ölümcül ağır hastalıkların nedeninin sağlıksız üretilen gıdalar ve soluduğumuz havadan kaynaklı olduğunu sanırız bilmeyen kimse yok gibidir. Kar için ve çok üretmek adına kapitalizm gıdaların doğası üzerinde oynadığı oyunun farkındadırlar.Kapitalizm aşırı üretim yapmasına rağmen dünyada hala neden milyarlarca insanın açlık sınırının çok altında yaşadığı ise ciddi bir sorun olarak her aklı başında olan insanın kafasını meşgul etmektedir. Dolayısıyla, komünistler yeni ve yaşanılır bir dünya çağrısının yeterince haklı temellerinin var olduğunu söylersek abartmış olmayız. Sorun şudur ki komünistler ve devrimciler meseleyi yeterince bilince çıkarmış değil. İyi bir senaryodan mutlaka iyi bir film çıkar gibi bir sonuca varılamaz. İyi ve kaliteli bir film için usta ve senaryoyu özümsemiş oyunculara ihtiyaç duyulur. Yani doğru çizgiyi kavramış, yaratıcı, an’daki değişime cevap olabilen, militan aktivistlere ihtiyaç olduğu bugün her zamandakinden daha yakıcı bir gerçektir. Değişen hayatın hızla değişen ihtiyaçlarını kavramak büyük bir sorun olarak orta yerde durmaktadır. Bugün için bilişim ağını geliştiren kapitalist tekellerdir ve denetim bunlarda olsa da, mevcut teknolojik gelişmenin düzeyi ve sıçramalı şekilde  gelişiyor olması gerçeği ezilen halklara önemli bir alan açmış ve bu araçları kullanmak suretiyle bilgiye ve doğrulara ulaşabilme imkanını küçümsenmeyecek düzeyde yaratmıştır. Elbette teknik araç ve gereçler kendi başına edilgen ve hareketsizdir. Dolayısıyla burada tayin edici olan insan unsurudur. Yani bizleriz ve bu araçları kullanma fırsatımız var. Bu demektir ki ezilen halklara meramımızı anlatabilmenin fırsatlarına ve araçlarına önemli ölçüde sahibiz. Yeter ki bunun farkında olalım. Ve farkında olmak yetmez bu imkan ve fırsatları en etkili biçimde nasıl kullanacağımızdır. Devrim kitlelerin eseri ise eğer, bize rağmen çeşitli kaynaklardan halk kitlelerine ulaşmakta olan doğru veya yanlış, farklı farklı bilgilerin devrimci bir sentezini yaparak halkı yeni bir yaşamın adı olan komünal yaşama kazanmaya çalışmaktır. Devrimin araçları oldukça zengin olduğunu biliyoruz. Devrim asla burjuva egemenlik sistemi içine hapsedilerek; yasal araçlarla yapılmayacağı/yapılamayacağı tarih tarafından defalarca ispatlanmıştır. Sistem içi demokratik kanallardan olması arzu edilir ama egemenler buna asla izin vermediler/vermezler. Bu bizim tercihimiz değil bizzat egemenlerin ve onların gerici sisteminin ezilenlere dayattığıdır. Dolayısıyla devrimi başarmanın araçlarından söz ederken esas olan silahlı ve jakoben mücadele biçimlerinden tutalım, en pasif yöntemlere kadar tüm araçları kullanmak elzemdir. Mevcut şartların sunduğu ve ilkelerimize ters olmayan imkan, fırsat ve mücadele araçlarını birbirlerinin karşısına koymadan doğru bir temelde kullanmak tek doğru olandır. Eski tarz ve söylemlerimizin bazıları bugün için artık tedavülden kalktığını özellikle bilincimize kazımalıyız. Bazı sözcükler sadece eskimiş değildir. Aslında bu bazıları tamamen birer ölü sözcük durumuna ulaşmıştır. Diyalektik materyalist felsefe bize her şeyin tarihsel olduğunu anlatır. Bilimsel bir dünya görüşü olan diyalektik materyalist metodoloji ışığında teorimizi değişen şartlara uyarlamak ve her somut durumun somut tahlilini yaparak komünizmi kazanmak yolunda ilerlemek biz komünistlerin akılda çıkarmaması gereken ve değeri asla ölçülmesi mümkün olmayan bir devrimci kuraldır. Ve elbette sadece teorik olarak değil, saptadığımız her yeni ve somut göreve uygun bir kültürel değişim eşliğinde pratiğe girişmeliyiz. Her yeni süreç, devrimci kültürel bir değişimden geçmiş kadrolar olmadan o sürece önderlik etmek ya imkansızdır ya da güdük kalır. Yani kültürel bir devrim yaşamak geçmek şarttır.

Komünist çalışmada an’daki görevler asla es geçilemez. Bugün için aşağıdaki somut görevleri saptayıp etkili kampanyalarla pratiğe dökmek için çabalamalıyız.

Somutlarsak;

A) Ülke içinde ve dışında Kürtlere ve Kürdistan’a karşı yürütülen gerici savaşa derhal son verilmeli ve yılardan beridir Kürt hareketinin formüle ettiği ve gayet insani ve demokratik olan, “Kürtlere statü” bir doğal hak olarak görülmeli ve kabul edilmelidir.

Kürtlere saldırının bir parçası olan halkın seçtiği belediyelere yönelik kayyum atamalarına son verilmeli ve görevden alınan eski yöneticiler görevlerine dönmeleri derhal ve koşulsuz sağlanmalıdır. Bu konuda halktan ve seçilen başkanlardan özür dilenmelidir,

B)Yürütülen bu haksız-gerici savaşa karşı çıktıkları için ya da başka-başka nedenlerle hükümeti eleştirdikleri için tutuklanan gazeteciler, bilim insanları, sanatçılar, devrimci-demokratlar, işçi ve emekçi önderler ve tüm politik aktivistler koşulsuz ve derhal serbest bırakılmalıdır.

C)Sahte delillere ve gizli tanıklara dayanarak açılan tüm davalar ve verilen cezalar sonuçlarıyla beraber iptal edilmeli ve haksızlığa maruz kalanlar serbest bırakılmalı ve görevlerine geri dönmeleri sağlanmalıdır.

Bu gibi talepler çoğaltılabilir ve bu çerçevede birleşebileceğimiz en geniş kesimlerle birleşerek çalışmalıyız. Geniş bir taban destek bulacak ve gayet makul durumda olan bu gibi istekleri ve talepleri kabul ettirmek ve faşizmin iğrenç yüzünü teşhir etmek bugünün acil görevleri arasındadır.

Günün Haberleri

Perspektif konulu diğer haberler