Takip Et

Makale

31 Mart’ın Kazananı!

Fakat şaşılması gereken durum, onca haksızlık-hırsızlık, apaçık çifte standartlık varken; tek parti-tek adam rejimi(yasama-yürütme-yargının tek adamda merkezileşmesi) koşullarında, halen yargıdan medet umuluyor olması, yargının adaletli davranmaya çağrılması ve en önemlisi de kitlelerin bu kurumların adaletli davranabileceği beklentisine sokularak “seyirci” pozisyonuna itilip, kitlelerin çiğnenen-elinden alınan iradelerine sahip çıkmasının önünün kesilmesi veya düzen sınırları içinde tutularak egemen sınıfların kendi aralarındaki çatışmaya endekslenmesidir.

Pekte yabancısı olmadığımız bir süreci yaşıyoruz. 31 Mart yerel seçimleri öncesinde yürütülen tartışmalar şimdi farklı bir şekilde yürüyor. Ve bu yürüyüş halk kitlelerinin boş hayallere kapılmasına da zemin sunmakta güçlü malzemeye dönmüş durumda. Nasıl mı?

İlki, yabancısı olmadığımız bir seçim süreci ve sonrasını yaşıyoruz. Devletin tüm temel kurumlarındaki egemenliği üzerinden kendi koyduğu yasaları dahi boşa çıkaran uygulamalara ilk kez karşılaşılıyor değil. Önceki seçimlerdeki YSK’nın tutumu ne ise aynı tutum devam ediyor. Bunda şaşılacak bir durumun olmaması gerekir. Erdoğan’ın talimatlarının-eleştirilerinin veya yaklaşımının yasa olduğu, dahası yasalar üstü olduğu bilinmez bir durum da değildir. Ve bu “işleyiş” yalnızca seçimler vesilesiyle gündeme gelen bir durum da değil.

Keza çifte standartlık meselesi de ilk kez bu seçimler vesilesiyle de gündeme gelmiyor.

Seçimlerdeki usulsüzlükler meselesi de yeni bir şey değil. Öncesinde de, yani, AKP iktidara gelmeden öncede sürekli tartışılan bir durumdu. Bu usulsüzlükler meselesinin AKP iktidarı döneminde daha çok konuşuluyor veya tartışılır olması, iktidarda oluşan hakimiyetin gücüyle orantılı olarak daha görünür bir şekle bürünmesi-alenileşmesi, ama aynı şekilde iktidarın hakimiyetiyle orantılı olarak üzerinin daha rahat örtülüyor olmasıdır.

Diğer bir durum da, egemen sınıflar arasındaki iktidar çatışmasının ve egemen sınıfların kendi içlerindeki klikler savaşının bir gerçek olarak bir kez daha daha aleni olarak görünür olmasını sağlamıştır.

Dolayısıyla bunda, 31 Mart sonrasında yaşananlarda şaşılacak fazlaca da bir durum yoktur. Burjuva demokratik normlar üzerinden şekillenmemiş bir devlet düzeninde, burjuva demokrasisinin uygulanmasını beklemek veya burjuva yasaların işleyeceğinden medet ummanında bir anlamı yoktur. Muhtemel bir olasılık olarak egemen sınıflar kendi içlerinde yaşadıkları çelişkilerin kontrol edilemez toplumsal sorunlara neden olmasına zemin sunmamak için uzlaşma yoluna da gidebilirler. Ki, bunda da verilecek olan karşılıklı tavizler belirleyici olacaktır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, yalnızca “belediye” değildir!

Tayyip-AKP iktidarı açısından esas olarak İstanbul Büyük Şehir Belediyesi, hem iktidara giden yolda AKP’yi parti olarak vücuda gelmesinde, kadrolarının yetişmesinde ve devlet yönetiminin deneyimlenmesinde bir ilkokul işlevi görmüştür. Diğer yandan Erdoğan-AKP iktidarını besleyen sermayeninde palazlanmasında veya daha görünür olmasında veyahut da “sermaye piyasasına” aktör olarak hazırlanmasında önemli bir ekonomik zemin sunmuştur.

Elbette AKP’yi iktidara taşınmasında önemli bir yeri olan İstanbul Büyükşehir Belediyesini sırf bu yönüyle düşünmek eksik kalır ve bugün, 31 Mart sonrası kopan fırtınaların yeterince anlaşılmasını da zorlaştırır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, klasik yerel yönetimler dışında bir özelliği ve ağırlığı olan bir yerdir. Hem gayrisafi milli hasıla içindeki payı, hem nüfus olarak genel nüfus içinde kapsadığı alan açısından hacmiyle büyük farkla ilk sıradadır.

İETT ve İSKİ bütçeleri de eklendiğinde toplam bütçesinin 34-35 milyar lira, yani merkezi bütçeden pay alan birçok kurumdan daha fazla bir bütçeye sahip. Bünyesinde toplam cirosu 11-12 milyar lira civarında olan 28 şirket bulunmakta. Nüfus olarak ta 15-16 milyon civarında. Yani Türkiye-Kuzey Kürdistan nüfusuna oranı %18. (toplam nüfus 82 milyon).

Bu özelliğiyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi deyim yerinde ise egemen sınıflar açısından “iştah” kabartan bir özelliğe sahiptir. Yalnız bu mu?

31 Mart sonrası ortaya dökülen gerçekler gösteriyor ki, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, elindeki olanak ve imkanlarıyla hem sermaye birikimi açısından hem de siyasal çıkarlar doğrultusunda taban kazanmanın-örgütlemenin ve bu örgütlemeyi Türkiye-kuzey Kürdistan’a taşımanın önemli bir aracı.

Bünyesinde bulundurduğu şirketler aracılığıyla ve açtığı ihalelerle “yandaş” sermaye gruplarına sunduğu imkanlarla “forbes” listelerine girecek kadar palazlanan sermaye gruplarını fazlasıyla ihya ettiği, belediyenin rant alanı olarak en iyi nasıl ele alınabileceğine en güzel örnekleri fazlasıyla sunmuştur.

Toplumsal algının iktidar yönelimiyle uyumlu hale getirilmesinde veya toplumsal rızanın iktidar lehine dönüştürülmesinde kitlelere dokunan kurumların oluşturulması ve desteklenmesinde yerel yönetimlerin etkisi veya olanakları İstanbul Büyükşehir Belediyesi özgülünde daha gözle görülür şekilde iktidarın siyasal çıkarları doğrultusunda nasıl kullanıldığını da aleni şekilde göstermiştir.

Elindeki olanak, imkan, ekonomik güç düşünüldüğünde İstanbul Büyükşehir belediyesi A.Ş olarak yoksulların ekmek kapısı olarak “oy devşirme”nin aracıdır aynı zamanda.  A.Ş’de işçi olmak parti üyeliği olma kıstasına ve mülakatlarda “yandaşlığı” ispatlamaya bağlanarak, iktidarın  “oy deposu” haline getirilmesiyle de belediyeler, özelliklede Büyükşehir Belediyeleri özel bir öneme sahiptir.

Belediyelerin açtığı İhalelerde iktidara bağlı veya iktidarla koalisyon içinde olan dernek-vakıf-cemaat vb. yapılanma ve kurumlara yapılan bağış miktarlarının yanında, Büyükşehir Belediyelerinin adı geçen bu yapılanma ve kurumlara desteği tahmin edilemeyecek boyutta olduğu belirtilmektedir. Fakat bu yapılanma ve kurumların iktidar lehine yoksullara “sosyal yardım”lar adı altında dokunduğu, yoksul çocuklara burs sağladığı, dayanışma adı altında yaptığı “yardımlar” üzerinden örgütlenmeye gittiği, dahası bu örgütlenme girişiminin Büyükşehirlerle sınırlı olmayıp Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki genel çalışmaları da çeşitli yönlerden finanse ettiği ve de zaman içinde toplumsal “rıza” üretiminde nasıl bir sonuca yol açtığı da eklendiğinde, hepsinin toplamında İstanbul Büyükşehir Belediyesi özgülünde egemen sınıflar arasında süregiden tartışma ve çatışmaların ne anlama geldiği daha iyi anlaşılabilir. Yani, mesele “demokrasi”nin, “demokrasi mücadelesi”nin ötesinde ve üzerindedir. Egemen sınıflar arasındaki çıkar ve çatışmanın bir parçasıdır ama aynı zamanda iktidar yolculuğunda iktidara giden yolunda önemli bir basamağıdır.

……

İstanbul Büyükşehir Belediyesinin egemen sınıflar açısından yeri ve anlamı bu noktada önemlidir. Ve kopan kıyametlerin “demokrasi” mücadelesiyle “hukuk” arayışıyla ilişkisi de bu boyutuyladır. Tersi durum olsaydı, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da;  Şırnak’ta, Muş’ta, Malazgirt’te, Tatvan’da, Viranşehir’de, Edremit’te, Çaldıran’da ve daha birçok yerde yaşanan onca haksızlığı, çifte standartlığı ve hukuksuzluğu da, kazanılmış olduğu halde mazbataların verilmeyişi de mücadelenin bir parçası olması gerekirdi.

Fakat şaşılması gereken durum, onca haksızlık-hırsızlık, apaçık çifte standartlık varken; tek parti-tek adam rejimi(yasama-yürütme-yargının tek adamda merkezileşmesi) koşullarında, halen yargıdan medet umuluyor olması, yargının adaletli davranmaya çağrılması ve en önemlisi de kitlelerin bu kurumların adaletli davranabileceği beklentisine sokularak “seyirci” pozisyonuna itilip, kitlelerin çiğnenen-elinden alınan iradelerine sahip çıkmasının önünün kesilmesi veya düzen sınırları içinde tutularak egemen sınıfların kendi aralarındaki çatışmaya endekslenmesidir. Deyim yerinde ise, İstanbul Büyükşehir Belediyesi üzerine yürüyen egemen sınıflar arasındaki çatışma ve çelişkiler tüm diğer tartışmalı belediyeleri gölgelememekle kalmamış, aynı zamanda kitlelerin-kitle iradesinin özne olarak kendi yereli için yapması gerekenlere de yön vermiştir-vermektedir.

Doğaldır ki egemenler arası olası bir uzlaşma sonucu, İstanbul özgülünde burjuva “hukuk” tecelli edebilir. Peki, halk iradesinin gasp edildiği yerlerde? Çeşitli ayak oyunlarıyla, taşıma oylarla, hukuksuza, baskı vs. gibi, çifte standarttın en alenice işletilen, engellemelerle gasp edilen yerlerde halkın bir sözü olmamalı mı? Yoksa halk adına elit siyaset mi bunun muhatabı olmalıdır.

Egemen sınıflar açısından bu anlaşılırdır. Halk kitlelerinin, iktidar mücadelesinde “oy deposu” olarak kabul gördüğü ve sandıktan sandığa hatırlandığı bir bakış açısı “elit”ist bir tabakanın varlığını koşullar ve siyaset bu “elitist”ler tarafından yürütülür, “hak, demokrasi, hukuk” vs. mücadelesi de bunların tekelindedir. Dolayısıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi özgülündeki egemenler arasındaki “hak, hukuk, demokrasi” mücadelesi de bu kesimler tarafından yürütülmekte ve halk kitleleri nesne olarak görülmektedir. Devletin “beka”sı açısından halk kitlelerinin iradelerine sahip çıkması veya “elitist”lerin halka iradenize sahip çıkın demesi de beklenemez.(inkar etmemek gerek, bazı istisna-özel durumlarda, egemen sınıflar arasındaki ilişki ve çelişkilerin bir aşamasında tersi durum da gündeme gelebilir ve halka “iradenize” sahip çıkın denerek sokak işaret edilebilir. (Cumhuriyet mitingleri, “Adalet” yürüyüşleri gibi)

Fakat alternatif iddialarla, daha iyi bir gelecek, daha iyi, adil bir yönetim, halkla birlikte yönetim iddiasıyla siyaset sahnesinde yer alanların, halkın iradesine, halk iradesinin gücüne inanan demokratik siyaset alanının alternatifliğini-farklılığını gösterememesi, egemen siyaset tarzına alternatif bir siyaset tarzı, halk kitlelerinin özne olduğu bir siyaset tarzı üretme yerine egemen siyaset bakış açısından siyaset yapması ve kitleleri de bu siyasete ortak etmemesi sorunlu, sorunlu olduğu kadarda düzen içine sıkıştırılmış egemen siyaset tarzından kopulamaması, “alternatif iddianın” iddiasızlığı olarak tartışma konusu olur.

Halkın yönetimi, halkla birlikte, “söz-yetki-karar halka” gibi halk iradesini ön plana çıkaran sözler iddialı sözlerdir. Fakat bu sözler propagandanın ötesinde bir içeriğe sahiptir. Halkın kendi geleceğine, kendi yereline, iradesine sahip çıkması anlamında; halkın özne olarak varlığının kabulünü gerektirir. İçeriğinin gerçek anlamıyla da seçimden seçime dile gelen propagandanın ötesinde, üretken ve dinamik kitle inisiyatifine işaret eder.

Halk iradesi egemenler açısından “oy deposu”ndan öteye bir anlam ifade etmez. Peki, ya demokratik-devrimci siyaset açısından ne ifade etmelidir?

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler